Allah Markalı Alman Likörü
ALLAH MARKALI
ALMAN LİKÖRÜ
KARDİNAL ARAP MAHMUT’TAN HACI WİLHELM’E GİZLİ MÜSLÜMANLARIMIZ.-3. BÖLÜM-
Müslümanları kafaya almak için öncelikle onların halifesini kafaya almanın şart olduğunu anlayan II. Wilhelm, 1889 Yılında Türkiye’ye ilk ziyaretini yaptı. Bu ziyaretinde Osmanlı Padişahı ve İslam Aleminin Halifesi olan II. Abdülhamit ile tanıştı ve işinin hiç de kolay olmadığının farkına vardı.
Ancak bir şeyin daha farkına vardı: Genelde Müslümanlar, özelde ise Türkler ‘’ Sen bir tanesin, sen aslansın, sen kaplansın, sen canımızsın, sen ciğerimiz, dalağımız, böbreğimiz, bilumum sakatatlarımızsın ‘’ türü övgülerle çabuk gaza geliyorlardı. O halde Türkleri gaza ve ‘’ Alamanya dostumuz, feda olsun postumuz’’ kıvamına getirmek gerekiyordu.
Bunun için 1700’lü yılların sonlarında Fransa’da olduğu gibi 1800’lü yılların sonlarında da Almanya’da Oriantalizm başladı ve Almanlar bu işi öylesine abarttılar ki Türk işi tütün tabakalarından tutun da Türk fesli hatıra pullarına kadar… Hele bir de Kaiser Wilhelm, Türk Paşası kıyafetiyle yağlıboya tablosunu yaptırdı, o kıyafetle poz poz fotoğraf çektirdi ya biz Türkler resmen eridik; adamı yanaklarından öpmemek için kendimizi zor tuttuk.
Evet, öylesine abarttılar ki Türkler ve Müslümanlar gibi Allah’ı ne kadar sevdiklerinin bir nişanesi olmak üzere (!) ürettikleri likörlere marka adı olarak ALLAH adını verdiler.
Evet, II. Wilhelm, genelde Müslümanları, özelde Türkleri nasıl kafaya alacağını, gaza getireceğini gayet net anlamıştı. İlk ziyaretinden 9 Yıl sonra bir kez daha geldi Türkiye’ye ama bu seferki gelişi ilk gelişinden çok farklıydı. Her şeyden önce bu gelişinde karısı Augusta Victoria da yanındaydı. Ayrıca bu sefer sadece İstanbul’u ve Padişah II. Abdülhamit’i ziyaret etmeyecekti. Bu gezi Suriye ve Filistin’i de kapsamaktaydı ve Kaiser Wilhelm nazarında bir Haçlı Seferiydi. Haçlı Seferi ille de Müslümanlarla savaşmak demek değildi ona göre.
18 Ekim 1898’de imparator ve imparatoriçe "Hohenzollern" yatıyla İstanbul’a gelip, top atışları ve "yaşa, varol" sesleri arasında Dolmabahçe’de karaya çıktılar.
İkinci gün İstanbul müzeleri gezildi, Alman Büyükelçiliğinde bir kabul resmi düzenlendi, imparatoriçe aynı gün, çok merak ettiği sarayda, Harem’de padişahın eşleri ve kızlarını ziyaret etti.
Üçüncü gün atla İstanbul surları gezilip, başkentteki elçiler kabul edildi. Nihayet Sultanla uzun bir görüşme ve akşam bir tiyatro temsili...
Dördüncü gün Hereke Halı fabrikası ziyaret edildi, imparator ve maiyetine cömertçe halılar hediye edildi.
Beşinci gün, padişahın resmi kabulü ve gala yemeği programı doldurdu.
