Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Zekeriyyâ Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası Ve Hazreti Meryem


ZEKERİYYÂ (ALEYHİSSELÂM)'IN HAYATI (KISSASI) VE HAZRETİ MERYEM

Mukaddime: 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür…

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"‎İman eden ve imanlarına zulüm/şirk bulaştırmayanlar (var ya)! İşte onlara (Allah’ın azabından) emin olmak vardır. Ve onlar hidayete erenlerdir. ‎Bu, kavmine karşı İbrâhîm’e verdiğimiz hüccetimiz/delilimizdir. Dilediğimizin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm ve (her şeyi bilen) Alîm’dir. ‎Ona İshâk’ı ve Ya’kûb’u armağan ettik. Hepsini hidayet ettik. Bundan önce de Nûh’u ve soyundan olan Dâvûd, Suleymân, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârûn’u da hidayet etmiştik. İşte muhsinleri/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları böyle mükâfatlandırırız. ‎Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve İlyâs’ı da (hidayet ettik). Hepsi salihlerdendi. ‎Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve İlyâs’ı da (hidayet ettik). Hepsi salihlerdendi. ‎İsmâîl, Elyesa, Yûnus ve Lût’u da (hidayet ettik). Ve hepsini âlemlere üstün kıldık. ‎Onların babaları, soyları ve kardeşlerinden bir kısmını da (hidayet ettik). Onları seçtik ve dosdoğru yola hidayet ettik. ‎Bu, Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediği kullarını hidayete erdirir. Şayet onlar şirk koşmuş olsaydı, muhakkak, yaptıkları her şey boşa giderdi."

‎(En'âm: 6/82-88) 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"‎Şüphesiz ki Allah; Âdem’i, Nûh’u, İbrâhîm ailesini ve İmrân ailesini âlemlerin içinden seçmiştir/üstün kılmıştır. ‎Onlar birbirlerinden (türeyip) gelmiş bir zürriyettir. Allah, (işiten ve dualara icabet eden) Semî’ ve (her şeyi bilen) Alîm’dir. ‎(Hatırlayın!) Hani İmrân’ın karısı demişti ki: “Rabbim! Şüphesiz ki ben, karnımdaki (çocuğu) hür olarak (ve senden başkasına kulluk yapmayacak şekilde) sana adadım. (Adağımı) benden kabul et. Şüphesiz ki sen, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semî’ ve (her şeyi bilen) El-Alîm’sin. ‎Çocuğu doğurunca, Allah’ın, onun doğurduğunu en iyi bilmesine rağmen demişti ki: “Rabbim! Ben kız çocuk doğurdum. Erkek, kız çocuk gibi değildir. Şüphesiz ki onu, Meryem diye isimlendirdim. Onu ve zürriyetini taşlanmış/kovulmuş şeytandan sana sığındırırım. ‎Rabbi (onun adağını) güzel bir şekilde kabul etti ve (bir bitkinin yetişmesi gibi) onu güzelce büyüttü. (Onun bakımını üstlenmek için yarışan din adamlarına rağmen Allah,) Zekeriyyâ’yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriyyâ her ne zaman Meryem’in yanına mihraba girdiyse (yanına Zekeriyyâ dışında kimse girmiyor ve Meryem bulunduğu yerden çıkmıyor olmasına rağmen) onun yanında yiyecek bulurdu. Dedi ki: “Meryem! Sana bu (yiyecek) nereden geldi?” Dedi ki: Bu, Allah’ın katındandır. Allah, dilediğini hesapsız/sınırsız rızıklandırır.”

‎(Âl-i İmran: 3/33-37) 

"‎Zekeriyyâ (Meryem’e verilen olağanüstü rızıkları görünce, Allah’ın rahmetini ümit ederek) Rabbine orada dua etti: “Rabbim! Bana kendi katından temiz bir zürriyet bahşet. Şüphesiz ki sen, duaları işiten ve dualara icabet edensin.” dedi. ‎O, mihrapta kıyama durmuş namaz kılarken melekler ona seslendi: “Şüphesiz ki Allah, seni Yahyâ ile müjdeliyor. O, Allah’ın kelimesini (Îsâ’yı) doğrulayan, (insanların değer verdiği bir) efendi, iffetli ve salihlerden olan bir nebidir. ‎(Bu müjde üzerine) dedi ki: “Rabbim! Ben ileri derece yaşlı, eşim de kısırken nasıl çocuğum olur?” Dedi ki: “Böyledir işte. Allah, dilediğini yapar.”

‎(Âl-i İmran: 3/38-40) 

"‎Dedi ki: “Rabbim! Benim için bir alamet kıl.” Dedi ki: “Senin alametin, (jest ve mimiklerle) işaretleşme dışında üç gün boyunca insanlarla konuşamamandır. Rabbini çokça zikret. Akşam ve sabah O’nu tesbih et.”

‎(Âl-i İmran: 3/41) 

Bundan sonra:

Değerli okuyucular; İnşAllâh yazdığım bu makalede Yüce Kitabımız Kur'anı kerim de ismi geçen Nebi'lerden Hz. Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'ın hayatını anlatmaya çalışacağım. Hiç şüphesiz en doğrusunu Allah Subhanehu ve Teala bilir.

Zekeriyâ (aleyhisselâm), Kur'an-ı Kerim'de salih kimselerden ve duası makbul olan peygamberlerden biri olarak zikredilir. 

Zekeriyyâ (aleyhisselâm) Hazret-i Meryem'in annesinin kız kardeşi yani teyzesi Elisa (Elizabet) ile evliydi. Hazret-i Meryem'in himayesini üstlenmiş, onun Beytü'l-Makdis'teki yani kûdüsteki ibadet yerinde (mihrap)'ta harika bir şekilde rızıklandığına şahit olmuştur.

Rivayete göre, İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden, ismi, Zekeriyyâ bin Âzen bin Müslim bin Sadun olup, soyu Süleymân (aleyhisselâm)'a ulaşır. Yahyâ (aleyhisselâm)'ın babasıdır. Kâşifî'nin (rahmetullahi aleyh) bildirdiğine göre; Kudüs'de Mescid-i Aksâ'da Tevrât yazar, kurban kesmeyi idâre ederdi. Mûsâ (aleyhisselâm)'ın getirdiği din üzere olup, onun dînini kuvvetlendirir, insanlara güler yüz ve tatlı dille nasîhat ederek doğru yola çağırırdı. Buhârî'nin (rahmetullahi aleyh) Sahîh’inde bildirdiğine göre; marangozluk yapar ve elinin emeğiyle geçinirdi. Rivayete göre Kavmi tarafından şehîd edildi. Kabrinin Hâlep'te olduğu rivayet edilir. En iyi Allâh Subhânehu ve Teâlâ bilir.
Zekeriyya (aleyhisselâm)'ın doğum tarihi ve ölüm tarihi hakkında Kur'an ve Sahih sünnette bildirilmemiştir. sadece Tarih  ve İslami kaynaklar da kesin olmamakla bereber çeşitli rivayetler vardır.

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'den nakledildiğine göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Zekeriyâ marangozdu.” 

(Müslim, Fedâil, 169)

Zekeriyyâ (aleyhisselâm) zamanında, Şam vilayeti Batlamyûsîler'in elinde idi. Onlar, Beyt-ül-Makdis'e hürmet ederler ve İsrâiloğullarını hoş tutarlardı. Beyt-ül-Makdis ma’mûr olup, gece ve gündüz orada ibâdet edilirdi. Tefsîr âlimleri dediler ki: “O zamanda İsrâiloğulları içinde gündüz oruçlu, gece namazla meşgûl çok kimse vardı. Bunların bir kısmı mescidden (Beyt-ül-Makdis'ten) çıkmaz, ibâdetten başka işle meşgûl olmazlardı. Mescidde, Hârûn (aleyhisselâm) neslinden din büyükleri vardı. O zamanda İsrâiloğulları arasında peygamber yoktu. Bunlar bir peygamber göndermesi için gece-gündüz Allah Subhanehu ve teâlâ'ya yalvarıyorlardı.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'ı peygamber olarak seçti. İsrâiloğulları sevinip ibâdette ona uydular. Kurbanlarını onun emrettiği şekilde kestiler. Zekeriyyâ (aleyhisselâm) zamanında dörtyüz âzâdlı âbid, Beyt-ül-Makdis'te ibâdetle meşgûl olup, hizmet ederlerdi. Azadlı denmesinin sebebi: İsrâiloğulları arasında bir kişi, Allahü teâlâ katında makbûl olmak isterse, hanımı hâmile olunca; “Yâ Rabbî! Eğer bu hanımım bir oğlan çocuğu dünyâya getirirse, onu sana ibâdet için (sana ibâdet etmek üzere), Beyt-ül-Makdis'e nezrim olarak âzâd ettim” demek âdetlerinden idi. Çocuğun anası da böyle derdi. Eğer çocuk oğlan olursa, mutlaka onun Beyt-ül-Makdis'e verilmesi üzerine lâzım olurdu. Kız olursa adağını yerine getirmesi icâbetmezdi. Fakat babası, dedesi isterlerse onu da Beyt-ül-Makdis'te ibâdet ve hizmet için terkedip dünyâ işlerine karıştırmazdı. Azad olan oğlan çocuğu beş yaşına girince, babası onu bir abide teslim ederdi. Böylece çocuk, ibâdetle meşgûl olur ve mescidden çıkmazdı. Küçüklüğünde ve büyüklüğünde ondan fenâ bir şey meydana gelmez, ölünceye kadar da güzel bir hâl üzre yaşardı. Mescidde vefât ettiğinde, malı varsa nafaka edinmeleri için mescid mücâvirlerine vakfolunurdu.

Hazret-i Meryem'in annesi Hunne; “Allahü teâlâ   bana bir oğul ihsân ederse, Beyt-ül-Makdis'e hizmetçi yapacağım” diye adadı. Kızı oldu. Adını Meryem koydu. Hazret-i Meryem dünyâya gelmeden önce, babası İmrân vefât etti. Hunne, Hârûn (aleyhisselâm) neslinden gelen din âlimlerine teslim etmek için, kızını alarak Beyt-ül-Makdis'e götürdü. Onlara niyetini açıklayıp, nezrinin kabûlünü ricâ etti. Hazret-i Meryem'in dedesi, Mâsânoğullarından, asîl, şerefli bir âileden olduğu için onu himâyeye kabûl ettiler. Zekeriyyâ (aleyhisselâm); “Çocuğu himâyeme ben alacağım. Akrabâ yönünden çocuğa en yakın benim. Çünkü onun teyzesi benim nikâhım altındadır” dedi. Diğer abidler de çocuğu himâyelerine almak istediklerinden aralarında şöyle bir karara vardılar. Hepsi Tevrât-ı şerîfi yazarken kullandıkları kalemlerini alarak bir derenin kenarına geldiler. Kararlaştırdıkları şekilde kalemlerini suya bıraktılar. Hepsinin kalemi batmış, yalnız Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'ınki su üzerinde kalmıştı. Bu hâdiseden sonra, hazret-i Meryem'in himâye ve yetişmesini Zekeriyyâ (aleyhisselâm) üzerine aldı.

İkrime, Süddi, Katâde, Rebî bin Enes (radıyallahü anhüm) ve başkaları bu hâdiseyi şöyle naklettiler; Ürdün nehrine giderek, orada kalemlerini atacaklar; suyun akıntısına rağmen kimin kalemi bir yerde durup batmazsa, hazret-i Meryem'e kefil olacaktı. Kalemlerini suya attılar. Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'ın kalemi hariç hepsini su alıp götürdü. Hattâ su akıntısına karşı kalem, suyu yararak yukarı doğru gitti.

Bu hâdiseden sonra Zekeriyyâ (aleyhisselâm) hazret-i Meryem'i alıp evine götürdü. Onu teyzesi Elîsâ büyüttü. Sonra ona Beyt-ül-Makdis'de yüksek bir bölümde merdivenle çıkılabilen bir yerde bir hücre (oda) yaptırdı. Hazret-i Meryem bu odada ibâdet ederdi. Hazret-i Meryem beş yaşına girince, Zekeriyyâ (aleyhisselâm) ona Tevrât-ı şerîfi okuttu ve ibâdet erkânını öğretti. Yanına kendisinden başka kimse girmezdi. Hazret-i Meryem, on iki yaşına girinceye kadar Zekeriyyâ (aleyhisselâm), günde bir kere onun yanına gelir, yiyecek getirir ve ibâdetten bir şeyler öğretirdi. Bir kış günü yanına girdiğinde önünde dünyâ yiyeceklerine benzemeyen türlü türlü nîmetler gördü. Nereden geldiğini sorduğunda, o; “Allahü teâlâ tarafından geliyor” diye cevap verdi. İbn-i Abbâs (radıyallahü anh) buyurdu ki: “Ona yiyecekler Cennet’ten gelirdi.” Zekeriyyâ (aleyhisselâm), bunun Hak teâlânın kudretinden hazret-i Meryem'e verdiği bir kerâmet olduğunu anladı.

Zekeriyyâ (aleyhisselâm), kendisinden sonra yerini tutacak evlâdı olmadığından çok üzüntülü idi. Zevcesi Elîsâ, zâten çocuk doğurmayıp, kendisi de bir hayli ihtiyâr olduğundan, çocuğu olmak ihtimâli kalmamıştı. Fakat cenâb-ı Hakk'ın lütfu, ihsânı ve inâyeti nihâyetsiz olduğundan, Zekeriyyâ (aleyhisselâm) hazret-i Meryem'in temizlik ve kerâmetine imrenip, Hak teâlâdan sâlih bir çocuk istedi. Kendi makâmına bir halîfe olmasını arzu ederek kendi mihrabında Rabbine gizlice duâya başladı ve O'nun merhametine sığındı; “Ey Rabbim! İmrân'ın zevcesine Meryem'i verdiğin gibi, bize de yüce katından temiz ve bütün beşer kötülüklerinden pâk (temiz), nezih ve senin rızânı gözetecek sâlih bir evlat ihsân eyle. Zirâ sen duâ edenlerin duâlarını işitir ve istediklerini lutfedersin” diye arzetti. Bu duâsı Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirilmektedir: 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Orada (gece yarısı) Zekeriyyâ Rabbine duâ etti: Rabbim! Bana senin tarafından çok temiz bir zürriyet (salih bir evlat) ihsân et. Muhakkak sen duâya icâbet edersin.” 

(Âl-i İmrâni: 3/ 38)

Zekeriyya (aleyhisselâm) Allâh Subhânehu ve Teâlâ'ya bir çocuğunun olması için şöyle dua etti:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Bu, Rabbinin, Zekeriya kuluna olan merhametinin anılmasıdır. Hani o, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı. O, şöyle demişti: “Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım. Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların) dan korkuyorum. Karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!”

(Meryem: 19/2-6)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ' Zekeriyya (aleyhisselâm)' ın duasını kabul etmiş ve onu Yahya (aleyhisselâm) ile müjdelemiştir.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"(Allah, şöyle dedi:) “Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”

(Meryem: 19/7)

"‎Zekeriyyâ’yı da (an)! Hani o: “Rabbim, beni bir başıma yalnız bırakma. Sen mirasçı olanların en hayırlısısın.” diye Rabbine nida etmişti. ‎Biz onun duasına icabet etmiş, ona Yahyâ’yı ihsan etmiş ve eşinin (kısırlığını da) düzeltmiştik. Onlar hayırlarda yarışır, istek ve korkuyla bize dua ederlerdi ve bize karşı huşu/saygı ehli kimselerdi."

‎(Enbiyâ: 21/ 89-90) 

Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ın endişesi şu idi: Her peygamber, sonunda kendi neslinden bir peygamber gelmezse, o kavim onun dînini değiştirir ve kitabını zâyi ederdi. Zekeriyyâ (aleyhisselâm) da vefâtından sonra yerine geçecek oğlu bulunmadığından, amcazâdelerinin de hak yolda yürümemelerinden ve hak yola gelmeyeceklerinden endişe etti. Korktu ve Allahü teâlâdan, kendisinden sonra peygamber olacak bir oğul istedi. Cenâb-ı Hak duâsını kabûl etti. Yoksa onların kendi malına vâris olacaklarından korkmuş değildi. Zâten Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ın malı çok değildi ve marangozluk yaparak geçimini temin ediyordu.

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)' den nakledildiğine göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Zekeriyâ marangozdu.” 

(Müslim, Fedâil, 169)

Buhârî ve Müslimdeki Hadîs-i şerîf’te 

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: 

“Biz peygamberler mîrâs bırakmayız. Bizim bıraktığımız ancak sadakadır.”

(Buhârî, Nafakât, 3)

 Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) dedi ki, “Resûlullah"ı (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle derken işittim: 

"Kuşkusuz âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak ne altın ne de gümüş bırakırlar; onların bıraktıkları yegâne miras ilimdir. Dolayısıyla kim onu alırsa büyük bir pay almış olur."  

(T2682 Tirmizî, İlim, 19)

Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ın; “Yâ Rabbî! Bana bir oğul ihsân et ki bana mîrasçı olsun” kavli (sözü); (İlim ve peygamberlik) mîrasıdır. 

Nitekim Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır: 

 "Süleymân (aleyhisselâm) Dâvûd'a (aleyhisselâm) (peygamberlikte) mîrasçı oldu” buyurdu. 

(Neml: 27/16) 

Mîrasçılık malda olsaydı, kardeşleri arasında onu ayrıca zikretmezdi. Mücâhid (rahmetullahi aleyh) meâlen; “Ve Ya’kûb oğullarına da mîrasçı olsun” âyet-i kerîmesi hakkında; Onun mîrascı olması ilim yönündendir. Zirâ Zekeriyyâ (aleyhisselâm) Ya’kûb (aleyhisselâm) zürriyetinden idi. Katâde (rahmetullahi aleyh); O (Yahyâ), Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ın peygamberliğine ve ilmine mîrasçı olacaktır buyurdu.

Nihâyet Allah Subhanehu ve Teala Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' a, Cebrâil (aleyhisselâm) vâsıtasıyla duâsını kabûl ettiğini ve oğlu Yahyâ (aleyhisselam)' ın ihsân edileceğini (dünyâya geleceğini) müjdeledi. Bir gün mihrabında (odasında) namaz kılarken, bembeyaz elbiseler içerisinde ve bir genç sûretinde Cebrâil (aleyhisselâm) gelerek, oğlunun ismini Yahyâ koymasını söyledi. Ayrıca onun Îsâ (aleyhisselâm)' ı tasdik ve zamanın büyüklerinden ve bütün kötülüklerden uzak, nübüvvetle (peygamberlikle) muttasıf, sâlihler zümresinden bir zât olacağını haber verdi.

Bu husûs Kur'ân-ı kerîmde şöyle bildirilmektedir; 

Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır: 

"Zekeriya mabedde namaz kılarken melekler ona, “Allah sana, kendisinden gelen bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeler” diye seslendiler." 

 (Âl-i İmrân 3/39)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ  bu âyet-i kerîmede Yahyâ (aleyhisselâm)' ın vasıflarını bildirdi: Kendinden gelen kelimeyi Îsâ (aleyhisselâm)' ı tasdik edici, kavminin seyyidi (İbn-i Abbâs (radıyallahü anh); Seyyid, yumuşaklık, mü’minlerin efendisi ve dinde onların, reîsi; yâni ilim, yumuşaklık, ibâdet ve verada reîsi, Mücâhid; Allahü teâlâ katında şerefli, İbn-ül Müseyyib; Fakih, İkrime; Kızıp öfkelenmeyen, demektir dediler.) Diğer sıfatları da nefsine hâkim, nebî ve sâlihlerden olmasıdır.

Katâde (radıyallahü anh) bildirdi ki: “Allahü teâlâ, onu îmânla dirilttiği için Yahyâ ismi verildi.” “Kendisinden bir kelimeyi tasdik edici” âyet-i kerîmesi hakkında İbn-i Abbâs (radıyallahü anh) 'dan rivâyetle Avfî, Hasen, Katâde, İkrime, Mücâhid, Süddî, Rebî' bin Enes, Dahhak (radıyallahü anhüm); “Allahü teâlâ'nın kelimesi, Meryem oğlu Îsâ'dır” buyurdular. Rebî' bin Enes; “Meryem oğlu Îsâ (aleyhisselâm)'ı  ilk tasdik eden odur.” Katâde (radıyallahü anh) “Yahyâ (aleyhisselâm) Îsâ (aleyhisselâm)' ın dîni üzerine idi” dedi.

“Kavminin seyyidi (efendisi)” buyrulması hakkında Ebü'l-Aliye, Rebî' bin Enes, Katâde, Sa’îd ibni Cübeyr ve başkaları; “Hikmet sâhibi birisi”, Katâde; “İlim ve ibâdette efendi” buyurdu. İbn-i Abbâs, Sevrî ve Dahhak (radıyallahü anhüm); “Efendi, hikmet sâhibi ve mütteki kimsedir” dediler. Sa’îd bin Müseyyib; “O fakih ve âlimdir”. Atıyye; “Huylarında ve dîninde efendi”, İkrime; “Öfkenin kendine galebe çalmadığı kişidir” dediler. İbn-i Zeyd; “O şereflidir.” Mücâhid (radıyallahü anh); “O, Allahü teâlâya karşı çok saygılı idi” buyurdular. (Bkz. Yahyâ aleyhisselâm)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"(Allah, şöyle dedi:) “Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”

(Meryem: 19/7)

Bu âyet-i kerîme hakkında Katâde, İbn-i Cübeyr ve İbn-i Zeyd (rahmetullahi aleyhim); “Ondan önce bu isimle kimse isimlendirilmemiştir” dediler.

"Zekeriyya, “Rabbim!” “Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?” dedi.

(Meryem: 19/8)

"(Vahiy meleği) dedi ki: Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: “Bu, bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım.”

(Meryem: 19/9)

Zekeriyyâ (aleyhisselâm), bu müjdeye sevinip, arzusunun çabukluğunu arz ederek; “Yâ Rabbî! Bana vâdettiğin çocuğun; meydana geleceğine, delil ve alâmet olmak üzere, bu gönlüme yerleşmesi ve kalbimin bana vâdettiğin şeyde mutmain olması için nişân ver. Bununla zevcemin ne zaman hâmile olacağını bileyim. O alâmetle ben bu nîmeti şükürle karşılayayım” diye münâcâtta bulundu. 

Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

(Bakara: 2/260)

"Zekeriyya, “Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına) bir işaret ver”, dedi. Allah da, “Senin işaretin, sapasağlam olduğun hâlde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır” dedi.

(Meryem: 19/10)

İbn-i Abbâs (radıyallahü anhüm); “Bir hastalık, olmaksızın dili tutuldu.” Abdurrahmân ibni Zeyd, Zeyd bin Eslem; “Okur, tesbîh ederdi. Kavmi ile işâretle olanın dışında konuşamazdı” buyurdu. Yahyâ (aleyhisselam), ana rahmine düşünce, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)  konuşamaz hâle geldi. Meramını ancak işâretle anlatabiliyordu. O sabah odasından çıkarak, Beyt-i Makdis'e namaz ve ibâdet için gelen cemâate kapıları açtı. Kavmine işâretle (el, göz ve başla); “Siz şu içinde bulunduğunuz gün, sabah ve ikindide ve gelecek günlerde Rabbinizi, şânına lâyık olmayan şeylerden tenzih edin. Her zamanki gibi ibâdetinize devam ediniz” buyurdu. İsrâiloğulları onun hâlindeki değişikliği görüp; “Bunda bir hikmet vardır” diyerek buyurduğu şekilde sabah ve akşam namazını kılıp, diğer ibâdetlerini yaptılar.

Bu husûs Kur'ân-ı kerîmde şöyle bildirilmektedir:

Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Zekeriya, “Rabbim! (çocuğum olacağına dair) bana bir alâmet ver” dedi. Allah da şöyle dedi: “Senin için alâmet, insanlarla üç gün konuşamaman, ancak işaretleşebilmendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.”

(Âl-i İmrân 3/41)

Zekeriyyâ (aleyhisselâm) dedi ki: Rabbim! Bana (bu husûsta) bir nişân ver.

"Derken Zekeriyyâ (aleyhisselâm) ibadet yerinden halkının karşısına çıktı. (Konuşmak istedi, konuşamadı) ve onlara “Sabah akşam Allah’ı tespih edin” diye işaret etti.

Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"(Yahya, dünyaya gelip büyüyünce onu peygamber yaptık ve kendisine) “Ey Yahya, kitaba sımsıkı sarıl” dedik. Biz, ona daha çocuk iken hikmet ve katımızdan kalp yumuşaklığı ve ruh temizliği vermiştik. O, Allah’tan sakınan, anne babasına iyi davranan bir kimse idi. İsyancı bir zorba değildi."

(Meryem: 19/12-14)

Beydâvî’nin (rahmetullahi aleyh) bildirdiğine göre; Zekeriyyâ (aleyhisselâm) o günkü vazifeyi toprağa yazmak sûretiyle halka anlatmıştır. O, bu üç gün içinde devamlı ibâdet ve zikirle meşgûl oldu. Cenâb-ı Hakk'a karşı hamd ve şükür vazifesini yerine getirdi. Fahreddîn-i Razî'nin (rahmetullahi aleyh) bildirdiğine göre; Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'a, insanlara bildireceklerini sâdece işâretle anlatması emir olundu. Bundan maksadın; zikir ve tesbîhle (namazla) meşgûl olup, ihlâs ve huzûruna zarar gelmemesi idi. Çünkü insanlarla birlikte bulunmak, konuşmak, huzûra mâni olduğu gibi zikir ve tesbîhe de mânidir. Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' a vadolunan çocuk, büyük nîmet olduğundan, o nîmetin şükrünü yerine getirmek tesbîh, tehlil ve çokça zikirle olabilirdi. Cenâb-ı Hak onun üç gün konuşmamasını, ayrıca zikir ve tesbîhe devam etmesini emretmiştir. Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ın böyle üç gün, başkalarıyla konuşmaya kâdir olduğu hâlde, sâdece konuşmaktan men olunması mûcize idi.

Müddet tamam olunca, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'ın oğlu Yahyâ (aleyhisselâm) dünyâya geldi. Yahyâ (aleyhisselâm)' dan altı ay sonra Beyt-üt-tâlim denilen yerde, hazret-i Meryem'in oğlu Îsâ (aleyhisselâm) doğdu.

hazret-i Meryem daha önce 
Yahyâ (aleyhisselâm)' ın doğumu ile Zekeriyyâ (aleyhisselâm) ve âilesi seâdete gark oldular. Yahyâ (aleyhisselâm), fazîletli bir çocuk idi. Rüşd çağında ona Cenâb-ı Hak Tevrât'a sıkı sıkıya sarılmasını ve onu okumasını emretti. Daha sonra kendisine nübüvvet vazifesi verildi. Mûsâ (aleyhisselâm)' ın dînine göre amel ediyordu. Bilahare Îsâ (aleyhisselâm)'ın peygamber olmasıyla onun dîni üzere amel etmeye başladı. 

Kur'anı kerim de meâlen; Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Zekeriya mabedde namaz kılarken melekler ona, “Allah sana, kendisinden gelen bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeler” diye seslendiler." buyurdu. 

(Âl-i İmrân: 3/39)  

Kelimeden kasıd, Îsâ bin Meryem (aleyhisselâm)'dır. Yahyâ (aleyhisselâm), Îsâ (aleyhisselâm)'a îmân edip, onu ilk tasdik eden zât idi. Zirâ annesi, Yahyâ (aleyhisselam'a hâmile iken, hazret-i Meryem de Îsâ (aleyhisselâm)'a hâmile idi. Karşılaştıkları bir sırada; “Meryem hâmile misin?” dedi. Hazret-i Meryem; “Evet” deyince, Yahyâ (aleyhisselâm)' ın annesi; “Karnımdakinin senin karnındakine tâzim ettiğini görüyorum” dedi. Yahyâ (aleyhisselâm)' ın Îsâ (aleyhisselâm)' ı ilk tasdiki budur. Allahü teâlâ, Âdem (aleyhisselâm)'ı anasız ve babasız yarattığı gibi, Îsâ (aleyhisselâm)'ı da yalnız babasız olarak yarattı. Hazret-i Havvâ ise, Âdem (aleyhisselâm)' ın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Bu üç insanın yaratılışında hikmetler vardır. Hazret-i Meryem iffet ve nâmus timsâli bir hanım idi.

Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"(Ey Muhammed!) Kitap’ta (Kur’an’da) Meryem’i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü."

(Meryem: 19/16-17)

"Meryem, “Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)” dedi.

(Meryem: 19/18)

"Cebrail, “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi.

(Meryem: 19/19)

"Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım hâlde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.

(Meryem: 19/20)

"Cebrail, “Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir” dedi.

(Meryem: 19/21)

"Böylece Meryem, çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.

(Meryem: 19/22)

"Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitmiş olsaydım!” dedi.

(Meryem: 19/23)

"Bunun üzerine (Cebrail) ağacın altından ona şöyle seslendi: “Üzülme, Rabbin senin alt tarafında bir dere akıttı.”

(Meryem: 19/24)

“Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.”

(Meryem: 19/25)

“Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, ‘Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım’ de.”

(Meryem: 19/26)

Îsâ (aleyhisselâm) dünyâya gelince, hazret-i Meryem kundakladı beşiğe koydu ve alıp kavmine götürdü. 

Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!”

(Meryem: 19/27)

“Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.”

(Meryem: 19/28)

Kavmi; “Meryem! Sen ne yaptın: Baban fenâ adam değildi. Anan da öyle. Sen bir fenâ iş işlemişsin” deyip onu taşlamak için ellerine taş aldılar. Hazret-i Meryem; “Ondan sorunuz?” diye eliyle Îsâ (aleyhisselâm)' ı işâret etti. “Biz beşikteki çocukla nasıl söyleşelim” dediler. 

Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. “Beşikteki bir bebekle nasıl konuşuruz?” dediler.

(Meryem: 19/29)

Bu sırada Îsâ (aleyhisselâm) söze başladı:

Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil)'i verdi ve beni bir peygamber yaptı.”

(Meryem: 19/30)

“Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti.”

(Meryem: 19/31)

"Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı" 

(Meryem: 19/32)

"Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün  bana selâm (esenlik verilmiştir)"

(Meryem: 19/33)

"Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur"

(Meryem: 19/34)

Yahudiler bunu işitince şaşırıp, hazret-i Meryem'den el çektiler. Fakat babasız çocuk olur mu? diye aralarında dedikodu çoğaldı. Rivayete göre  İblis, İsrâiloğullarının sohbet meclislerine gelip, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' a, hazret-i Meryem ile ilgili olarak, iftirâda bulundu ve; “Onun yanına giren çıkan o idi” dedi. Bunun üzerene İsrâiloğulları Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ı aramaya başladılar. İsrâiloğulları bühtan ve iftirâ ile peşine düşüp öldürmeye karar verdiler. Yahudilerin bu iftirâlarını ve öldürme plânlarını öğrenen Zekeriyyâ (aleyhisselâm); “Tâkât getirilmeyen şeyden uzaklaşmak, peygamberlerin sünnetidir” kâidesince, o dinsizlerin bulunduğu yerden uzaklaştı. Yahudiler onu yakalamak için peşine düştüler. Zekeriyyâ (aleyhisselâm) Beyt-ül-Makdis yakınlarında ağaçlı bir bahçeye girdi. Bir ağacın yanından geçerken, ağaç; “Ey Allah'ın peygamberi! Bana gel” diye seslendi. Ağaç yarıldı ve içine girdi. Sonra kapandı ve onu gizledi. İsrâiloğulları, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ın izini tâkib ettiler. “Ne tarafa gitti, izini kaybettik” diyerek aynı ağacın dibinde oturdular. O zaman mel’ûn iblis, işin içine girerek, insan sûretinde, Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'ı arayanların yanına geldi. Onlara ne aradıklarını sorunca; “Biz Zekeriyyâ' (aleyhisselâm)' ı arıyoruz” diye cevap verdiler. Sonra İblis “Bu ağacı bıçkı ile kesin. Burada ise meydana çıkar, yoksa ne kaybedersiniz?” dedi. 
“Belaların en şiddetlisi, peygamberlere gelir” Hadîs-i şerîfi mucibince kâfirler o ağacı biçerek, o mübârek peygamberi şehîd ettiler. Rivâyet edildi ki; Testere mübârek başına değince, o yüce peygamber ah etmek istedi. Cenâb-ı Hak'tan vâsıtasız veya vâsıtalı, vahiyle; “Ey Zekeriyyâ! Şikayette bulunma!” diye nidâ geldi. Zekeriyyâ (aleyhisselâm) da tevekkül ve sabır gösterdi. Rivayete göre, Oğlu Yahyâ (aleyhisselâm) da, meşhûr kavle göre, zâlim yahudi hükümdârı Birinci Herod tarafından şehîd edilmişti. (Bakınız Yahyâ aleyhisselâm)

RİVAYETE GÖRE ZEKERİYYÂ (ALEYHİSSELAM)'A VERİLEN MUCİZELER ŞUNLARDIR

(En doğrusunu Allah Subhanehu ve teâlâ bilir)

1- Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ın kalemleri, kendi kendine Tevrât'ı yazar idi. Bir gün Beyt-i Makdis'de, maiyetinde yetmiş kişi olduğu hâlde Tevrât'ı yazarlarken yahudilerden biri gelip; “Hak peygamber olsaydın, elinle Tevrât yazmağa muhtâç olmazdın. Sen de yanındakiler gibi yazıyorsun, aranızda hiç bir fark görmüyorum” diye konuştu. Zekeriyyâ (aleyhisselâm) bu söze çok üzüldü ve merâklandı. Cebrâil (aleyhisselâm) gelip; “Ey Zekeriyyâ, buradan kalkınız! Kaleminize emrediniz, kendi kendine yazsın” dedi. Zekeriyyâ (aleyhisselâm) kalkıp, emredince, kalem istenen şeyi yazmaya başladı. O saatte kalem on iki sûre yazdı. Bu mûcize ile bir çok kimse îmân etti.

2- Zekeriyyâ (aleyhisselâm) hazret-i Meryem'i terbiyesi altına aldığı vakit, yazılması lâzım gelen kefaletnameyi, kalemsiz, hokkasız yazmışlardır.

3- Kur'ân-ı kerîmde bildirildiği gibi, Zekeriyyâ (aleyhisselâm) ve Beyt-i Makdis'deki âlimler arasında hazret-i Meryem'in kefaleti hakkında meydana çıkan ihtilaf üzerine, herkes kendi kalemini Ürdün suyuna atmış, yalnız Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ın kalemi suyun üzerinde kalmıştı.

4- Ağaçlar, Zekeriyyâ (aleyhisselâm) ile konuşurlardı. Yahudilerden bir tâife kendisini şehîd etmek üzere araştırırlarken, bir ağaç; “Ey Allah'ın peygamberi! Gel bende gizlen. Seni muhâfaza ederim” diye dile gelmişti.

5- Zekeriyyâ (aleyhisselâm) su üzerinde yürür ve mübârek ayakları ıslanmazdı. Kendisi için suda yürümekle, karada yürümek arasında fark yoktu.

6- Zekeriyyâ (aleyhisselâm)'dan mûcize istendiği zaman, yakınlarındaki ağaçlara mübârek eliyle işâret etmiş, ağaçlar birden bire, köklerinden kopup, huzûruna, emre hazır vaziyette gelmiştir.

DUA VE FAZİLETİ:

Zekeriyyâ (aleyhisselâm)' ın kıssasında duâ ve duânın nasıl yapılacağına, ne için duâ edileceğine işâretler vardır. Duâ, en fazîletli ibâdetlerdendir. Çünkü duâ, Allahü teâlânın Rab oluşunu kabûl ve îtirâf etmek, rızâsını kazanmakta ve tevâzûda ihlâslı ve samîmi olma ve her şeyin sâhibi ve Mâliki olan Allahü teâlâya muhtâçlık gibi mânâları ifâde eder. İhlâsla ve hudû ile yapılan duâ kabûl olur. Kalb gaflette iken yapılan duâ kabûl olmaz.

Allahü teâlâ Dâvûd'a (aleyhisselâm); “Bana gaflet hâlinde iken duâ etme. Sana gadabımla karşılık veririm” diye vahyetti.

Sâlihlerden birisi şöyle dedi: “Mü’minin duâsı, onun iyi, amelleridir.” Bunun mânâsı; “Sâlih kimselerin duâsı kabûl olur” demektir. Kabûl olunan duâ, Allahü teâlâya tam bir dönüş, yalvarıp, yakarma ve ihlâs ile yapılan duâdır. Böyle bir duâyı da sâlih kimseler yapar. Günâhlara dalmış, Allahü teâlâdan ve O'nun âyetlerinden gâfil ve habersiz kimse, dili ile duâ eder. Çünkü onun kalbi, nefsinin arzu ve istekleri ile meşgûldür. Böyle bir kimsenin kalbinde, samîmi olarak Allahü teâlâya dönüş ve günâhlarına pişmanlık durumu olsa idi, üzerinde bulunduğu günâhları terkeder, onlardan dolayı pişmanlık duyar ve yaptığı günâhlar sebebiyle Allahü teâlâdan hayâ ederdi.


Denilir ki: “Günâh, kalbde siyah bir nokta gibidir. Kul tevbe ettiği zaman, kalbden bu siyahlık gider. Eğer günâh işlemeye devam ederse, kalbi kararır ve kör olur.”

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)’ den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)  şöyle buyurdu:

"Azîz ve celîl olan Allah, “Ben, kulumun beni düşündüğü gibiyim; beni andığı (her)  yerde, onunlayım (rahmet ve yardımım onunla beraberdir)” buyurmuştur.

Allah’a yemin ederim ki Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi birinizin ıssız çölde kaybettiği  devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür.” 

(Nitekim Allah şöyle buyurmuştur):

“Bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım, bir arşın yaklaşana bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak giderim.” 

(Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 51, Daavât 131; İbni Mâce, Edeb 58)

 Duâ, Allahü teâlâya ibâdet, O'na boyun eğmek ve tâzimdir. Duâdan faydalanan, duâyı yapan kimsedir. Kul duâ etmekle ya bir dileğine kavuşur veya sevâb kazanır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem); “Dua; mü’minin silâhı, dînin direği, göklerin ve yerin nûrudur”, “Genişlik zamanında çok duâ eden kimsenin, belâ ve musîbet zamanında yaptığı duâları kabûl olur” buyurdu.

Bela ve musibet zamanında, "

Yunus  (aleyhisselâm)' ın Duası:

"Senden başka ilah yoktur. Seni eksikliklerden tenzih ederim. Ben gerçekten zalimlerden oldum" 
duası okunmalıdır 

(Tirmizi)

Allahü teâlâya samîmiyetle dönmüş, O'ndan korkan kimsenin duâsı geri çevrilmez. İnsan bâzan kendisine faydası olmayan dünyâ işleri için duâ eder. Bu duâsı kabûl olunmaz. Bu husûsta Kur'ân-ı kerîmde,

Allah Subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmaktadır

"İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir."

