Tahtın Altındaki Kalabalık
Meydanlarda kırbaçlanacak adsız bir et değiliz,
Toplumu kuran kaskatı kemik biziz.
Devlet dedikleri o devasa aygıt,
Adımlarımızdan göğe yükselen cılız bir gölge yalnızca;
Kendi var ettiği gölge, gelip basamaz üstümüze.
Kırpılan, uysal koyunlardan değiliz,
Çobansız da bozkırı yırtan hırçın bir sürüyüz.
Pazar yerlerindeki sayımız değil, içimizdeki vahşi güçtür korkuları;
Çünkü tahtların önündeki kör sayıya,
Biz kendi gövdemizle can veririz.
Milyonlarca yıl, hırçın pençesiyle
Doğa eğip büktü bizi kendi tezgahında.
Aç kalmayı, zifiri mağaralarda beklemeyi
Ve karanlığa karşı birlikte saldırmayı öğretti çetin kış.
Sonra akıllı insan,
Ağır zinciri doğanın elinden kaptı ansızın;
Getirdi, kendi kardeşinin boynuna geçirdi hırsla.
Yalnızlık, vahşi çağda mutlak bir ölümdü,
Tekinsiz ormanda sinsi pençelere av olmak demekti.
Yalnız bir aslan bile, o çiğ gecede
Diş gösteremezdi gürültülü karanlığa.
İşte bu yüzden, korkunun kırbacıyla yan yana geldik,
Sığınakların önünde biriktik yavaşça.
Topluluklar kurduk korunaklı vadilerde,
Fakat yırtıcı tehdit, bu kez içeriden sızdı aramıza.
Kalın kurallar kazındı taş tabletlere;
Çarka uyum sağlamayan, hizaya girmeyen her hür zihin
Ya surların dışına fırlatıldı bir cüzzamlı gibi
Ya da dilsiz zindanlarda susturuldu nefesi.
Isınmak için küçük ateşler yakmıştık oysa,
Hırslarla beslenip büyüdü o alevler.
Ve ateşin başında oturup odun atanlar,
Saray oldu başımıza.
Toprağı parselleyen feodal efendiler,
Zamanla kanlı krallara dönüştü kürsülerde.
Krallar, insan kemiklerinden imparatorluk urbaları giydi.
Sonra uyuşmuş halk, uykusundan sıçrayarak uyandı bir gün,
Kendi elleriyle beslediği canavarı tanıdı aynada.
Yaldızlı tahtların dipten içe nasıl çürüdüğünü gördü;
Parlak taçların, insan etiyle ve alın teriyle
Cilalandığını fark etti çiğ ışıkta.
“Hürriyet!” diye haykırdı turnikelerin önünde,
“Bu et, bu kısa hayat sadece benimdir!”
Surlara dayandı adımlar, krallıklar yıkıldı hırçın dalgayla,
Dev imparatorluklar devrildi tahta masaların üstüne.
Adlar değişti pazar yerlerinde, yeni tabelalar asıldı:
Demokrasi dediler, cumhuriyet diye fısıldadılar kulağımıza,
Sosyalizm yazdılar panolara...
Oysa kadim çobanlar,
Eski kırbaçlarını saklayıp yeni üniformalar giymişti sadece.
Koyun sanılan uyuşmuş halk,
Kendi elleriyle seçip kürsüye koyduğu açgözlülüğün
Altında ezildi her sabah yeniden;
Döndü, parlak ekranların karşısında buna "kader" dedi hıçkırarak.
Oysa çıplak gerçek, bir masal kadar basitti:
Devleti kerpiç duvarlarla, yasalarla halk kurar kendi göğsünden.
Halk, gür nefesini tek bir an çekti mi meydanlardan,
Yaldızlı tahtlar, kalın surlar kendi gürültüsünde boğulur.
Kürsülerdeki takım elbiseliler çok iyi bilir bu çıplak matematiği.
İşte bu yüzden,
Aralarındaki devasa ordulardan çok, kalabalığın sokağa taşmasından;
Yazdıkları soğuk yasalardan çok, hür zihinlerin uyanışından korkarlar.
Kudret, yaldızlı sarayların yukarısında değil asla.
Yukarıdaki çürük koltukları omuzlarında taşıyan,
Çiğ çamurun içinde, en aşağıda durandır asıl muktedir.
Ve o ezilen halk,
Tek bir vücut olup ayağa kalktığında meydanlarda,
Hiçbir yönetici, hiçbir çoban,
Sırça sarayında ayakta kalamaz bu fırtınada.
Tahtın Altındaki Kalabalık başlıklı yazı Karanlıkta Saklı Işık tarafından
14.01.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.