Son gün imparatoriçenin doğum günü kutlandı. 22 Ekim 1898’de imparator ve ailesi Hayfa’ya hareket ettiler
İmparatorun asıl Haçlı Seferi Hohenzollern yatı 25 Ekim’de Hayfa’da demirledikten sonra başladı. Yöneticileri, eşrafı ve ruhanî reisleriyle bütün Suriye, imparatoru görülmedik bir tantana ile karşıladı. Yol boyu resmî görevliler dışında, Katolik ve Protestan Alman kolonisi kendisine eşlik ettiler. İmparatora yüksek rütbeli 127 Osmanlı memur ve askeri refakat ediyordu. Kendisini karşılamak için Hassa Ertuğrul Alayı önceden Hayfa’ya hareket etmiş, hepsine yeni üniformalar giydirilmişti.
İmparator ve kalabalık maiyeti 29 Ekim’de atla Kudüs’e ulaştı. İmparatoru bu beldede bütün ruhanî reisler karşıladı. O simdi bir hacı rolündeydi. ( Yanlış anlaşılmasın Hacı Wilhelm derken bu hacılığı kast etmiyorum. Burada Hıristiyan hacı oluyor. Müslüman hacı olması az sonra… )
Ruhanî reislerin hepsine bol bol ihsanlarda bulundu. Sadece Protestanların değil, Katolik Almanların da imparatoru olduğunu göstermek için, Katoliklerin ruhanî reisi Kardinal Piavi’ye en yüksek nişanlardan biri olan Roiher Adlerordcn’i tevcih etli. Katolik misyon reisleri ise; "imparatorun tarihî toprakları şereflendirmesinden kıvanç duyduklarını ve gelecek için umutlarının arttığını" belirttiler.
İmparator hac seferi sırasında, Filistin-Alman kolonisinin (Alman Yahudileri dahil) misyon reisleriyle ayrı ayrı görüştü, her birine vaat ve ihsanlarda bulundu. Ağlama duvarını, Rum Ortodoks Kilisesi’ni ve Mescid-i Aksa’yı ziyaret etli.
31 Ekim’de Kamame Kilisesi (Holy Sepulchre) yanındaki Alman kilisesini ayinle açtı (Erlöserkirchc). Bu Kudüs’ün en büyük kilisesi idi ve güzel bir mimarî eser sayılmasa da bir prestij anıtıydı.( Kilisenin yapıldığı arazi II. Abdülhamit tarafından Kaiser’e hediye edilmişti ) Sonra Hayfa’ya hareket etti.
12 Kasım’da Beyrut’ta gitti. Buradan trenle 13 Kasım’da Şam’a geçti. Emeviye Camii’nde Selâhaddin Eyyubî’nin mezarını ziyaret edip onun hatırasına bir ziyaret plaketi çaktırdı.
Şam’da yöneticilerin, "hoşgeldiniz" söylevlerine cevap olarak meşhur nutkunu verdi:
"Burada bütün zamanların en kahraman askeri Sultan Selâhaddin’in mezarı önündeyim. Majesteleri Sultan Abdülhamid’e misafirperverliğinden dolayı teşekkür borçluyum. Gerek Majeste Sultan, gerekse Halifesi olduğu dünyanın her tarafındaki 300 milyon Müslüman bilsinler ki, Alman imparatoru onların en iyi dostudur.".
İmparator, Müslümanların koruyucusu (!) olduğunu böyle parlak bir şekilde açıklayarak gezinin asıl amacını sergiliyordu.
Dikkat edilecek olursa tam bir dinler arası diyalog(!) da yaşanıyordu ve belki de kendisi isim olarak kullanmasa da dinler arası diyalogun mucidi de Wilhelm’di.
Evet, Alman İmparatoru II. Wilhelm’i ‘’Hacı Wilhelm’’ yapan işte Şam’da, Selahaddin Eyyubi’nin türbesi başında yaptığı bu konuşmaydı.
Gerek Wilhelm’in İstanbul ziyareti, gerekse bu konuşma Almanya’da bazı basın organlarında ‘’İmparatorumuz nasıl olur da eli Ermeni kanına bulaşmış bir padişahın elini sıkar?’’ Diye sert tepkilere yol açsa da genel olarak Alman basını tarafından oldukça olumlu karşılanmıştı.
