Necip Fazıl Ve Nazım Hikmet
Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ın ortak yönleri
24/02/2026 00:01[email protected]Abbas Bilgili
Yazının
başlığı olarak kullandığımız “Nazım Hikmet ve Necip Fazıl benzerliği” cümlesini
görüp de tepki gösteren çok kişinin olacağını tahmin etmek güç değil. İki
farklı dünyanın bu iki ünlü şairinin benzer olduğunu iddia etmek elbette
şaşırtıcıdır. Biri sosyalist / komünist, diğeri İslamcı kimliğiyle bilinen ünlü
şairlerimizin yazdıkları, şiirlerinden ibaret değil. Dünya görüşlerini şiirlerinde
de yansıttılar ama daha somut biçimde düz yazılarında ele aldıklarını
biliyoruz. Yazdıklarından yola çıkarak nasıl bir yönetim, nasıl bir siyasal
düzen ve nasıl bir demokrasi arzu ettikleri üzerinde duracağız ve rengi farklı
olsa da özünde inanılmaz bir benzerlik olduğunu görmeye ve göstermeye
çalışacağız.
İKİSİ DE NAMIK KEMAL’E SALDIRIYOR
İlk
dikkatimi çeken şaşırtıcı benzerlik iki şairin Namık Kemal konusunda yazdıkları
oldu. İkisi de Namık Kemal konusunda aşağı yukarı aynı noktada duruyorlar ve
ikisi de Hürriyet Kasidesi gibi bir özgürlük destanını yazmış şairi ağır ve
aşağılayıcı biçimde eleştiriyor.
Nazım
Hikmet, bir şiirinde Namık Kemal için “takma aslan yeleli Namık Kemal” diyerek,
onun yelelerinin “takma” olduğundan hareketle, aslanlığının sahte olduğunu
vurgulamaya çalışıyor. Peki Necip Fazıl ne diyor? İlginçtir, o da aynı Nazım
Hikmet gibi anlatıyor Namık Kemal’i. Necip Fazıl’a göre Namık Kemal “sahte
kahramandır.” Sahte Kahramanlar isimli kitabında, şiirini hiç beğenmediği vatan
şairinin “vatan”dan başka kelime bilmediğini iddia ediyor. Şairliği, tiyatro
yazarlığı, tarihçiliği, makaleciliği son derece zayıfmış! Pehlivan taklidi
yapan bir cüce imiş! Bedestenden alınmış sırma kaftan içinde bir cüce imiş!
Böyle diyor Necip Fazıl.
Nazım Hikmet
ve Necip Fazıl’ın benzer kavramlarla saldırdıkları Namık Kemal sadece bir şair
ve yazar değil, önemli bir düşünce insanıdır. Demokrasi ve hukuk konusunda ise
bu iki şairden önce yaşamış olmasına rağmen onlardan fersah fersah ileridedir.
Ülkemizde daha “kuvvetler ayrılığı”nın ne olduğunun bilinmediği dönemde Namık
Kemal yargı, yasama ve yürütmenin ayrılığını ifade eden kuvvetler ayrılığının
faziletlerinden bahsederek, ileri görüşlülüğünü göstermiştir. Nitekim biz de
Namık Kemal’deki kuvvetler ayrılığı düşüncesini incelediğimiz bir makalemizi
Güncel Hukuk dergisinde (Mayıs-Haziran 2018) yayınlamıştık.
NAZIM HİKMET STALİN DEMOKRASİSİNİ ÖVÜYOR
Nazım
Hikmet’in 1936’da yayınlanan ve çok da bilinmeyen bir kitapçığı var.
“Sovyetlerin Anakanun Projesi Dolayısıyla Sovyet Demokrasisi” adını taşıyan 32
sayfalık metinde Stalin’in 1936 tarihli anayasası övülürken, Namık Kemal’e de
eleştiri var. Belki şaşıracaksınız ama gerçek hürriyetin Stalin Rusyası’nda
olduğunu söylüyor! Dediğine göre, Marks, Engels, Lenin ve Stalin tarafından
telakki edilen sosyal hürriyetlerin Namık Kemal’in istediği hürriyetle kelime
benzerliğinden başka müşterek bir tarafı yokmuş. Namık Kemal’in istediği
hürriyetin sosyal şartları yıkılarak yok edilmek suretiyle Sovyetlerdeki
hürriyet tahakkuk etmiş!
