MATMAZEL CIMBIZ - İÇİMDEKİ DEPREM
21 Şubat 2023
H. Çiğdem Deniz
Merhaba Matmazel Cımbız,
Sana ulaşamamış olmanın üzüntüsünü bir yana bırakırken... yeni yazacağım mektuplar farklı bir boyut kazanmış olacak...
Bu da nereden çıktı dersen, bir kadının kendi kendinin zehrini alıyor olması diyebiliriz.
Haberin var mı bilmem ama yine de ben anlatacağım...
Ülkemizde yaşanan büyük depremle ilgili haberler, gerek iç gerekse dış basında çokça yer buluyor. Bu gidişle uzunca zaman gündemde kalacağı su götürmez.
Tarih sayfalarında da yerini aldı ve yüzyıllar boyunca doğru ve yanlışlar sorgulanıp duracak.
Yaşadığımız bu jeolojik olayı bir yana bırakıp farklı bir yönde irdelerken buluyorum kendimi. Bir de baktım ki zaten uzun müddettir ne çok deprem atlatmış, ne çok enkaz altında sıkışıp acılar içinde yaşamaya çalışmış, susuz kalınca idrarını içmiş, evdeki çiçekleri kendime aş yapmışım. Bu toplumun içinde şu acınası kadın, o ben oluyorum. Kıvranışlar içinde ekran önünde mıhlanmış ve hangi ara kadınlık statüme odaklanıp öylece kala kalmıştım, bilemiyorum.
Sanıyorum uzun zamandır ölmüş olduğumun farkına şu anda vardım.
Ömrümü yiyip bitirenlerin ruhu bile duymamıştı.
Birçokları gibi ben de çeşitli iletişim yollarıyla, “televizyon, gazete ve sosyal medya vb.”, takip ediyorum bu acı olayı. Bazen sinir harbi yaşatıyor, bazen de içinden çıkamadığım bir bulmaca kutusunda esir kaldığımın gerçekliğiyle yüzleşiyorum.
Yunan edebiyatıyla başlayan bir akım olan Klasisizm’in çıkış nedenleriyle kafa ütülemeye niyetim yok Cımbızcığım. Amacım, William Shakespeare eserlerinden yola çıkarak trajediyi biraz olsun içimde anlamlandırma çabası.
Bu arada Minâ Urgan’ın kitaplarından biri olan “Bir Dinozorun Anıları”nı daha önce kitap dostları olarak okuyup tartışmıştık. Şimdi ise devamı niteliğinde olan diğer kitabı “Bir Dinozorun Gezileri”, şu deprem günlerinde bana küçük de olsa bir mutluluk kapısı açıyor. Yüzümün küçük aralıklarla gülümseme eylemini gerçekleştirmesi adına yardımcı oluyor. Bir ipucu niteliğinde olsa gerek, diyorum; içimde bir heyecan dalgası beliriyor. Ünlü yazarın dediği gibi, zor günleri aşmanın yegâne temeli küçük mutluluklar.
Tanrı’ya inanmadığını cesurca söyleyen rahmetliyle, Minâ Urgan’la iki kadeh içme şansım olsaydı ne güzel olurdu, değil mi?
Acı nedir, Matmazel?
Acı nedir?
Yeniden soluk alıp veriyorum, telefonun klavyesine dokunuyorum; âdeta bir kuğu gibi boynumu büküp yeniden oturma odamın bir duvarına kaplattırdığım kiraz ağaçlarının hâkim olduğu ve göl kenarında yüzen iki tane yelkenliye bakıp, şiirsellikten uzakta buluyorum cevabı.
Olsa olsa bir biber çeşidi sanıyorlar, aşktan anlamayanlar bu delirten hissi.
İşte o an öfke devşirip yerini acımaya bırakıyor.
Gözlerimi kapatıp bir dağ gibi sarsılırken tekrar derin bir soluk daha alıyorum.
Acıyan yer neresidir?
Bir yumruk büyüklüğündeki kalp, derler bilmiş bilmiş.