Osmanlı topraklarında ise Wilhelm’in bu Şam gezisi çok daha farklı yankılanmış ve Wilhelm’in Şam’dan sonra gizlice Mekke ve Medine’ye gittiği, burada gizlice Müslüman ve hacı olduğu şeklinde müthiş bir propagandaya dönüşmüştü.
Şam’dan esmeye başlayan ‘’Hacı Wilhelm ‘’ rüzgarı İstanbul basınının gönüllü gayretleriyle kısa sürede İstanbul’u ve tüm Osmanlı ülkesini sarmıştı. Çok kısa sürede tüm İslam Dünyasında Kaiser Wilhelm, artık Hacı Wilhelm olarak anılıyordu.
Kaiser Wilhelm artık Hacı Muhammed Wilhelm-i Sânî Hazretleriydi. Öyle olunca da Maide Suresinin 51. Ayeti bir sıkıntı yaratmayacaktı. Çünkü Wilhelm de en az bizim kadar Müslümandı.(!) Hatta bizden daha fazla Müslümandı(!) zira bizim padişahımız hacı değildi ama Wilhelm hacı bile olmuştu. (!)
Wilhelm’in de işin doğrusu bu hacılığa bir itirazı yoktu. Kudüs, Şam derken Hıristiyan ve Yahudileri bağladığı gibi bedavadan kendisine sunulan hacılık payesi ile Müslümanları da kafaya alması oldukça kolay olmuştu ve işin doğrusu buna oldukça ihtiyacı vardı çünkü yaşlı padişahı ‘’ Haydi aslanım gel şu küffar üzerine bir cihat ilan eyleyelim’’ diye ikna etmesi kendisinin de bir Müslüman olarak bilinmesi halinde çok daha kolay olacaktı.
******
Dedim ya Hacı Wilhelm’in hikayesi uzundur biraz. O sebeple de artık bir bölüm daha mı olur yoksa iki bölüm daha mı olur bilemem ama devam edeceğiz.
KARDİNAL ARAP MAHMUT’TAN HACI WİLHELM’E GİZLİ MÜSLÜMANLARIMIZ.-3. BÖLÜM-
Müslümanları kafaya almak için öncelikle onların halifesini kafaya almanın şart olduğunu anlayan II. Wilhelm, 1889 Yılında Türkiye’ye ilk ziyaretini yaptı. Bu ziyaretinde Osmanlı Padişahı ve İslam Aleminin Halifesi olan II. Abdülhamit ile tanıştı ve işinin hiç de kolay olmadığının farkına vardı.
Ancak bir şeyin daha farkına vardı: Genelde Müslümanlar, özelde ise Türkler ‘’ Sen bir tanesin, sen aslansın, sen kaplansın, sen canımızsın, sen ciğerimiz, dalağımız, böbreğimiz, bilumum sakatatlarımızsın ‘’ türü övgülerle çabuk gaza geliyorlardı. O halde Türkleri gaza ve ‘’ Alamanya dostumuz, feda olsun postumuz’’ kıvamına getirmek gerekiyordu.
Bunun için 1700’lü yılların sonlarında Fransa’da olduğu gibi 1800’lü yılların sonlarında da Almanya’da Oriantalizm başladı ve Almanlar bu işi öylesine abarttılar ki Türk işi tütün tabakalarından tutun da Türk fesli hatıra pullarına kadar… Hele bir de Kaiser Wilhelm, Türk Paşası kıyafetiyle yağlıboya tablosunu yaptırdı, o kıyafetle poz poz fotoğraf çektirdi ya biz Türkler resmen eridik; adamı yanaklarından öpmemek için kendimizi zor tuttuk.
Evet, öylesine abarttılar ki Türkler ve Müslümanlar gibi Allah’ı ne kadar sevdiklerinin bir nişanesi olmak üzere (!) ürettikleri likörlere marka adı olarak ALLAH adını verdiler.
