Geldim Oğlum


Geldim Oğlum

Bazı kayıplar, zamanla küçülmez; aksine, içimizde daha da derin bir yer edinir. Bu öykü, bir vapurun iskeleye yanaşmasını, bir annenin eve dönüşünü, bir çocuğun ise hiç bitmeyen bekleyişini anlatıyor. Aslında hepsi bir beklenti… Çünkü hayatımızda öyle insanlar vardır ki, gittiklerinde arkalarında sadece boş bir sandalye, sessiz bir masa ya da eksik bir koku bırakmazlar; bütün bir dünyayı eksik bırakırlar.

 

Annemin kokusu, benim için o eksikti. Yıllar boyunca Eminönü iskelesinde her akşam altıya beş kala oturup aynı vapuru beklememin sebebi de buydu. Vapurun motor sesi, halatların gıcırtısı, dalgaların şıpırtısı hep aynıydı; ama o tanıdık, sıcak, güven veren koku bir türlü gelmiyordu. O koku olmadan hiçbir şey tam olmuyordu. Ne İstanbul’un kalabalığı, ne denizin tuzu, ne de geçen yıllar…

 

Bu öykü, aslında hepimizin içinde taşıdığı o küçük çocuğa dair. Hâlâ bir yerlerde, yağmur altında simit yiyerek annesini bekleyen, üşüyen ama vazgeçmeyen o çocuğa. Bazı yaralar kapanmaz; sadece alışırız varlığına. Bazı özlemler ise hiç bitmez; sadece onunla yaşamayı öğreniriz.

Belki de en insancıl halimiz, tam da bu bekleyiştir.

Vapur yanaşsa da yanaşmasa da… Biz hâlâ oradayızdır.

 

 

Vapur, o akşam da her zamanki gibi iskeleye yanaşmamıştı. Ya da belki yanaşmıştı da, ben mi görememiştim? Belki de gözlerim o kadar yorulmuştu ki, denizin üstündeki o gri silueti, yıllardır her akşam aynı saatte beklediğim o tanıdık gölgeyi, artık seçemez olmuştum. Ama hayır. Eksik olan, kokusuydu. O eski, tuzlu, paslı, biraz da mazotlu vapur kokusu… O olmadan hiçbir şey tam değildi.

Her akşam altıya beş kala, Eminönü’nde, aynı bankın aynı köşesine otururdum. Elimde yarım bir simit, cebimde bir avuç leblebi, kalbimde ise yıllardır taşıdığım o ağır boşluk. Vapurun yanaşmasını beklerdim. Motorların homurtusunu, halatların gıcırtısını, iskelenin tahtalarının iniltisini… Ve o kokuyu. O kokuyu alınca, içimdeki bir şeyler yerine otururdu sanki. Sanki biri “geldim” derdi kulağıma, sessizce, sadece benim duyabileceğim bir sesle.

O koku, annemindi.

1978’de, ben on bir yaşındayken, annem her akşam bu vapurla eve dönerdi. Kadıköy’den. Hastanede temizlikçiydi. Elleri her zaman kırmızı ve çatlak olurdu, ama gülümsemesi öyle sıcaktı ki, o elleri tuttuğumda acıyı unuturdum. Vapur iskeleye yanaştığında, önce o kokuyu duyardım. Mazot, deniz, yorgunluk, sabun ve biraz da onun kendine has lavanta kolonyası karışımı… Sonra kalabalığın içinden onu görürdüm. Başörtüsü hafif kaymış, çantası omzunda, adımları yavaş ama kararlı. Beni görünce yüzü aydınlanırdı. “Oğlum!” derdi uzaktan, sesi vapur düdüğünden bile baskın çıkardı.

O akşam da öyle olmuştu. 12 Ekim 1978. Yağmur yağıyordu. Vapur geç kalmıştı. Ben ıslanmış simidimi yiyordum, üşüyordum ama bekliyordum. Sonunda yanaştı. Ama o inmedi. Kalabalık aktı, insanlar geçti, vapur boşaldı… Annem yoktu.

 

“Oğlum!” diye seslenirdi. Sesini vapur düdüğünden bile baskın çıkarırdı. Koşardım ona. O da bana doğru iki adım atardı. Elleri hâlâ nemli ve kırmızı olurdu ama sıcacıktı. Beni kucakladığında o koku her yanımı kaplardı. Lavanta, deniz, mazot, yorgunluk ve annelik… Hepsi bir aradaydı. “Üşüdün mü?” diye sorardı önce. Saçlarımı okşar, simidimin yarısını alırdı elinden. “Hadi eve gidelim, sana mercimek çorbası yapayım.”

 

Bazen vapur çok kalabalık olurdu. Annem ayakta gelirdi. O zaman iskeleye indiğinde biraz sendeleyerek yürürdü. Ben hemen koluna girerdim. “Dayan anne” derdim. O da gülerdi: “Dayanırım oğlum, sen varsın ya.”12 Ekim 1978’de de aynıydı her şey. Yağmur yağıyordu. Ben ıslanmış simidimi yiyordum. Vapur geç kalmıştı. Sonunda yanaştı. Motor sesi aynı, halatların gıcırtısı aynı… Ama o koku yoktu. Kalabalık aktı, insanlar geçti, vapur boşaldı… Annem yoktu.

