Hilmi Yazgı '' Gitme Kal Bu Şiirde'' Şiiri Üzerine Bir Tahlil Çalışması
...
gitme kal bu şiirde
bundandır
seni sevdiğim kadar şiiri sevmem
kirpiklerini sayarım hecelerde
ve okşadığım gibi saçlarını
okşarım senli mısraları
her kıt`ada buruk gülüşlerin,
her dizede iç çekişlerin gelir aklıma
sana bakar,
seni okur,
seni koklarım bembeyaz kağıtlarda
seni düşünürüm
özlemine gömüldüğüm her finalde
gidişin gibidir bitişi şiirimin.
şiir biter, gözüm dalar üç noktalarda
sen gidersin, aklım gider ardından
aklım gider... delişmen bir sevda çöker göğsüme
ay ışığı yanar odamda içten içe
loş ışıklar gezer yetim yüzümde
boynum yana iner, hüznüm yana
ıssız bırakırım kendimi, -başıboş-
sessiz bir ünlem boy verir yokluğunda,
kıvrılır koynuma sımsıcak gölgen
adeta virgül
boğuk bir mum kokusu yapışır nefesime
gırtlağımda yanar göz damarlarım
..yutkunurum
gel kal!
uçurumlarımda sarmaşık sarmaşık
hafızama dolaşan dipsiz bir soru
hangi kelimeden yana dönsem
ahvalime hayalin siner.
neyim,
nerdeyim?
ey benim hüzün çiçeğim
güz yanaklım, nisan bakışlım
çal beni benden sonsuza kadar
kayıp adresler gibiyim olmadığın her yerde
dudaklarımda kavruk bir fısıltı var
yokluğun gurbet, varlığın aşktan öte
cismim isminle istilada sevgili
kazınmış beynime her harfin;
her çiçek seninle bahar
hücrelerimde desen desen sen
gönlüm, güneşe ölen berfin.
kirpik uçlarımın bitimsiz çiy tanesi
bir nefes daha gitmesen...
varsın boy versin gece sabaha
düşlerime gelsen burcu burcu
dokunsan yüreğime usulca
burcumda yıldızlar söner
sen kal!
aklımı al yanına
ruhumu çal yarına
yıl boyu olsa da gidişin
bu bedende
yine bende
hep şiirde...
© hilmi yazgı
14.11.2011 /almanya
...
"Herkes gitsin, sen kal" diyen o mahzun ses.
Onun varlığıyla başlayan günler, yokluğuyla çöken geceler...
“gitme” ve benim dünyamı dağıtma”
Sevgili Hilmi ustanın "güz yanaklı, nisan bakışlı" yârine duyduğu o muhtaçlık;
sanki bir kulun ışığa, bir çiçeğin güneşe duyduğu ihtiyaç kadar hayati.
Bu öyle bir bağlılık ki, şair sevgilisinin saçlarını okşar gibi okşuyor mısraları..
İnançla, en duru sevgiyle, şefkatle ve içtenlikle.
...
Bu kez masanın öbür tarafına geçelim.
Elinde bu şiiri tutan, boğazı düğümlenen ve dizelerin arasında kendi sarsıntısını arayan o "yalnız okur" olalım.
Şiirin işçiliğini, demlenme sürelerini bir kenara bırakıp doğrudan kalbe değen o sesle konuşalım.
Şu elimizdeki kağıda/ şu ekrandaki bu mısralara bakınca insan sormadan edemiyor..
Ömür dediğimiz şey, ne ara bu kadar şiir bağımlısı bir hale büründü?
Eskiden hayatı düz yazıyla, sıradan cümlelerle yaşardık. Acıkınca yemek yer gibi, uykumuz gelince uyur gibi.
Ama şimdi baksana bize; bir şiirin eşiğine çömelmiş, şairin gitme diye haykırdığı o boşlukta kendimizi sallayıp duruyoruz.
Çünkü biliyoruz ki bizim de hayatımızda bitmesinden korktuğumuz, o son noktası konduğunda
dünyası kararacakmış gibi hissettiğimiz şiirlerimiz vardır.
Empati dediğimiz nedir ki zaten?
Şairin gırtlağında yanan o göz damarlarını, kendi boğazında hissetmek değil mi?
O "yutkunuyorum" dediği an, hani o kelimelerin bittiği yer... İşte orada onunla tam anlamıyla kardeş olmuyor muyuz?
"Ben buradayım, sen oradasın ama ikimizin de ciğerine aynı boğuk mum kokusu yapışıyor.