Onca zaman beklediğim o masum beyazlık göz süzüyor yine. Matmazel Cımbız, lapa lapa kar yağarken şimşek çakarmış; bu ilginç doğa olayına hiç şahit oldun mu?
Ben de görmedim, sadece gördüğümü sandım. Ben sevdim, ben eridim; bir şehrin büründüğü tatlı sarhoşluk ayılmaya başladığı anda nasılsa ayaklar altında çamura dönecekti.
Dünya yalpalaya yalpalaya dönerken, keza günlük hayatın içinde de bunca dert varken, üstüne üstlük ekranlarda böö dedirten, kurt postuna bürünmüş siyasetçilerin ahkâm kesen konuşmaları da illallah getirdi bana. Kahrolmak nedir, söyle bana; kaşlarımı bir zamanlar şekil veren kadim dostum.
Daha önce de sana bahsettiğim ve anımsadığını düşündüğüm edebiyat öğretmeni arkadaşım Hafize, kendine alırken bana da hediye babında sarı iplikle ucuna bağlanmış bir düdük ve küçük bir el feneri almış. Boynuma çok değerli taşlardan işlenmiş bir gerdanlık gibi astığım bu düdükle mahallenin delisi gibi dolaşacağım ortalık yerde, tâ ki bir deprem anı gelip çatana kadar. Birçok kişi önemini bilmeyecek. Tabii ki şansım yaver gidip hayatta kalabilirsem Balıkesir’in delisi, tüm gücüyle üfleyecek göçük altından birileri beni bulup kurtarsın diye.
Sevgili dostum, bu durumda helallik istememin cazip bir yanı var mı, bilemedim doğrusu.
Matmazel Cımbız, yine o her zamanki şaşkın ifadeni takınıp “Hadi canım, abartma.” deme bana, gözlerini belertip.
Mobbing uygulayıcısı olan bayan X ile birlikte bizim evin içinde, içi boş imalarıyla uğraşmak zorunda kalıyorum. Hele de deprem olmuş, gözlerim kurumuş, yüreğim kan çanağına dönmüşken. Rüya desem rüya değil, alaca karanlık desem o da değil. Sanıyorum bir yazarın hayal dünyasının bir saat gibi işleyişiyle Jackie Chan hayranlığını hatırlayıp bu ünlü dövüş ustasını bile şaşırttırcasına birkaç hamleyle kelebek gibi uçup arı gibi sokmak ya da zorundalıkların tümüne kallavi küfürlerimi savurup firar edip kaçasım geliyor. “Bu arada kendini İngiliz kraliyet ailesinin bir ferdi gibi görüyor.”
Bir uzay aracına binip ütopik bir dünyaya ayak basıp keyifle kırmızı şarabımı yudumlarken yeni hikâyeler ve şiirler yazmak arzusuyla yanıp tutuşuyorum.
XVI. yüzyılda yaşamış olan İngiliz yazar Thomas More’un ideal toplumu anlattığı romanını da yanıma alacaklar listesine eklemeyi unutmamak lazım, öyle değil mi?
Çevremde bulunanlara soruyorum: Mutluluğun formülünü sen kesin biliyorsundur; keşke yanımda olsan Matmazel Cımbız.
Stefan Zweig hikâyelerinde uyguladığı gibi kayınvalideme bayan X, kocama bay Sincap ya da annem için alfabeden seçebileceğim bir harfle “Madam R” hitap edip anlatabilirdim olay örgüsündeki kahramanlarımı.
İnsan psikolojisini kitaplarında ustaca ele alan bu adama hayranlık duyduğumu da belirtmeliyim.
Çiğdem, diyorum; ne kocan ne annen ne de kayınvaliden ve de birçokları seni anlama niyetine bile zahmet etmeyecek. Toplumun sana uygun gördüğü rolü sahnelemeni isteyenlerle dolu etrafın. Hele en yakınların, bildiğin keçi gibi inat ediyorlar ya... “Pes vallahi.” deyip yine kendimi habire yazarken buluyor, “Bir an önce çocuklar gibi mızmızlanmayı kes.” diye tekrar edip duruyorum için için.
