Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
5 (1 oy)

Musakka

Musakka


Karadeniz’in o sisli havasını özlüyorum hala; 

Dedemin eski evinin avlusunda tahta merdivenlerin gıcırtısını, 

Uzaktan gelen horon seslerini, 

Mutfaktan sızan mısır ekmeği kokusunu… 

O günler hiç bitmesin diye dua ederdim içimden; 

Şimdi hepsi yarım kalmış birer hikaye gibi hafızamda.


Baharın o taze, henüz ısınmamış serinliğinde 

başlardı her şey. 

Karlar eridikçe 

Kalkandere’nin sisli yamaçlarında çocukluğum uyanırdı, 

Elim dedemin avucunda; 

dünya kocaman, sıcak bir çarşı günü olurdu. 

Zamanın kalbi, 

Huzur Lokantası’nın buğulu camında 

ağır ağır atardı.


Mutfaktan yükselen koku sokağa yayılırken 

içimi bir tuhaflık sarardı; 

Patlıcanın ağırbaşlı duruşu, 

kıymanın ocaktaki cılız neşesiyle karışırdı. 

O musakka sadece bir yemek değildi; 

Bir "hoş geldin"di, 

sıcak bir kucaklaşmaydı, 

Dedemin masaya vuran uzun gölgesiyle büyüyen...


Sonra pazar yerine sürüklenirdik; 

Toprakla güneşin kavuştuğu, 

yeşilin binbir tonuyla harmanlandığı o yere. 

Taze tereyağı, yeni kesilmiş nane ve maydanoz kokusu… 

Rize’nin yağmurlu baharı sinerdi iliklerimize. 

Ceketimin cepleri misket sesleriyle dolar, 

arada bir dedem durur, 

Birkaç kilo soğanla domatesi tartar, 

bana da bir avuç kiraz uzatırdı sessizce. 

Kirazın suyu parmaklarımdan damlarken; 

“Silme onları, tadını çıkar torunum,” derdi gülümseyerek. 

O kalın, sıcak sesi hâlâ kulaklarımda.


Dönüş yolunda minibüsün her tarafı gıcırdarken, 

Dedem bazen durup yamacın yeşiline bakardı uzun uzun: 

“Bu dağlar bizi büyüttü evlat,” derdi. 

Geniş sırtına bakardım; 

o sırtın taşıdığı her şeyi taşımak isterdim bir gün. 

Yamaçlara serpilmiş ahşap evler, 

eski serenderler uzaktan selamlardı bizi; 

Bugün yalnızca hayalde kaldı hepsi.


Yayla yollarında yürürken dedem elimi bırakmazdı, 

Parmakları nasırlı ama sımsıcaktı. 

Bazen durur, bir çay kenarından 

su içirirdi bana avucundan: 

“Bu su dedelerimden kaldı, saygıyla iç,” derdi. 

O anlarda kendimi hem çok küçük 

hem de çok değerli hissederdim.


Yaz gelince yayla şenlikleri başlardı 

Kalkandere’nin yükseklerinde; 

Göçebeler gibi çıkardık yeşil yaylalara. 

Ahşap evlerin önünde tulum ve kemençe sesleri 

dağlara yayılırken, 

Dedem beni omzuna alır, 

“Korkma, düşmezsin,” derdi. 

Horon dönerdi; diz kırılır, topuk vurulur, 

coşkulu “hey … hey”ler yükselirdi göğe. 


Yayla türküleri dökülürdü ortaya, 

atma türküler yanık yanık söylenirdi. 

Dedem de ara sıra katılırdı, 

sesi biraz kısık ama içten: 

“Dağlara kar yağıyor kar, 

yaylada sevdamız var…”

Horon bittiğinde ben dizinin dibine oturur, 

başımı dizine yaslardım. 

O an kendimi dünyanın en güvende insanı hissederdim. 


Yayla evine vardığımızda 

masa çoktan hazırlanmıştı: 

Buharlı ekmek, yoğurt kâsesi, turşu tabağı… 

Yanında kavurmalı laz böreği, sıcak kuymak, 

Hamsili pilav ve fındıklı karalahana sarması. 

Dedem peçeteyi kucağıma özenle koyar, 

“Afiyet olsun evlat, 

yavaş ye, boğazına kaçmasın,” derdi usulca. 

Sonra eliyle saçımı okşar, 

gözleri dolu dolu bakardı bana. 

O bakışta hem sevgi 

hem de ileride yaşanacak ayrılığın gölgesi vardı sanki.


Artık ne zaman Kalkandere’ye gitsem, 

Huzur Lokantası’nın kapısından içeri bakmaya cesaret edemiyorum. biliyorum ki o masada artık dedem yok .

Yine de içimdeki çocuk her seferinde umutla bekleyecek; 

Belki bir gün o kalın ses yine “Evlat!” diye seslenir diye.

Şimdi ne zaman bir lokantanın önünden geçsem, 

Burnuma çarpan her buharda 

o dumanı tüten çocukluğumu ararım. 


Her kuymak kokusunda, 

her kemençe sesinde dedemin kahkahasını duyar gibi olurum. 

O ses artık çok uzaklarda, 

çok soluk ve kırılgan. 

“Ye evladım, soğumasın,” diyen o sıcak ses 

içimin en tenhalarında sızlar; 

Gözlerim doluverir 

hiç sebep yokken.


Her laz böreği ısırığında, 

her horon adımında, 

her atma türküde 

Dedemin eli saçlarımda, sesi kulağımda canlanır… 

Geriye sadece derin bir boşluk, 

içimde dinmeyen ağır bir hüzün kalır. 


Mevsim, zihnimin o dar ve eski sokağında hep ilkbahar. 

Huzur Lokantası’nın kapısında dururum uzun uzun; 

Dünyanın en lezzetli masasına oturur gibi 

bakarım hayata… 

Gözlerimde yaş, yüreğimde tarifsiz bir özlem, 

İçime dedemi bir daha görememenin 

o büyük sancısı çöker.


redfer


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (1 oy)
  • Yorumlar 5
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Musakka

Musakka

redfer redfer