Mimar Sinan Günümüze Gelirse
Mimar Sinan Günümüze Gelirse

Bir sabah, İstanbul’un kalabalık sokaklarında garip bir şey
oldu. Süleymaniye Camii’nin avlusunda, yüzyılların sessizliğini delen bir adım
duyuldu. Uzun kaftanı, derin bakışlarıyla bir adam belirdi: Mimar Sinan. Sinan,
gözlerini bugünün dünyasına açtığında önce şaşkınlıkla etrafına baktı. Göğe
yükselen beton kuleler, camdan yapılmış devasa binalar, hızla akan arabalar…
Onun döneminde taşın ağırlığı, emeğin teri ve sabrın ritmi vardı. Şimdi ise
hız, tüketim ve gösterişin hüküm sürdüğünü gördü.
“Bizim zamanımızda,” dedi kendi kendine, “taşın üzerine
işlenen her motif, insanın Rabbine uzattığı bir dua gibiydi. Şimdi bu binalar,
insanın kendine yaptığı bir övünç mü?”
Bir üniversite öğrencisi yanına yaklaştı. Mimarlık okuyan
genç, Sinan’ın kim olduğunu anlamasa da onun bakışındaki derinliği sezdi.
— Efendim, bu şehre
ilk kez mi geliyorsunuz? Sinan gülümsedi.
— Ben bu şehri taş taş
inşa ettim. Ama şimdi gördüğüm şehir, benim bildiğimden çok farklı.
Genç şaşkınlıkla sustu. Sinan devam etti.
— Bizim çağımızda bir
yapı, yalnızca barınak değildi. İnsan emeğinin, sabrının ve toplumsal hafızanın
bir parçasıydı. Her taş, bir ustanın alın terini taşırdı. Şimdi görüyorum ki
binalar hızla yükseliyor, ama insan ruhu bu hızın altında eziliyor.
Bir süre yürüdüler. Sinan, bir deprem sonrası yıkılmış bir
binanın enkazına rastladı. Gözleri doldu.
— Taş, doğru yerine konmazsa insanı koruyamaz. Bizim işimiz
yalnızca bina yapmak değildi; insanı korumak, ona güven vermekti. Şimdi
görüyorum ki bazı yapılar, insanı değil parayı koruyor.
Genç ona baktı.
— Peki, sizce biz neyi
kaybettik? Sinan derin bir nefes aldı:
— Siz hafızayı kaybettiniz. Bizim yaptığımız eserler,
yalnızca bugünü değil, geleceği de düşünürdü. Bir cami, bir köprü, bir medrese…
Hepsi insanı eğitmek, toplumu bir arada tutmak içindi. Şimdi görüyorum ki
insanlar birbirinden uzaklaşıyor, binalar birbirine yaklaşsa da kalpler
uzaklaşıyor.
Bir parkta oturdular. Çocukların koşuşturmasını izleyen
Sinan’ın yüzünde bir tebessüm belirdi.
— Ama hâlâ umut var.
Çünkü çocukların kahkahası, taşların hafızasından daha güçlüdür. Eğer sizler
yeniden insanı merkeze alırsanız, mimarlık yeniden dua olur.
Genç, Sinan’ın sözlerini defterine not etti. O an anladı ki
mimarlık yalnızca çizgilerden ibaret değil; bir vicdan, bir sorumluluktu.
Sinan ayağa kalktı, göğe baktı:
— Benim çağımda biz
göğe minareler uzatırdık. Siz göğe beton kuleler uzatıyorsunuz. Ama gök aynı
gök. Soru şu: Biz göğe neyle bakıyoruz? Dua ile mi, yoksa kibir ile mi?
O an genç, tarihten gelen bu misafirin aslında bugüne bir ayna
tuttuğunu fark etti. Sinan’ın gözlerinden süzülen yaş, yalnızca geçmişin değil,
bugünün de yükünü taşıyordu.
Sinan, İstanbul’un kalabalığında yürürken bir an durdu. Göğe
yükselen beton kulelerin arasında, bir çocuğun elinden tutan yaşlı bir kadını
gördü. Kadının yüzündeki çizgiler, Sinan’a kendi ustalarının ellerindeki
çatlakları hatırlattı. O eller, taşları sabırla yontarken insanın ruhunu da
şekillendirirdi.
Kadına yaklaştı. Kadın, Sinan’ın gözlerindeki derinliği fark
etti.
— Evladım, sen nereden geldin? Dedi. Sinan, titrek bir sesle
yanıtladı:
— Ben geçmişten geldim. Taşların hafızasından…
Kadın gülümsedi, ama gözleri doldu.
— Bizim taşlarımız yıkıldı, evladım. Depremde evimizi
kaybettik. Şimdi bu sokaklarda yeniden bir yuva arıyoruz.
Sinan’ın kalbi sıkıştı. O an anladı ki taş yalnızca bir yapı
değil, bir insanın hayatının temeli. Dizlerinin bağı çözüldü, yere oturdu.
— Biz taşları insanı korusun diye koyardık. Şimdi taşlar
insanı gömüyor.
Çocuğun gözleri parladı, Sinan’a baktı:
— Ama biz yeniden yapacağız, değil mi?
Sinan, çocuğun gözlerinde kendi gençliğini gördü. O gözlerde
umut vardı.
— Evet, dedi. Yeniden yapacağız. Ama bu kez taşları yalnızca
duvarlara değil, kalplerinize koyacağız. Çünkü taşın en sağlam yeri insanın
vicdanıdır.
