Güneş doğudan doğmuyor artık bizim için,
Kristal ekranların buzdan parıltısından sökün ediyor çağımız.
Elimizde altın yaldızlı davetiyeler,
Sonsuz bir labirentin eşiğinde, hürriyet dileniyoruz.
Kapımızda "Özgürlük" nakşedilmiş elmas harflerle,
Lakin içeri süzülen her birimiz,
Bileğimizdeki altın pranganın feryadını
kurtuluş sanıyoruz.
Burası taştan değil,
iştahımızın isinden örülmüş meşum bir zindan.
Duvarlarımız doymaz arzuların soğuk nefesi,
Dehlizlerimiz binbir boş hevesin karanlık raksı.
Binlerce suret geçiyor camlarımızın arkasından,
Gönül soframızda , kimsesizliğin o acı taamı...
Kalabalığımız arttıkça ıssızlık kök salıyor derinlerimize,
Seslerimiz yükseldikçe mana,
bir kuş gibi terk ediyor şehrimizi.
Hepimizin konuştuğu ama kimsenin birbirine değmediği,
Bu gürültülü sükun ,
zamanımızın alnına vurulmuş en hazin mühür.
Sözler bir tufan gibi boşalırken dudağımızdan,
Hikmetin pınarında bir damla suyun hasretini çekiyoruz.
Avucumuzdaki cam parçasına dünyaları sığdırdığımızı sanırken,
Kendi içimizdeki o sonsuz zerreyi keşfetmekten aciziz.
"Biliyoruz" dedikçe eksilen,
"Buldum" dedikçe yitikliğimize
yeni bir ad veren de biziz.
Adı özgürlük
Eşyanın saltanatına ram olmuş mecnunlarız
Sahibi olduğumuz nesnelerin mahkûmu olduğumuzu
fark etmeyecek kadar kendimize meftun.
Vitrin pırıltılarımız arttıkça kalbimizin kandili sönüyor,
Kumaşlarımız inceldikçe vakarımızın zırhı parçalanıyor.
Hız, o amansız ve dilsiz celladımız,
Zamanımızın ruhunu ipek bir kementle boğuyor sessizce.
Hep bir yerlere yetişme sancımız,
hep bir anı yakalama telaşımız...
Oysa vardığımız menzillerde huzur değil,
Bir sonraki firarımızın sancılı haritası bekliyor bizi.
Durmayı unutmuş bir dünyada,
kendi uçurumumuza koşan süvarileriz.
Korkuyoruz durmaktan;
Çünkü durursak,
o dipsiz boşluğun feryadı yankılanacak içimizde.
Çünkü susarsak,
vicdanımızın ağır ve vakur hesabıyla yüzleşeceğiz.
Bu yüzden hızı bir sığınak,
telaşı kutsal bir ibadet belliyoruz.
Ey bu yolun yorgun yolcuları!
Bakalım, kapı aslında ardına kadar açık.
Ne paslı bir kilit var,
ne de nöbet bekleyen bir gardiyan...
Bizi içeride tutan,
dışarıdaki hürriyetimizin o muazzam sorumluluğu,
Ve "hiç kimse" olabilme cesaretimizin
o tekinsiz boşluğu.
Gün geçtikçe,
o boşluğa doğru düşüyoruz mütemadiyen.
Alkışlarla yaldızlanmış esaretimizi,
Hürriyetin o yalçın rüzgârına tercih eden bedbahtlarız.
Anahtar ne cebimizde saklı,
ne de bir başkasının avucunda;
Anahtar, sadece sustuğumuzda
ve özümüze döndüğümüzde,
Ruhumuzun derinlerinden yükselecek olan
o mukaddes "Hayır!" nidamızda gizli.
Şimdi bir adım atalım o eşikten,
hürriyetin soğuk ve duru suyuna,
Neon ışıkları sırtımızda sönen birer kül gibi kalsın.
Onaylanma sarhoşluğumuz geçsin,
sahte pencerelerimiz birer birer kapansın.
Gerçek hürriyet,
vazgeçebilmemizin o vakur asaletinde...
Seçeneklerin labirentinden çıkıp,
kendi çıplak hakikatimize sarılmak.
Hiç kimse olma korkusunu
bir gömlek gibi fırlatıp attığımızda,
Asıl hikâyemiz, o ilk nefesle başlayacak.
Kalabalık bir yalnızlıktan,
mukaddes bir halvete hicretimiz bu.
Yavaşlamak,
verimlilik putumuzun kalbine vurduğumuz en ağır darbe.
Bir çiçeğin açışını izlemek,
bir mısranın tınısında saatlerce dinlenmek;
Bu çağın kör aklına göre "zaman kaybı" belki de,
Oysa asıl kaybımız,
hayatı bir film şeridi gibi hızla tüketip,
Menzile vardığımızda elimizde sadece
boş ve dilsiz bir makara ile kalmak.
Geriye dönüp baktığımızda göreceğiz:
O heybetli zindan kapısı
aslında titrek bir gölgeden ibaretmiş.
Onu devasa kılan,
bizim ona beslediğimiz o korkulu sadakatmiş.
Şimdi güneş tepelerin arkasından değil,
Doğrudan kalplerimizin şahdamarından doğuyor.
Kelimelerimiz artık birer kalkan değil,
hakikate açılan pencereler.
Hiçbir ekranın sığdıramayacağı,
hiçbir hızın yoramayacağı bir ufka,
Ruhun o en çıplak,
o en hakiki şafağına varıyoruz;
Zira hicret denilen o kutlu yürüyüş,
Zindan kapısından sadece dışarı çıkmak değil,
kendi yüreğimize sağlam adımlarla dönebilmektir.
Yürüyoruz artık,
gölgemizden ve maskelerimizden arınarak,
Işığın kalbinden süzülen
o eşsiz ve berrak sükûnete doğru.
Zindan kapısı ardımızda sönük bir hayale dönüşürken,
Kendi içimizde yanan o kadim meşaleyi selamlıyoruz.
Modern zamanın tüm çelişkileri geride,
o gürültülü müzede kaldı.
Önümüzde ise saf bir varoluşun sessiz ezgisi,
Ve her adımda yeniden doğduğumuz,
sonsuz bir hürriyet var.
redfer