Stalin
Rusyası’nın nasıl bir polis devleti olduğunu bütün dünya biliyor. Esasen
1953’te ölümünden sonra bizzat Sovyet yetkilileri Stalin’in katliamlarını,
sürgünlerini, toplama kamplarını açıkladılar.
Bu konuda
soldan ve sağdan yazılan ciddi bir külliyat oluşmuş durumda.
Nazım’ın
kitapçığı anayasa ile ilgili olduğu için, diğer yayınları bir kenara bırakarak üniversitelerimizde
okutulan bir anayasa hukuku kitabından alıntı yapmak istiyoruz. Nazım’ın
kitapçığında Karl Radek ismi de geçtiği için, alıntı yapacağımız kitaptan da K.
Radek’in isminin geçtiği cümleleri alıyoruz. 1936 Sovyet Anayasası ile ilgili
değerlendirme yapan hukukçu Mehmet Semih Gemalmaz, “Devlet Birey ve Özgürlük”
isimli kitabında Stalin uygulamalarını şu cümlelerle ifade ediyor: “…Stalin
döneminde, 1936 Anayasasının hazırlık çalışmalarında yer alan birçok figür
bilahare tasfiye edildi. Diğerlerinin yanı sıra, örnek olsun, Karl Radek
1937’de, Nikolay Bukharin ise 1938’de, şaibeli yargılamalar sonunda ölüm
cezasına mahkum edilip cezaları infaz edildi.” Yani Nazım’ın övdüğü ve adını
verdiği anayasayı yapanları dahi infaz etmişler!
Nazım
Hikmet’in “gerçek özgürlük” dediği Stalin dönemi polis devletinin bir benzerini
de Necip Fazıl’da görüyoruz. İdeolocya Örgüsü isimli kitabında “İnsan hür
değildir, hür olan eşek veya köpek” dedikten sonra o da kendine göre “gerçek
hürriyet”in ne olduğunu uzun uzun anlatıyor ve anlattığının esaretten farkı
yok. Nazım’ın övdüğü Stalin Rusyası’nda insanlar sinekler gibi öldürülüyordu.
Necip Fazıl da kendi ideal düzeni için “İnsanlar gerektiği zaman, sinekler gibi
öldürülecek; ve bir sinek için, gerektiği zaman bir dünya yıkılacaktır” diyor.
Ne kadar da benziyor değil mi?
Necip Fazıl
“Hakimiyet Hakkındır” diyor ve “Başyücelik” adı altında tamamen askerci ve
zorba bir düzenin teorisini yapmaya çalışıyor. “İslam inkılabı orducudur” diyor
ve orduda görev alanların cemiyetin kaymak tabakasından seçileceğini
belirtiyor. Mahkemelerin hızlı karar vereceği ve davaların bir mevsimden
diğerine sarkmayacağını söylüyor ki, Sovyet yargılamalarındaki hızlılığı
hatırlatmak isteriz. “Kanunun bir şey söylemediği yerde Başyüce’nin emri
kat’idir” diyen Necip Fazıl’ın Başyüce’sinin Stalin’den pek farklı olmadığı
anlaşılıyor. Yargı onun adına işler, adalet onun adına dağıtılır diyor.
Başyücelik düzeninde bütün yayın organları denetlenecek ve ana hedefe
yöneltilecekmiş! Bunun örneğini Stalin düzeninde de mevcut olduğunu belirtmeye
gerek var mı? Toplumda tek işsiz kalmayacakmış! Sovyetlerde de işsizlik yok
diye yıllarca propaganda yapılmadı mı? Necip Fazıl’ın “Halk Divanı” dediği
şeyin karşılığının Sovyetlerde “Polit Büro” olduğunu söyleyebiliriz. Necip
Fazıl’ın düzeninde komünizmin cezası idamdır, Stalin’de ise “halk düşmanı”
dediklerinin seri halde infazları biliniyor. Necip Fazıl’a göre, Türk vatanında
Türkler ve Müslümanların dışında kalanlar, örneğin dönme ve Yahudiler
temizlenecekmiş! Stalin de büyük temizlikçi değil mi? Sinema, kılık kıyafet denetlenecek,
basın hür olmayacak deniyor ve daha bir sürü yasak! Sovyetler de yasaklar
ülkesi değil miydi?
