Mustafa Topaloğlu Sitem Türkü Sözü Hakkında
Gözünü sevdiğim gülüm,
Sözlerin yara değil mi, ?
Yanmış gönül sızlıyor,
Bu bendeki aşk değil mi, ?
Taşıdığım can değil mi?
“Mustafa Topaloğlu” “Sitem Türkü Sözü”
Bu dizelerden başlayarak bir insanca deneme yazalım. Çünkü
burada yalnızca bir türkü sözü değil, bir insanın içindeki kırgınlığın,
sevdanın ve sitemin metaforu var. Türk halk müziğinde “sitem” hep bir iç döküş,
bir gönül yarasıdır. Mustafa Topaloğlu’nun sesinde yankılanan bu türkü, aslında
bir bireyin değil, bir toplumun ortak hafızasında biriken kırgınlıkların da
ifadesidir.
Aşkı “can” ile özdeşleştirmek, Anadolu’nun en eski
mazmunlarından biridir. “Bu bendeki aşk değil mi, taşıdığım can değil mi”
derken şair, sevdayı varlığın özüyle bir tutar. Yani aşk, sadece bir duygunun
değil, insanın yaşama sebebinin ta kendisidir. Bu yüzden sevgilinin zalimliği,
sadece bir kişisel kırgınlık değil, varlığın bütününe yönelmiş bir darbedir.
Bu denemeyi yazarken bu sözleri bir kapı gibi düşünelim:
Ayrılığın kapısı, özlemin vahası, uzakların çölü… Her bir dize bir menzil, bir
durak. “Sormuyorsun nedir neden” derken, aslında insanın en büyük yalnızlığını
dile getiriyor: anlaşılmamak. Anlaşılmamak, aşkın en ağır yüküdür. Çünkü aşk,
paylaşılmadığında bir yangına dönüşür.
Bu türküdeki sitem, bireysel bir kırgınlık gibi görünse de,
insanca denemede onu toplumsal bir metafora dönüşebilir. Hepimiz bir gün
“sözlerin yara değil mi” diye sorarız. Hepimiz bir gün “taşımıyor artık beden”
deriz. Çünkü aşk, yalnızca sevgiliye değil, hayata da yöneliktir. Hayatın yükü
ağırlaştığında, beden taşımaz; gönül yanar, sözler yara olur.
Mustafa Topaloğlu’nun yorumunda bu türkü, bir halk çığlığına
dönüşür. İnsanca bakışla ise bu çığlık, bir insanın içindeki en derin
kırılganlığın sesi olur. Deneme, burada bir köprü kurar: bireysel acı ile
toplumsal hafıza arasında.
Sonuçta bu sözler bize şunu hatırlatır: Aşk, canın
kendisidir. Sitem, aşkın gölgesidir. Ve zalimlik, insanın insanca yanını
inciten en büyük yaradır. Bu yüzden bu türkü, yalnızca bir şarkı değil, bir
insanca yaşamanın başlangıçtır. Çünkü her birimiz, bir gün şu soruyu sorarız:
“Bu bendeki can değil mi?”
Ayrılığın Kapısı
Türküdeki ilk dize, “Gözünü sevdiğim gülüm” diye başlar. Bu,
ayrılığın kapısında söylenen bir selamdır. Kapıdan içeri girerken, sevdanın ilk
kırgınlığıyla yüzleşiriz. Ayrılık, bir kapı gibidir: açılır, kapanır, ama
ardında hep bir boşluk bırakır. Bu boşluk, insanın içindeki en derin sitemdir.
Uzakların Çölü
“Sormuyorsun nedir neden” dizesi, bizi çöle götürür. Çöl,
uzaklığın ve susuzluğun metaforudur. Sevgilinin ilgisizliği, insanı çölde susuz
bırakır. Bu menzilde, insanın en büyük sınavı sabırdır. Çünkü çölde yürüyen,
her adımda hem kendini hem de sevgisini sorgular.