Evet, II. Wilhelm, genelde Müslümanları, özelde Türkleri nasıl kafaya alacağını, gaza getireceğini gayet net anlamıştı. İlk ziyaretinden 9 Yıl sonra bir kez daha geldi Türkiye’ye ama bu seferki gelişi ilk gelişinden çok farklıydı. Her şeyden önce bu gelişinde karısı Augusta Victoria da yanındaydı. Ayrıca bu sefer sadece İstanbul’u ve Padişah II. Abdülhamit’i ziyaret etmeyecekti. Bu gezi Suriye ve Filistin’i de kapsamaktaydı ve Kaiser Wilhelm nazarında bir Haçlı Seferiydi. Haçlı Seferi ille de Müslümanlarla savaşmak demek değildi ona göre.
18 Ekim 1898’de imparator ve imparatoriçe "Hohenzollern" yatıyla İstanbul’a gelip, top atışları ve "yaşa, varol" sesleri arasında Dolmabahçe’de karaya çıktılar.
İkinci gün İstanbul müzeleri gezildi, Alman Büyükelçiliğinde bir kabul resmi düzenlendi, imparatoriçe aynı gün, çok merak ettiği sarayda, Harem’de padişahın eşleri ve kızlarını ziyaret etti.
Üçüncü gün atla İstanbul surları gezilip, başkentteki elçiler kabul edildi. Nihayet Sultanla uzun bir görüşme ve akşam bir tiyatro temsili...
Dördüncü gün Hereke Halı fabrikası ziyaret edildi, imparator ve maiyetine cömertçe halılar hediye edildi.
Beşinci gün, padişahın resmi kabulü ve gala yemeği programı doldurdu.
Son gün imparatoriçenin doğum günü kutlandı. 22 Ekim 1898’de imparator ve ailesi Hayfa’ya hareket ettiler
İmparatorun asıl Haçlı Seferi Hohenzollern yatı 25 Ekim’de Hayfa’da demirledikten sonra başladı. Yöneticileri, eşrafı ve ruhanî reisleriyle bütün Suriye, imparatoru görülmedik bir tantana ile karşıladı. Yol boyu resmî görevliler dışında, Katolik ve Protestan Alman kolonisi kendisine eşlik ettiler. İmparatora yüksek rütbeli 127 Osmanlı memur ve askeri refakat ediyordu. Kendisini karşılamak için Hassa Ertuğrul Alayı önceden Hayfa’ya hareket etmiş, hepsine yeni üniformalar giydirilmişti.
İmparator ve kalabalık maiyeti 29 Ekim’de atla Kudüs’e ulaştı. İmparatoru bu beldede bütün ruhanî reisler karşıladı. O simdi bir hacı rolündeydi. ( Yanlış anlaşılmasın Hacı Wilhelm derken bu hacılığı kast etmiyorum. Burada Hıristiyan hacı oluyor. Müslüman hacı olması az sonra… )
Ruhanî reislerin hepsine bol bol ihsanlarda bulundu. Sadece Protestanların değil, Katolik Almanların da imparatoru olduğunu göstermek için, Katoliklerin ruhanî reisi Kardinal Piavi’ye en yüksek nişanlardan biri olan Roiher Adlerordcn’i tevcih etli. Katolik misyon reisleri ise; "imparatorun tarihî toprakları şereflendirmesinden kıvanç duyduklarını ve gelecek için umutlarının arttığını" belirttiler.
İmparator hac seferi sırasında, Filistin-Alman kolonisinin (Alman Yahudileri dahil) misyon reisleriyle ayrı ayrı görüştü, her birine vaat ve ihsanlarda bulundu. Ağlama duvarını, Rum Ortodoks Kilisesi’ni ve Mescid-i Aksa’yı ziyaret etli.
31 Ekim’de Kamame Kilisesi (Holy Sepulchre) yanındaki Alman kilisesini ayinle açtı (Erlöserkirchc). Bu Kudüs’ün en büyük kilisesi idi ve güzel bir mimarî eser sayılmasa da bir prestij anıtıydı.( Kilisenin yapıldığı arazi II. Abdülhamit tarafından Kaiser’e hediye edilmişti ) Sonra Hayfa’ya hareket etti.