 

Sonra öğrendim. Hastanede merdivenlerden düşmüş. Kalbi dayanamamış. “Ani kalp krizi” demişler. Ben o gün, iskelede, o vapurun kokusunu son kez duyduğumu bilmiyordum. Çünkü o vapur, annemi getirmemişti. O vapur, annemi sonsuza kadar alıkoymuştu.

Yıllar geçti. Ben büyüdüm, evlendim, boşandım, çocuklarım oldu, onlar da büyüdü. Ama her akşam altıya beş kala, hâlâ aynı banktayım. Artık saçlarım beyaz, dizlerim ağrıyor, simitleri zor çiğniyorum. Yine de bekliyorum. Çünkü o koku bir gün dönecek diye. Çünkü annem bir gün inecek o vapurdan, “Oğlum!” diye seslenecek, ellerini uzatacak, ben de o kırmızı çatlak elleri tutacağım ve “Geldin mi anne?” diyeceğim.

Bugün de bekliyordum işte. Vapur göründü uzaktan. Yavaş yavaş yaklaşıyordu. Motor sesi aynı, halatların sesi aynı… Ama o koku yoktu. Hiç yoktu. Deniz kokuyordu, mazot kokuyordu, pas kokuyordu ama annemin kokusu yoktu. O özel karışım, o sıcak, o güven veren, o “her şey yolunda” dedirten koku… Eksikti.

Vapur iskeleye yanaştı. Tam da yanaştı. Halatlar bağlandı, kapılar açıldı, insanlar indi. Ben kalktım, titreyen bacaklarımla iskeleye yaklaştım. Gözlerimle kalabalığı taradım. Hiçbir yerde o başörtüsü, o yavaş adımlar, o aydınlık gülümseme yoktu.

Bir an, yaşlı bir kadın geçti yanımdan. Omzunda eski bir çanta, adımları yorgun. Bir saniye kadar göz göze geldik. Gözleri annemin gözlerine benziyordu. Ama değildi. O da geçti gitti.

Vapur kalktı. Arkasında sadece dalgalar ve o eksik koku kaldı.

Oturduğum banka geri döndüm. Simidimi bıraktım. Leblebileri cebime koydum. Gözyaşlarım usulca aktı, kimse görmedi. Çünkü burada, Eminönü iskelesinde, herkes kendi vapurunu bekler. Kimisi sevgilisini, kimisi çocuğunu, kimisi geçmişini… Ben ise annemi beklerim. Her akşam.

Belki yarın gelir, diye düşündüm. Belki yarın o kokuyla dolar hava. Belki yarın vapur yanaşır ve o iner. Belki yarın “Oğlum!” der yine.

Ya da belki ben mi bilemiyorum… Belki vapur çoktan yanaştı da, ben mi göremiyorum artık. Belki annem çoktan indi de, ben mi fark etmiyorum. Belki o koku hâlâ etrafta, sadece burnum artık o kadar keskin değil.

 

O akşam, vapur annemi getirmemişti. O akşam, vapur annemi sonsuza kadar alıkoymuştu.

Yıllar geçti. Ben büyüdüm, evlendim, boşandım, çocuklarım oldu, onlar da büyüdü. Ama her akşam altıya beş kala hâlâ aynı banktayım. Artık saçlarım beyaz, dizlerim ağrıyor, simitleri zor çiğniyorum. Yine de bekliyorum. Çünkü o koku bir gün dönecek diye. Çünkü annem bir gün inecek o vapurdan, “Oğlum!” diye seslenecek, ellerini uzatacak ve ben o kırmızı, çatlak ama sıcacık elleri tutacağım.

Bugün de bekliyordum işte. Vapur göründü uzaktan. Yavaş yavaş yaklaşıyordu. Motor sesi aynı, halatların sesi aynı… Ama o koku yoktu. Hiç yoktu.

Vapur iskeleye yanaştı. Tam da yanaştı. Ama annem yine inmedi.

Ve ben, hâlâ orada, o eksik kokuyu bekliyorum.

 

Ama içimde bir yer, hâlâ on bir yaşındaki o ıslak çocuk. Hâlâ simit yiyor, hâlâ üşüyor, hâlâ bekliyor.

Ve o eksik koku, her akşam, kalbimin en derin yerinde bir delik açıyor.

Bir gün, belki gerçekten bir gün, o delik kapanacak. O koku dolacak içime. Annem gelecek. Ellerini tutacağım. “Geldin mi anne?” diyeceğim.

O da gülümseyecek.

“Geldim oğlum. Artık bekleme.”

O güne kadar, ben burada olacağım. Aynı bankta. Aynı saatte.

Vapur yanaşsa da yanaşmasa da…

Çünkü bazı bekleyişler, vapurlardan daha büyük oluyor.

Bazı kokular ise, hiç kaybolmuyor. Sadece biz, onları bulmayı unutuyoruz bazen, vesselam.

Mehmet Aluç

 

( Geldim Oğlum başlıklı yazı kul mehmet tarafından 7.04.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu