Saatlerinin birbirini tutmaması yüzünden
vapuru kaçırdığım bir günde,
iskelenin önünde
birdenbire onunla karşılaştım
ve bir daha beni terk etmedi.
Şiire başladım.
Bütün şiirlerim böyle onun içindi.
İki dünya arasındaki bocalayışımızın hikâyesini anlatmaktı.
Meramım istediklerimin hülasasıydı
ve bahanesiydi bozuk saatler.
Vapur iskelesine yolumuzu düşürdüğümüzde,
bir daha görüyorduk o rüzgârlı cümleyi
“Ayar, saniyenin peşinde koşmaktı.”
demek ki iyi ayarlanmış bir saat,
bir saniyeyi bile ziyan etmezdi.
Hâlbuki biz ne yapıyoruz?
Ayarı bozuk saatlerimizle
kim bilir kaç vaktimizi heba ediyoruz...
Varsın saatler durmuş olsun hanımlar ve beyler!
Zaten saatten kastımız,
zamanı ölçen alet değil elbet.
Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz,
ve kendimize göre dinden, kültürden ve ananeden hayat alan
bir zevkimiz vardı.
Bu hayat üslubuna göre saatlerimiz
ve vakitlerimiz vardı.
Bir çoklarımız için fecir artık geceydi
ve bir çoklarımızı güneş;
yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden,
eller kilitli, ağız çarpılmış,
bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış kıvranırken bulurdu.
Kaybettiğimiz saatler;
babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği,
bizim doğduğumuz,
kervanların hareket ettiği
ve orduların düşman şehirlerine girdiği anlardı.
Bu saatlerden
bir anda ne kadar uzak düştük!
Mesele saatler değil,
ezan saatlerine göre ayarlanmış ömürlerin
yeni kalıplarla biçimlendirilmesiydi asıl mesele.
Koparıldıkları hayatı tanımakta güçlük çekiyor ruhlar.
Ayrıldıkları bedenlerine
bir yabancıya bakar gibi bakıyorlar.
Evlerin içi boşaltılmış,
binaların rengi değişmiş…
Hayatımız sonu meçhul bir düstura göre
yeniden tanzim edildiğinden,
mümkün değil ruhlarımızın o saati tanıması.
Yeni "ölçü" bir zelzele gibi
zaman manzaralarını etrafımızda darmadağın ederek
eski günün bütün setlerini harap etmiş
ve geceyi gündüze katarak
saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte
bir yeni "gün" vücuda getirmiş…
Yitip gitmek;
kaybolduğunu bilmemek,
başka bir âlemin içine düşüp
hâlâ kendi âlemimizde yaşadığımızı sanmak değil de nedir?
Gün bitmeyecekti ki kölelerin mesaisi de bitmesin.
Muzdariplerin kızıl ve perişan gözleri için
günün ilk ışıltıları,
boyunlarına geçirilecek hayat ipinin
kanlı ilmeğine düşen aydınlıktan başka neydi!
İmsak saati böyle miydi ya!
Uyku noktalanmış,
beden suyla buluşmuş,
seccade kıbleye döndürülmüş,
neşe ve ümitle dolmuştu kalp.
Kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi
sabahın en güzel tecellilerindendi
güneşten ilk ışık alan cami.
O tozlu topraklı yollarda
Sabah namazı için yürümek …
Sahi, neredeydi o aydınlık yüzler?
O yüzlerin kaybolmasıyla beraber
fecir sırra kadem bastı.
İmsak kayboldu.
O saatlerde hiç kimse uyanmıyor artık.
Horozlar mı?
Onları kaybedeli çok oldu.
Şehrin ilk sesleri arasında
bu meleksi çığlıklar yer almıyor artık.
Gece, kayboluşun da örtüsü...
Fecir bu örtünün ucundan tutup kaldırana kadar
ellerimi ağzımın iki yanına koyup bağıracağım:
Çölde yolunu şaşıranlar gibi
biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.
Vapuru kaçırmamak için
hızlı adımlarla iskeleye yürüyorum.
O da ne?
Vapurun pervanesi denizi köpürtüyor!
Vapur kaçırmaktan daha korkunç bir şey yok!
Mesainin ilk saatlerinde .
Sabahın köründe.
Bu vapuru kaçırırsam beni cinnet basacak .
Renksiz ve şaşkın bir noktayı Kutup Yıldızı sanıp
gece gündüz yürüyoruz pusulanın göstermediği yere.
Kaçırdığımız şeylerden haberimiz yok.
Keşke kaybolmuş kimseler olsaydık;
biz artık kaybolduğunu bilmeyen kimseleriz.
Başka bir âlemin içine düşüp
hâlâ kendi âlemimizde yaşadığımızı sanmak
aldanmışlık değil de nedir?
Hasretle hatırlayacak bir günümüz olsaydı keşke.
Bu yüzden ne ağaç kabuklarındaki yosunları arıyor gözlerimiz,
ne karınca yuvalarını.
Ne ateş yakıyoruz dumanımızı yükseltebilmek için
ne de aynalarımızı tutuyoruz güneşe.
Kendimizle o kadar iyi arkadaşlık ediyoruz ki
bir başkasına ihtiyacımız yok.
Ebe de biziz, kaçan da...
Saklanan da biziz, arayan da...
Çalan da biziz, oynayan da...
redfer