12 Kasım’da Beyrut’ta gitti. Buradan trenle 13 Kasım’da Şam’a geçti. Emeviye Camii’nde Selâhaddin Eyyubî’nin mezarını ziyaret edip onun hatırasına bir ziyaret plaketi çaktırdı.
Şam’da yöneticilerin, "hoşgeldiniz" söylevlerine cevap olarak meşhur nutkunu verdi:
"Burada bütün zamanların en kahraman askeri Sultan Selâhaddin’in mezarı önündeyim. Majesteleri Sultan Abdülhamid’e misafirperverliğinden dolayı teşekkür borçluyum. Gerek Majeste Sultan, gerekse Halifesi olduğu dünyanın her tarafındaki 300 milyon Müslüman bilsinler ki, Alman imparatoru onların en iyi dostudur.".
İmparator, Müslümanların koruyucusu (!) olduğunu böyle parlak bir şekilde açıklayarak gezinin asıl amacını sergiliyordu.
Dikkat edilecek olursa tam bir dinler arası diyalog(!) da yaşanıyordu ve belki de kendisi isim olarak kullanmasa da dinler arası diyalogun mucidi de Wilhelm’di.
Evet, Alman İmparatoru II. Wilhelm’i ‘’Hacı Wilhelm’’ yapan işte Şam’da, Selahaddin Eyyubi’nin türbesi başında yaptığı bu konuşmaydı.
Gerek Wilhelm’in İstanbul ziyareti, gerekse bu konuşma Almanya’da bazı basın organlarında ‘’İmparatorumuz nasıl olur da eli Ermeni kanına bulaşmış bir padişahın elini sıkar?’’ Diye sert tepkilere yol açsa da genel olarak Alman basını tarafından oldukça olumlu karşılanmıştı.
Osmanlı topraklarında ise Wilhelm’in bu Şam gezisi çok daha farklı yankılanmış ve Wilhelm’in Şam’dan sonra gizlice Mekke ve Medine’ye gittiği, burada gizlice Müslüman ve hacı olduğu şeklinde müthiş bir propagandaya dönüşmüştü.
Şam’dan esmeye başlayan ‘’Hacı Wilhelm ‘’ rüzgarı İstanbul basınının gönüllü gayretleriyle kısa sürede İstanbul’u ve tüm Osmanlı ülkesini sarmıştı. Çok kısa sürede tüm İslam Dünyasında Kaiser Wilhelm, artık Hacı Wilhelm olarak anılıyordu.
Kaiser Wilhelm artık Hacı Muhammed Wilhelm-i Sânî Hazretleriydi. Öyle olunca da Maide Suresinin 51. Ayeti bir sıkıntı yaratmayacaktı. Çünkü Wilhelm de en az bizim kadar Müslümandı.(!) Hatta bizden daha fazla Müslümandı(!) zira bizim padişahımız hacı değildi ama Wilhelm hacı bile olmuştu. (!)
Wilhelm’in de işin doğrusu bu hacılığa bir itirazı yoktu. Kudüs, Şam derken Hıristiyan ve Yahudileri bağladığı gibi bedavadan kendisine sunulan hacılık payesi ile Müslümanları da kafaya alması oldukça kolay olmuştu ve işin doğrusu buna oldukça ihtiyacı vardı çünkü yaşlı padişahı ‘’ Haydi aslanım gel şu küffar üzerine bir cihat ilan eyleyelim’’ diye ikna etmesi kendisinin de bir Müslüman olarak bilinmesi halinde çok daha kolay olacaktı.
******
Dedim ya Hacı Wilhelm’in hikayesi uzundur biraz. O sebeple de artık bir bölüm daha mı olur yoksa iki bölüm daha mı olur bilemem ama devam edeceğiz.
Allah Markalı Alman Likörü başlıklı yazı Sami Biber tarafından
02.03.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 5
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.