Neden Mevlana Değil de Paulo Coelho Ya da Robin Sharma Veyahut Kane West
NEDEN MEVLANA DEĞİL DE PAULO COELHO YA DA ROBİN SHARMA VEYAHUT KANE WEST?
1990 Yılıydı sanırım. Bir kitap tüm dünyayı kasıp kavuruyordu adeta. Bir anda dünyadaki 80 dile çevrildiği ve 150 Milyondan fazla satıldığı söyleniyordu. O halde bu kitabı ben de mutlaka temin etmeli ve okumalıydım.
Derken temin ettim ve okumaya başladım.
Allah Allah… Bu hikaye? Yahu bu hikaye bana hiç de yabancı değildi?
Evet, taaaa çocukluğumda Hasankale’nin gaz lambasıyla aydınlanan gecelerinden birinde okuma yazması bile olmayan komşumuz Mevlüt Dede anlatmıştı aynısını.
Mevlüt Dede kısaca şöyle anlatmıştı:
Bağdat'ta yaşayan yoksul bir adam rüyasında, Mısır'a gitmesini ve orada bir kapının önünde çok büyük bir definenin kendisini beklediğini görür.
Bu rüyanın peşinden aylarca sürecek zorlu bir yolculukla Kahire'ye gider. Ancak yorgunluktan geceyi bir camide geçirirken şehre gelen hırsızlar yüzünden yakalanır ve dayak yer.
Sorgusunda adama neden buralara geldiği sorulur. Adam çaresizce rüyasını anlatır.
Dayak yediği bölgenin komutanı adama güler ve "Sen nasıl bu kadar saf olursun? Ben yıllardır Bağdat'ta bir ev görüyorum. Rüyalarımda bana Bağdat’taki falan mahallede, filan sokaktaki evin bahçesinde gömülü bir hazine olduğu söyleniyor. Ama ben yerimden kıpırdamadım" der. Komutanın tarif ettiği ev, Bağdat'taki adamın kendi evidir.
‘’Mutluluğu başka yerde değil evinizde arayın.’’ Diye eklemişti Mevlüt Dede.
Aradan yıllar geçmişti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Tarih Bölümünde okusam da zaman zaman Edebiyat Bölümü derslerine giriyordum. Bu arada Mevlüt Dede’nin anlattığı hikayenin Binbir Gece Masallarından bir hikaye olduğunu öğrendim.
Ama elimdeki kitapta anlatılan hikayenin tıpkısını fakültede arasıra girdiğim Edebiyat Bölümü derslerinde de gördüm.
Evet elimdeki kitapta anlatılan hikayenin aşağı yukarı aynısı Mevlana Celaleddin-i Rûmi’nin Mesnevî adlı eserinde de ‘’ Define Arayan Adamın Hikayesi ‘’ Başlığı altında aynen şöyle anlatılıyordu:
Mîrasyedi bir adam vardı. Konduğu mîrâsın hepsini yedi, bitirdi; ağlayıp sızlanmaya başladı.
Zaten mîras malının vefâsı yoktur! Mîrâsı bırakan da, murâdına ermeden geçip gitmiştir; mal da ondan ayrılmış kalmıştır!
Mîrâsa konan da, o malın kadrini kıymetini bilmez! Çünkü, onu kolay buldu; ter dökmeden, çalışıp çabalamadan elde etti. O mal için, pek o kadar zahmete katlanmadı!
Ey insan! Sen de, Hakk’ın lütuf ve ihsânına mîrasçı oldun! Hak sana bu canı bedava verdi de; o yüzden canının kadrini-kıymetini bilmiyor, mîras yiyen gibi onu harcayıp duruyorsun!
O adamın da, eline geçen para gitti. Cenâb-ı Hakk’a yeniden lütuflarda bulunması için çok duâ etti. Adam bir rüya gördü; rüyasında hâfiften bir ses duydu. O ses şöyle diyordu:
“Sen, ancak Mısır’da zenginliğe konacaksın! Yürü, Mısır’a git. Allah, niyazını kabul etti. Zaten niyazları kabul eden hep O’dur! Filân yerde pek büyük bir define var! Onu elde etmek için, Mısır’a kadar gitmen gerek!”