Necip
Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü’nde temeli yasaklara dayalı, insanı cendere içinde
ezen, bireyselliği yok eden, güya İslam adına tam anlamıyla zorba, totaliter
bir düzenin savunusu var. Rengi farklı olmakla birlikte Stalin uygulamalarından
çok farklı değil. Bu iki örneği başka nerede bulabiliriz diye kafa yormanıza
gerek yok; Kuzey Kore’de ve George Orwel’in “Hayvan Çiftliği”nde bulabiliriz.
NAZIM HİKMET
PİŞMANLIĞINI ARKADAŞLARINA AÇIKLADI
Baştan beri
Nazım Hikmet’in Stalin’e övgüsü ile kıyaslama yaptık ama bir hususu
hatırlatmakta yarar var. Nazım’ın Stalin uygulamalarından rahatsız olduğunu da
belirtmemiz gerekir. Kendisi Sovyetlerdeki anılarını yazmadı, keşke yazsaydı
(yazabilir miydi, o da kuşkulu), ama yakın dostları yazdı. Özellikle Zekeriya
Sertel’in “Nazım Hikmet’in Son Yılları” ve Yıldız Sertel’in “Nazım Hikmet ve
Serteller” isimli kitaplar yakın tanıklığın belgeleridir.
Stalin
devrinde bir defasında onu öldürmeyi dahi planladıklarını bizzat Nazım’dan
duyduğunu Zekeriya Sertel’in kitabından okuyoruz. Dediğine göre Çarlık
devrinden sonra değişen bir şey yoktu. Eski tas eski hamamdı. Milletlerin
hürriyet ve bağımsızlığı, devrimin başarıları etrafında yapılan propaganda
laftan ibaretti. Burada da insan hayatı güven altında değildi, burada da
milletler milletleri sömürüyordu. Bunları gören Nazım Hikmet “Bunlar faşizme
kaçmışlar canım, bizim rüyasını gördüğümüz sosyalizm bu değil” diyor. Devamında
“Ben hayatımın en büyük hatasını Moskova’ya gelmekle işledim” diyen Nazım, “Ne
büyük eşeklik etmişiz, ne diye geldik buralara!...” diye yakınıyordu.
Moskova’dan kaçmayı dahi düşünüyordu.
Bir zamanlar
“Putları yıkıyoruz” kampanyası adı altında bazı şair ve yazarlara saldırmıştı.
Yakınında bulunmuş olan Yıldız Sertel’in yazdığına göre, Nazım Hikmet yıllar
sonra 1950’li yıllarda bu konudaki pişmanlığını arkadaşlarına söylemişti. Biz o
“Putları Yıkma” kampanyasında sekterlik etmişiz. Günün büyük edebiyatçılarına çattık,
onları düşman saydık. Oysa onların da Türk edebiyatına katkıları oldu. O zaman
biz sektermişiz demişti. Sekterliğin, körü körüne bağlılık olduğunu da
hatırlatalım. Nazım’ın en azından eski edebiyatçılara (bu bağlamda Namık
Kemal’e) haksızlık ettiğini kabul ettiğini anlıyoruz. Necip Fazıl’ın böyle bir
pişmanlığı bildiğim kadarıyla yok.
TARAFTARLARINI NE KADAR ETKİLEDİLER?
Elbette her
iki şairi de şairliğinden dolayı beğeniyoruz, takdir ediyoruz, şiirlerini
severek ve zevkle okuyoruz. Ama ikisinin de şiirlerini sevenlerin dışında çok
büyük ideolojik taraftarları da var. Bu taraftar gerçeğinin üzerinde durmak ve
bu iki önemli şahsiyeti, ideolojik yakınlık duyanların demokrasi açısından
nasıl buldukları da çok önemli. Nazım Hikmet’in ve Necip Fazıl’ın klasik
demokrasi konusunda hayli sorunlu oldukları bir gerçek. Bu iki şairin solun ve
İslamcıların demokrasi anlayışını etkileyip etkilemediği, etkilemiş ise ne
kadar etkilediği önemli ve ayrı bir çalışmanın konusu olabilir.
*Abbas
Bilgili, avukat ve araştırmacı yazar.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.