(İsrâ: 17/11)

 İnsan, dünyâ işlerinde kendisine hayırlı olan ile olmayanı birbirinden ayıramaz. Hayırlı olan için duâ ettiği gibi, şer olan için de duâ eder. İnsan, duâsının hemen kabûl olmasını ister. Halbuki bâzan duânın kabûlünün geciktirilmesi onun için daha hayırlı olur.

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor

“Kim, Allah Subhanehu’ya dua etmezse, Allah, o kimseye gazap eder!”

(İbni Mace 3827, Tirmizi 3595)

Selman (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Kuşkusuz ki, Rabbimiz Tebareke ve Teâlâ çok hayâlıdır ve çok cömerttir. Kulu O’na ellerini kaldırdığı vakit onu bomboş ve nasibsiz olarak geri çevirmekten hayâ eder.”

(Ebu Davud 1488, İbni Mace 3865, Tirmizi 3789)

Allah Subhanehu ve teâlâ teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez."

(A’râf: 7/55)

"Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”

(Mü’min: 40/60)

DUANIN ÖNEMİ:

Fudale bin Ubeyd (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Sizden biri dua edeceği vakit, Rabbine hamd ve sena ile başlasın! Sonra Nebi sallallahu aleyhi ve selleme salât etsin! Sonra dilediği şeyi istesin!”

(Tirmizi 3708, Ebu Davud 1481, Ahmed bin Hanbel Müsned 23937, Nesei 1284)

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Kabul olunacağından emin olduğunuz halde Allah’a dua ediniz! Biliniz ki Allah, gafil ve boş kalpten çıkan duaya icabet etmez! (Yani kabul etmez!)”

(Tirmizi 3707, Hâkim 1817)

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu

“Sizden biri acele edip de, dua ettim bana icabet olunmadı demediği müddetçe o kimseye icabet olunur.”

(Tirmizi 3609, İbni Mace 3853)

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Kim, Allah Subhanehu’ya dua etmezse, Allah, o kimseye gazap eder!”

(İbni Mace 3827, Tirmizi 3595)

DUANIN KABUL OLDUĞU VAKİTLER VE MEKANLAR:

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Rabbimiz Tebareke ve Teâlâ her gece, gecenin son üçte biri kaldığı vakit dünya semasına iner ve buna müteakiben hemen şöyle buyurur:

"Kim Bana dua ederse, hemen ona icabet edeyim. Kim Benden isterse, hemen ona vereyim. Kim Benden bağışlanma dilerse, hemen onu bağışlayayım.”

(Buhari 3/1096, Müslim 758/168, Tirmizi 3727)

Enes bin Malik (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Ezan ile kamet arasındaki dua reddedilmez!”

(Ebu Davud 521, Tirmizi 3827)

Sehl bin Sa’d (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Şu iki dua vardır ki, reddolunmazlar! Veya çok az kere reddolunurlar:

1) Ezan esnasında dua ve

2) Harpte insanlar birbirini öldürmeye başladığı vakit yapılan dua.”

(Ebu Davud 2540)

Ebu Umame (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e şöyle denildi:

−Ey Allah’ın Rasulü! Hangi dua daha çok işitilir?

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Gecenin yarısından sonraki ve farz namazlardan sonra yapılan duadır.”

(Tirmizi 3728)

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Kulun Rabbine en yakın olduğu yer secde mahallidir. Bu sebeple siz (secdede) duayı çoğaltınız!”

(Müslim 215/482, Ebu Davud 875)

Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Üç dua vardır ki, kabul olunur ve onların kabul olunmasında hiçbir şüphe yoktur!

1) Mazlumun duası,

2) Yolcunun duası ve

3) Babanın oğluna yaptığı dua.”

(Tirmizi 3671, Ebu Davud 1536, İbni Mace 3862)

SIKINTI ANINDA YAPILAN DUALAR:

Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Ey Allah’ım! Kuşkusuz ki, ben kederden, hüzünden, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, borcun belimi bükmesinden ve insanların bana galib gelmesinden Sana sığınırım!”

(Buhari 14/6314)

Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

"Azim ve Halim olan Allah’tan başka hakkı ile ibadet olunan hiçbir ilah yoktur. Yüce Arş’ın Rabbi olan Allah’tan başka hakkı ile ibadet olunan hiçbir ilah yoktur. Göklerin ve Kerim Arş’ın Rabbi olan Allah’tan başka hakkı ile ibadet olunan hiçbir ilah yoktur.”

(Buhari, Müslim)


Ey insanlar bilinki! Eğer biz Allah Subhanehu ve Teala'ya kulluğumuzu layıkıyla yaparsak yani inşeAllâh, onun şeriatına uyarsak, ona şirk koşmaz isek ve yine Allâh Subhânehu ve Teâlâ 'nın rızasını kazanmak için son nefesimize kadar Sabırla, şükür ile Hanif Tevhîd (İslam) Dini üzere yaşarsak, hiç şüphesiz bilinki, Allah Subhanehu ve Teala bizim için nice olmazları oldurur, başımıza gelen her türlü musibetler de bizlerden inşeAllâh yardımını esirgemez ve hem bu dünya da hemde âhirette bizi inşallah selamete çıkarır.

 Hâtime: 

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.

O her şeyin en iyisini bilendir.

Muvahhid Kullara Selâm Olsun.

Polat Akyol.

KAYNAK:

KUR'AN VE SAHİH SÜNNET




















       

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Zekeriyyâ Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası Ve Hazreti Meryem

Polat Akyol Polat Akyol