Adam; Bağdat’tan kalktı, ta Mısır’a kadar gitti. Fakat oraya vardığında hiç azığı kalmamıştı. Halktan bir şeyler dilenmeyi; onun-bunun kapısını çalmayı düşündü. Bundan da utandı. Sabretmeye karar verdi. Derken, açlıktan yine çırpınmaya başladı. Artık dilenmekten başka çaresi kalmamıştı.
“Geceleyin yavaş yavaş çıkar, dilenirim!” diye düşündü. “Karanlıkta gördüğümü seçemem. Böylece, dilenmekten utanmam!”
Böyle düşünerek geceleyin çıktı, mahalleye daldı. Yine dilenip dilenmemek husûsunda tereddüt hâlinde sokaklarda dolaşırken bekçi onu yakaladı. Açlıktan kıvranan zavallıyı dövmeye başladı. Çünkü son zamanlarda mahalleye bir hırsız dadanmıştı. Bekçi onu hırsız sanmıştı.
O fakir adam;
“Vurma da, hâlimi dosdoğru söyleyeyim!” diye feryâda başladı.
Bekçi;
“İşte sana mühlet verdim!” dedi. “Haydi söyle; gece vakti ne diye dışarı çıktın? Anlat bakalım! Belli ki sen; buralı değilsin! Doğru söyle; sen buraya ne yapmaya geldin?”
Zavallı garip, yeminler ederek dedi ki:
“Ben ne hırsızım, ne de soyguncu! Ben, Mısır’ın garibiyim; Ben, Bağdatlıyım!”
Garip adam, bekçiye rüyasını ve o define meselesini anlattı. Bekçi; onun doğru söylediğine inandı, gönlü rahatladı. Fakat bir rüya peşinde buralara gelmesine şaşırdı. Ona dedi ki:
“Sen; ne bir hırsızsın, ne de kötü adamsın! Sen; iyi adamsın ama, saf ve ahmak bir kişisin! Çünkü; bir hayal peşinde koşuyor, bir rüyaya kanıyorsun.
Ben de, defalarca rüya gördüm. Bana da;
“Bağdat’ta bir define var!” der dururlar. Bağdat’ın filân tarafında, filân sokağında gömülü bir defineden bahsederler. Hem de bu rüyayı kaç kere gördüm. Fakat hiç de kalkıp Bağdat’a gitmeyi düşünmedim. Deli miyim, bir rüya gördüm diye gurbete düşeyim?!.”
Adamcağız şaşırdı kaldı. Çünkü bekçinin rüyasında gördüğü ve söylediği mahalle; Bağdatlı garibin mahallesi idi, onun sokağı idi.
Bağdatlı garip bu sözleri duyunca, önce şaşırdı, sonra düşündü;
“Demek ki define, benim kendi evimde imiş. Bu böyle olunca; ben neden kendi yurdumda fakir düşmüşüm, yoksulluktan feryat etmişim?” diye hayıflandı, kendi kendine kızdı.
“Meğer ben; definenin başında yoksulluk çekermişim de haberim yokmuş! Ne kadar gafilmişim!..”
Bu müjdeli haberden âdetâ mest oldu; üzüntüsü, derdi kalmadı. Yediği sopaların acısını unuttu da içinden Allâh’a şükretti.
“Rızkım; çektiğim üzüntülere, yollarda uğradığım sıkıntılara, şimdi de şu bekçiden yediğim sopalara bağlı imiş! Âb-ı hayat benim kendi evimde imiş, haberim yok!
Ey ulu er! Sen bana; «Dertli!» de; «Aptal!» de! Ben; sence, senin önünde dertliyim, zavallıyım ama, ben kendi kendime hoşum, mutluyum!”
Peki Elimdeki kitapta ne vardı?
