Mevsimlerden kış, aylardan aralık.
Bozkırın ortasında,
bir minibüsün içindeki on-on beş insandan biriyim.
Çok şükür, bugün de yolcuyum.
Minibüsün ön camındaki yazıya kalırsa köyüme gidiyoruz;
fakat bana sorarsanız
ben kuzum inciye, köpeğim boncuğa,
harmandaki salıncağıma gidiyorum.
Nenemin un helvasının,
soğuk pınardaki suyun yolcusuyum bugün.
Çocukluğumun fonunda tıngırdayan
bağlamanın sesi var kulaklarımda;
bana sorarsanız, duvardaki bağlamaya gidiyorum.
O yüzden terminalde boğazını yırtarcasına bağıran
adama sormayın,
bana sorun.
/…Ben de içimdeki sese gidiyorum…/
Haydi gelin, size bir umudu kapıda,
bir umudu gökte olan o kadından bahsedeyim.
Yıllardan benim henüz doğmadığım yıllar,
mevsimlerden tabii ki sonbahar.
Allı Gelin, evinin bir direğini
yaban ellere göndermek zorunda kalmış.
E malum, geçim sıkıntısı...
Bizim memlekette yoksulluk,
yabancı memlekette ise iş varmış.
Yahya da bir cesaret:
— Bak hatun, ben de gideyim.
Az biraz para geçer elime, sonra gelirim.
Bir çift öküz, büyük de bir tarla aldık mı gayrı
bizden iyisi olmaz, demiş.
Allı Gelin;
"Etme eyleme, burada kal,
kendi yağımızda kavrulalım," dese de,
dil döküp nazlansa da kâr etmemiş.
İki küçük çocuk, iki yaşlı insan,
bir de işte "Allı Gelin" kalmışlar bir başlarına.
/…Sahiden ya.../
Evlatlarını, anasını, babasını, ocağını, bağlamasını, sevgisini...
Artık neyi varsa neneme emanet edip gitmiş dedem.
Nenem derdi ki:
"O kış bir çetin geçti ki hiç sorma;
çul çaput ne bulduysak yaktık,
gene de ısınamadık.
O kış bacamız hiç tütmedi sanki.
" O kış ve sonrasında nenemin yüreğine
bahar hiç gelmedi sanki.
Anası, babası toprağa girdi.
Çoluğu çocuğu büyüdü, evlendi.
Torunu torbası oldu, ben doğdum,
hâlâ dedem gelmedi.
Nenem, yıllarca köylüye çapa yaparak,
ırgatlık ederek büyütmüş çocuklarını.
Yeri gelmiş aç gezmiş,
yeri gelmiş yorgunluktan bayılacak gibi olmuş;
kara gün denilebilecek kaç gün varsa
hepsini görmüş,
yine de dedemi beklemiş.
Ne dedemin onu terk ettiğini düşünmüş ne de öldüğünü.
Yıllarca; "Al kuşlar söyledi, Yahya gelecek," deyip durmuş.
Zamanla da nenemin al kuşlarının ününü tüm ahali duymuş.
Ah benim canım nenem...
Kapısından, "Orada burada al kuş gördüm," diyeni eksik olmazdı.
Köylüler ara ara nenemin yolunu kesip;
"Al kuş ne dedi sana, Yahya iyi miymiş?" diye sorar;
nenem de "He he, sıhhati yerinde,
önümüzdeki bahar gelecekmiş," deyince
kahkahayı patlatırlardı.
Büyüğünden küçüğüne, nenemin al kuşlarıyla
alay etmeyen kimse kalmadı köyde.
Adını "Allı Gelin"e çıkardılar,
namını ise deliye.
Yine de o vazgeçmedi göklerde al kuş aramaktan.
Babam köylüyle uğraşmaktan bıktı,
annem dedikodulara yetişemez oldu.
Yine babamın tepesinin attığı bir gündü.
Kim ne dediyse artık, eve gürleyerek girdi,
neneme söylenmeye başladı.
Babam; "Unut ana unut, yok!
Yahya gelmeyecek!" diye bağırdıkça
nenem; "Gelecek!" diye karşılık verdi.
/…İnat oğlu inat işte!.../
En son babam öfkesine yenik düştü;
yıllardır yerinden oynamayan bağlamayı aldı duvardan,
tam yere vuracaktı ki...
Nenem feryat etti.
Analık hakkı, süt hakkı ne varsa hepsini döktü ortaya.
Babam daha ne olduğunu anlayamadan
elindekini kaptırıverdi.
Nenem bağlamayı tuttuğu gibi bir hışımla çıktı evden,
bana da yine onun peşinden koşmak düştü.
Durmadan soğuk pınara kadar yürüdü nenem.
Bağlamayı koydu yere,
sonra da kana kana suyunu içti.
Sakinleşti.
Gözlerindeki ateş sönünce beni gördü, güldü;
"Gel kınalı kuzum gel," diye çağırdı.
— Bu ne biliyor musun?
— He biliyorum, dedemin bağlaması.
— Yoooh! Nereden dedenin oluyor?
Benim bağlamam bu.
Ben ona zamanında iki besili koyunumu verdim bunun için.
Giderken de bana bıraktı.
Bana dediydi ki:
"Sana bir türkü öğreteceğim,
ben gelene kadar buna çalış;
sen layığıyla çalana kadar ben gelmiş olurum.
/…" O gitti, ben türküyü tıngırdattım durdum işte.”…/
Bana dediydi ki...
Bu türküdeki al turnalar,
birbirinden ayrı düşenler
gayrı merakta kalmasın diye uçar gökte.
"Ne zaman ki al kuşu görürsen bil ki iyiyim, bil ki geleceğim.
" Ben bir aya türküyü iyice öğrenmiştim amma
kaç bir ay geçti,
o bir türlü gelmek bilmedi.
— Nene, sen o kuşu sahiden gördün mü?
— Gördüm ya! Hem de tam üç kere.
İlkini o gittiği gece gördüm.
İkinciyi sonraki gece.
Üçüncüyü ise onun ardından iki ay sonra gördüm.
O son kuş;
"Beni dördüncü kez gördüğünde
kavuşacaksın sevdiğine," dedi.
Gün o gündür, üstünden yıllar geçti,
gelmedi o dördüncü kuş.
Aramadığım yer kalmadı amma
al kuş ne geceme geldi
/…ne gündüzüme…/
Gün akşam olunca nenemi kolundan tuttuğum gibi
eve götürdüm.
İçeri girer girmez babamın yanına oturdu,
gözlerinden öptü onu.
Herkes şaşkındı, kimse konuşmuyordu.
Dayanamayıp sessizliği bozdum:
— Nene, hele şu türküyü bir çalsana biz de işitelim.
Babam, halam, annem hepsi
"Ne türküsü?" der gibi yüzüme baktı.
Belli ki hiçbiri bu bağlamanın sesinden haberdar değildi.
Nenemse gülümsedi,
kınalı elleriyle tuttu bağlamayı;
ha koptu ha kopacak telleri tıngırdatmaya başladı…
Nenem tellerden çıkan ezgiye eşlik ettikçe,
/…"Allı turnam ne gezersin havada..." dedikçe …/
O turnalar yıldızlı gecede süzülüp
bizim evin çatısına konuverdi.
Biz o akşam eski teller kopana kadar aynı
türküyü dinledik.
Gecenin sonunda nasıl uyudum bilmiyorum.
Gözümü açtığımda sabah ezanı okunuyor,
nenem gülücükler saçarak;
"Kalk kızım kalk!
Ne oldu biliyor musun?
Gördüm…
Al kuşu gördüm.
Vaktidir dedi, kavuşacaksın dedi.
Kalk kızım haydi, hazırlık yap,"
Ben ayılana kadar
nenem bir koşu abdestini alıp geldi,
namazını kıldı.
Çöktü pencerenin başına.
"Nene gel etme, uyu," dedim,
dinlemedi beni.
"Yok kızım, ben gördüm, vaktidir," dedi.
Oturdum yanına,
pencereden bakmaya başladım ben de.
Bir ara nasıl olmuşsa içim geçmiş.
Gözlerimi açtım, baktım nenem de uyuyakalmış.
— Nene gel etme, yerine yat, dedim.
Hiç oralı olmadı.
Omzuna dokundum.
Boynunu büktü,
soluk benzine güneşin ilk ışıkları vurdu.
Son bir kez titreyen sesimle;
/…"Nene, Yahya geldi," dedim…/
Yine de hareket etmedi.
O an kuş sesleri duydum.
Al turnanın getirdiği haber çalındı kulağıma.
Ağlayamadım,
bağıramadım.
Öylece durduğum yerde
nenemin bizim elden gidişini seyrettim.
/…Allı Turnam hey…/
redfer