Ellerinden geleni ardına koymayanlar için kendini yıpratıp hırpalamaktan vazgeçmen gerekiyor, diyorum. Kendi özünü buldun belki de; coğrafi bir keşif değil senin yaptığın ya da yeni bir fizik kuralı bulmadın. Şu uslanmaz toplumun içinde bir nokta kadar değerin olmasa da, hatta kabul görmesen bile, noktalama işaretinin anlamını bilmen seni farklı bir yöne doğru yelken açmaya neden olmuyor mu?
Zekânı faydalı yönlere çevirmek senin elinde. Senin yaşadıkların birer hikâye, bir roman olmaya hazır bekliyor. İşte sana fırsat; kitap çıkarmanın çaresini de bir an önce bul, diyen cızırtılı bir plak dönüp duruyor içimde.
Bu arada uzun süredir kaşlarımı kuaförün cımbızına yolduruyorum; suskun ve düşünceli hâlimin farkında bile değil. Kendi kendime konuşuyorum; delirdim mi acaba?
İki yılı aşkındır kullandığım fibromiyalji hapı yüzünden göz pınarlarımda bir damla yaş görmek mümkün olmadı. Depremin yaşandığı bugünlerde, tedavi amaçlı verilen bu hapı bıraktığım için kendi içimde yabancılaşmış gözyaşlarımla tekrar tanış olmak ne garip geldi, anlatamam.
Ayşe Kulin’in “Tutsak Güneş” adlı eserini okuduğumda distopik ve ütopik yaklaşımları pek ilginç gelmişti.
“Güneşimizle aramızda kara kedi gibi duran o gök cismi, bir gün çekip gidecekti elbette. Belki çok yakındı çözüm. Kapıdaydı. O an gelene kadar bize düşen, sanki güneş gökte parlıyormuşçasına yaşamayı sürdürmekti. Hayata tutunmaktı.”
Nermin Yıldırım’ın “Bavula Sığmayanlar” adlı kitabını okuyorum şu aralar. İyi ki bu yazarla yolumuz kesişmiş; hem gülüyor hem de düşünüyorum. Zaten kitaplar benim yoldaşım değil miydi uzun yıllar boyunca? “Verilmiş Sadaka” başlıklı hikâyesinde cımbızla seçtiğim bölüm kendime gelmeme sebep oluyor:
“Tuhaf olan, istese bu nadir zekâ ile pekâlâ atomu parçalayabilecekken ömrünü kocasını minik parçalara ayırmaya vakfetmiş olmasıdır. Manyak kadın, yıllar boyu tekmil kabiliyetini, cümle maharetini, bütün marifetini ben fakiri takibe, kabahatlerimi tespite, günahlarımı etüde adamıştır.”
Şu anda tek yapabileceğim şey susmak, susmak; derinden haykırarak susmak...
Arabanın arkasına şöyle yazmışlar: “Mutluluğu bulan konum atsın.”
Şükriye yenge, eşimin ailesinin en büyüğü; o bile “Tek başınıza kalsanız bile bakacaksınız babanıza ve ananıza.” diyor. Ayşe Kulin’in kitabında bahsettiği bakım evinden haberi dahi yok.
Çoğu ünlü yazar ve şair neden intiharı seçti? Kendi benliğinin dehlizlerinde korkmadan dolaşanların ölüme farklı bir gözle baktığını düşünebiliriz, değil mi Matmazel Cımbız?
Entelektüel demez mi?
Kızımın avukat olan ev arkadaşlarından biri, İrem.
Baba tarafından akrabalarımızdan biri olan İsmail abiyle konuşuyorum; küçük gibi görünen ama mide bulandıran bir konu hakkında.
Bilgisayarın başına geçip hukukî bilgiler almakla başlayan adımımın ardından, araştırmalarımın arasına psikolojik olaylar da ekleniyor.