Özlemin Vahası
“Yanmış gönül sızlıyor” dediğinde, çölün ortasında bir vaha
belirir. Özlem, bir serinliktir. Gönül yanarken, özlem su gibi akar. Bu menzilde
insan, özlemin hem acısını hem de ferahlığını yaşar. Çünkü özlemek, aynı anda
hem yaradır hem de şifadır.
Sitemin Dağı
“Zalimliğin çok değil mi” dizesi, yolculuğun en yüksek
noktasına çıkarır bizi. Dağ, sitemin ağırlığıdır. İnsan, dağın tepesinde yalnız
kalır. Orada sevgiliye seslenir: “Bu bendeki aşk değil mi, taşıdığım can değil
mi?” Bu sorular, dağın yankısıdır. Yankı, cevapsızlığın sesi olur.
Canın Menzili
Sonunda yolculuk, “can”a varır. Aşk, canın özüyle bir
tutulur. Bu menzilde insan, artık sevgiliye değil, kendi varlığına seslenir.
Çünkü aşk, sevgiliden öte bir şeydir: insanın yaşama sebebi. Canı taşımak, aşkı
taşımaktır. Ve bu yolculuk, insanca bir yaşamanın en derin hakikatine ulaşır:
aşk, varlığın kendisidir.
Özlem, insanın içindeki en derin yaralardan biridir. Ama aynı
zamanda, o yarayı taşıyan gönle su serpen bir şifadır. “Yanmış gönül sızlıyor”
dizesiyle başlayan bu menzil, çölde yürüyen bir yolcunun birden karşısına çıkan
vahayı hatırlatır. Çöl, uzaklığın ve susuzluğun kendisidir; vaha ise özlemin
kendisidir. Çünkü özlemek, insanı yakarken aynı anda serinleten bir duygudur. Özlem,
yokluğun acısını hatırlatır. Sevgili uzaktadır, ses yoktur, dokunuş yoktur. Ama
tam da bu yokluk, gönülde bir varlık hissi doğurur. İnsan özledikçe, sevdiğini
daha çok hisseder. Bu yüzden özlem, bir yaradır ama aynı zamanda sevgiyi diri
tutan bir şifadır. Yarayı açar, ama kanı durdurmaz; kanı akıtır, ama gönlü
canlı kılar. Bu denememde özlemi bir vaha gibi düşünmek gerekir. Çölde yürüyen
yolcu, susuzluktan bitap düşerken birden suya kavuşur. O su, sevgilinin kendisi
değildir belki; ama sevgilinin hatırasıdır, hayalidir, sesidir. Özlem, işte bu
hayali suya dönüştürür. İnsan özledikçe, hayal kurar; hayal kurdukça, gönlü
serinler.
Özlemin şifa oluşu, aslında insanın kendi içindeki yarayı
kabullenmesinden gelir. Özlem, yarayı gizlemez; tam tersine, onu görünür kılar.
Ama görünür kıldıkça, insan kendi yarasıyla barışır. Bu barış, şifanın ta
kendisidir. Çünkü insan, özlemiyle yaşamayı öğrendiğinde, sevgilinin yokluğunu
bir varlık gibi taşır. Yokluk, varlığa dönüşür; acı, şifaya dönüşür.
Mustafa Topaloğlu’nun sesinde yankılanan bu türküdeki sitem,
özlemin şifasıyla birleşir. “Bu bendeki aşk değil mi, taşıdığım can değil mi”
diye sorarken, aslında özlemin canı diri tuttuğunu anlatır. Özlem, aşkı
öldürmez; tam tersine, aşkı canlı tutar. Çünkü özlemek, sevmeye devam etmektir.
Sonuçta özlemin vahası, insanca bir yolculuğun en önemli
durağıdır. Çölün ortasında suya kavuşmak gibi, gönlün ortasında özleme kavuşmak
da bir şifadır. İnsan özledikçe, sevdiğini daha çok hisseder; sevdiğini daha
çok hissettikçe, yaşama daha çok tutunur. Özlem, işte bu yüzden hem yara hem
şifa, hem acı hem umut, hem yokluk hem varlıktır.
Mehmet Aluç
Not: Bu linkte izleyebilirsiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=fUYv78t8stI
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.