Bir süre sessizlik oldu. Rüzgâr, Sinan’ın kaftanını savurdu.
Göğe baktı, minarelerin yanında yükselen beton kuleleri gördü.
— Biz göğe dua uzatırdık.
Siz göğe yalnızlık uzatıyorsunuz. Ama çocukların kahkahası, bütün kulelerden
daha yüksek.
Kadın gözyaşlarını sildi. Az önce sorduğunu unutarak.
— Sen kimsin? Diye sordu. Sinan derin bir nefes aldı:
— Ben, taşların sessizliğiyim. Ve size söylemeye geldim:
İnsan, taşın ağırlığını değil, kalbin hafızasını taşımalı.
O an, kalabalığın içinde bir sessizlik yayıldı. İnsanlar
Sinan’ın sözlerini duymamıştı belki, ama rüzgâr o sözleri şehrin sokaklarına
taşıdı. Taşların sessizliği, kalplerin hafızasına dokundu.
Sinan, İstanbul’un kalabalık sokaklarında yürürken bir
enkazın önünde durdu. Birkaç gün önce yaşanan depremde yıkılmış bir apartman…
Çocukların oyuncakları, yarım kalmış defterler, kırık bir masa ayağı… Hepsi
taşların arasına sıkışmıştı.
Bir baba, yıkıntının başında sessizce oturuyordu. Gözleri
boşluğa dalmış, elleri titriyordu. Sinan yanına yaklaştı.
— Evladım, dedi,
taşlar neden böyle sessiz kaldı?
Baba gözlerini kaldırdı, Sinan’ın yüzüne baktı.
— Taşlar değil, biz sessiz kaldık. Onları doğru yere
koymadık. Çocuklarımı kaybettim.
Sinan’ın kalbi paramparça oldu. Dizlerinin üzerine çöktü,
taşlara dokundu. O taşlar ona Süleymaniye’nin temellerini hatırlattı. O zaman
taşlar dua taşırdı, şimdi ise ağıt.
— Bizim çağımızda, dedi Sinan, taşın üzerine konan her harç,
bir vicdanın imzasıydı. Şimdi görüyorum ki taşlar hızla yükseliyor ama vicdan
geride kalıyor.
Baba ağladı.
— Çocuklarımın kahkahası bu taşların arasında kaldı.
Sinan gözlerini kapadı. O kahkahaları duydu, ama artık
yalnızca rüzgârın uğultusuydu.
— Taş, doğru yerine konmazsa insanı koruyamaz. Biz taşları
insanı yaşatsın diye koyardık. Şimdi taşlar insanı gömüyor.
Bir çocuk enkazın kenarında bir oyuncak araba buldu. Tozlu,
kırık ama hâlâ yuvarlanıyordu. Sinan onu izledi. O an anladı ki umut, taşların
arasından bile çıkabiliyor.
Ayağa kalktı, göğe baktı. Minarelerin yanında yükselen beton
kuleler vardı.
— Biz göğe dua uzatırdık. Siz göğe yalnızlık uzatıyorsunuz.
Ama çocukların kahkahası, bütün kulelerden daha yüksek.
Sonra sessizce ekledi:
— İnsan, taşın ağırlığını değil, kalbin hafızasını taşımalı.
Çünkü taş kırılır, ama kalbin hafızası kırılmaz.
Sinan, enkazın başında gözyaşlarını silerken birden
kalabalığın içinde bir hareketlilik fark etti. Gençler, kadınlar, yaşlılar… Hep
birlikte taşları kaldırıyor, birbirine su uzatıyor, çocuklara sarılıyorlardı. O
an Sinan’ın kalbine bir sıcaklık doldu.
Bir genç kız, elinde küçük bir defterle Sinan’a yaklaştı.
— Biz yeniden yapacağız, dedi. Ama bu kez yalnızca binaları
değil, birbirimizi de ayağa kaldıracağız.
Sinan’ın gözleri doldu.
— İşte bu, dedi. Taşların en sağlam yeri kalplerinizdir. Eğer
kalplerinizi birbirine koyarsanız, hiçbir deprem sizi yıkamaz.
Kalabalık, birlikte çalışmaya devam etti. Bir baba, enkazdan
çıkarılan oyuncak arabayı çocuğuna verdi. Çocuk gülümsedi, araba yeniden
yuvarlandı. O kahkaha, Sinan’ın kulaklarında yankılandı.
Göğe baktı. Minarelerin yanında yükselen beton kuleler hâlâ
oradaydı. Ama bu kez Sinan onları farklı gördü. Çünkü kulelerin gölgesinde
insanlar birbirine sarılıyor, dayanışma büyüyordu.
— Bizim çağımızda taşlar dua taşırdı. Şimdi görüyorum ki
sizler taşların arasından bile umut çıkarabiliyorsunuz. Bu, en büyük duadır.
Sinan derin bir nefes aldı.
— İnsan, taşın ağırlığını değil, kalbin hafızasını taşımalı.
Ve ben görüyorum ki sizin kalpleriniz hâlâ güçlü.
Kalabalık alkışladı, çocuklar kahkahalarla koştu. Sinan’ın
yüzünde bir tebessüm belirdi. O an anladı ki geçmişin ustalarıyla bugünün
insanları aynı çizgide buluşabiliyor: taşların hafızası ve kalplerin umuduyla, vesselam.
Mehmet Aluç
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.