Önce elimdeki kitabı tanıtayım: Eminim mürekkep yalamış herkesin okuduğu bir kitaptır. Adı: Simyacı. Yazarı: Paulo Coelho.
1947’de Brezilya’da dünyaya gelen Paulo, ailesinin tüm ısrarlarına rağmen ‘’ Ben avukat değil, yazar olmak istiyorum.’’ Dediği için ailesi tarafından üç kez akıl hastanesine kapatılıp elektro şoklara maruz bırakıldıysa da bu sevdasından vaz geçmedi.
Bir süre şarkı sözü yazarlığı yaptıktan sonra 1986 yılındaki Batı Avrupa’dan başlayıp İspanya’nın Santiago de Compostela şehrinde biten hac yolculuğuna dair izlenimlerini, yani 1987 yılında Hac (Pilgrimage) adlı eserini yazdı.
1988 Yılında ise dünyaca ünlü eseri olan ‘’Simyacı’’ yı yazdı.
Simyacı’da anlatılan hikaye neydi peki?
Başlarda birebir Coelho’nun hayatı….
Ailesi tarafından papaz olmaya zorlanan ama bunu kabul etmeyip çobanlık yapan Santiago adlı bir genç...
Daha sonra gördüğü rüyalar üzerine Mısır’a gitmeye karar verir zira Mısır Piramitlerinin olduğu bölgede onu bekleyen bir hazine vardır.
Bu macerada karşısına çıkan Simyacı gibi, Fatima gibi diğer karakterler sayesinde en sonunda anlar ki aradığı hazine uzakta değil kendi evindedir.
Şimdi…
Böyle bir hikayenin Batı dünyasında böylesine popüler olması normal karşılanabilir de bu romanın Türkiye’de de en fazla satanlar arasında yer alması şaşılacak bir şeydir. Hatta o kadar şaşılacak bir şeydir ki bu kitabı okumamış olmak edebiyat dünyası için çok büyük bir eksiklik olarak görülür.
Dahası bizde bir takım insan müsveddeleri, Mevlana Celaleddin-i Rumî’ye olmadık çamurları atıp onu Nasrettin Hocanın katili olmaktan tutun da eşcinselliğe kadar türlü şekillerde halkın gözünden düşürmeye çalışırken Mevlana’dan araklamayla, en azından esinlenmeyle kitap yazıp dünyanın en meşhur romancısı olan Poulo Coelho’yu göklere çıkarmaktadırlar ki ben bunu anlamakta zorlanıyorum.
Bize ait değerlere bu kadar uzak oluşumuzu anlayamıyorum.
Bizim büyüklerimiz ‘’ Aradığın huzur kendi evindedir ‘’ dediğinde ‘’ Böğğğğ. Bu nasıl laf böyle ? Aile de huzur mu varmış?’’ Diye dudak bükenlerin aynı şeyi Paulo Coelho söylediğinde mal bulmuş Mağribi gibi dört elle sarılıp ‘’ Ne kadar derinlikli bir söz ‘’ demelerini anlayamıyorum.
Ha bu arada… Robin Sharma’nın ‘’Ferrarisini Satan Bilge’’ adlı kitabı da hem dünyada hem Türkiye’de oldukça çok satmıştır ve ben bunu da merak etmişimdir: Ruhumuzu dinginleştirmek için Ferramizi satıp, basit ve sade bir hayat yaşayalım eyvallah da sonrasında taaa Himalayalara gidip Sivana Köyünde Budist Yoga ustalarıyla bağdaş kurup ‘’ooommmm’’ diyerek transa girmek de neyin nesi Allah’ınızı severseniz?
Ya o değil de şimdi ciddi ciddi düşünüyorum:
Ruhumuzu dinginliğe ulaştırmak için altımızdaki arabayı satıp Himalayalardaki Sivay Köyüne gitmek mi daha sapıklık yoksa 118.000 Kişi bir araya gelip ‘’ I am A God ( Ben Bir Allah’ım) ‘’ Diyen bir sapığa uyarak ‘’ I am a God ‘’ demek mi?
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 3
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.