İkimiz de o "nisan bakışlı" hayalin peşinde, kayıp adresler gibi dolanıyoruz bu hayatın içinde" diye düşünüp içimiz geçmedi mi?
Bazen koskoca bir hayatı bir virgülün kıvrımına sığdırıyoruz işte.
Şairin o sevgilinin gölgesini bir virgül gibi koynuna alması... Ne kadar büyük bir yalnızlık ve ne kadar devasa bir şefkat değil mi?
Biz de öyleyiz aslında. Hayatın keşmekeşinde savrulurken, tutunacak bir ünlem, sığınacak bir mısra arayıp durmuyor muyuz?
Şimdi bir nefes daha alalım usta şairimizin nefesinden. Ömür geçiyor, herkes gidiyor, her şey değişiyor...
Ama bak, bu masada bu şiirin ruhunda hâlâ o bitmek bilmeyen "kal" nidası tüm o boşluğu satarken, "sen de gitme, kal bu duygunun içinde" demiyor mu şiir?
...
Hani derler ya, bir yere ait olmak için orada doğmak gerekmez. Bazen bir şiir sizi öyle bir yakalar ki, ömrünüzün geri kalanını o şiirin dizinin dibinde geçirmek istersiniz.
İşte o şiirlerden biridir; "Gitme Kal Bu Şiirde"
Biz de öyle yaptık, gitmedik, daha doğrusu gidemedik.
Sevgilinin kirpiklerini hece hece sayan o hassasiyetin içinde, kendimize bir köşe bulup kıvrıldık.
Şair sevgilisini okşar gibi mısraları okşarken, biz de o şefkatin gölgesinde ömrümüzü dinlendirdik.
Çünkü dışarıda sevmek bu kadar zarif değil, dışarıda bağlılık bu kadar derin değil!
Şiir biterse ömür de bitecek, o üç noktalar bizi yutacakmış gibi hissetmemiz çok mu?
...
Bu eser, sözcüklerin birbirine sarılarak hıçkırdığı, imgelerin meleştiği zarafetin acıyla harmanlandığı bir duygular şahikasıdır bize göre.
Şair dili ustalıkla işlemiş, sevgiyi mısraların arasına gizli bir hazine gibi yerleştirmiştir.
Bazen bir şiir okursunuz, şair sanki elini kağıttan dışarı uzatır; önce saçlarınızı karıştırır, sonra da sizi darmadağınık bir halde bırakıp,
“Hadi bakalım, şimdi toparlan toparlanabilirsen” der ya, İşte bu şiir tam olarak o kararlı ama bir o kadar da sahici bir yetişkin gibi dikiliyor karşımızda.
Bizi avutmaya çalışmıyor bu şiir, aksine şah damarımızdaki sızıyı şahlandırıyor.
Şiiri okurken kelimelerin yalnızca birer harf yığınından ibaret olmadığını, onların birer et ve kemik gibi canlandığını hissetmemek mümkün değil.
İnsan, sevdiğini sadece kalbine değil, dilin o dokunulmaz ve kutsal alanına yani şiirin içine de hapsetmek istiyor.
Şair için sevgili, mısraların arasında yaşayan, kirpikleri hece hece sayılan bir kutsallıktır.
ve diyor ki sevdiğine;
’’Dünya kirlidir, zaman acımasızdır ama bu şiir ebedidir; burada eskimediğin, burada gitmediğini arzuladığım bir gerçeklik kurdum sana.’’
Şair, sevdiği insanın gidişini sıradan bir ayrılık olarak görmüyor, onu şiirin bitişiyle bir tutuyor. Düşünsenize, birinin kirpiklerini hece hece sayacak kadar çok sevmek nedir? Bu, bir insanı sadece sevmekten daha da öte, onu bir "vatan" belleyip her hücresine dizelerle yerleşmek değil de nedir?
Şair bize diyor ki: "Ben onu öyle bir sevdim ki, o gittiğinde sadece şehir boşalmadı, lügatimdeki bütün kelimeler de birbirine çarparak alev aldı."
Hadi şimdi, bu kadar yangından sonra, kendi kendimizi toplayalım bakalım, tabii toplayabilirsek.
Bazen şiirin içine öyle bir düşersiniz ki, çıktığınızda üstünüz başınız ucu yanmış kelimeler kokmaya başlar.
Biz bir okur olarak bu şiirde kaybolmuşuz, her dizesini nefes alır gibi yaşamışız çok mu?
Şair, kalbini bir mühür gibi basmışken, bize o mühre dokunup yanmamak düşer miydi?
Şiirdeki o meşhur üç noktalar, aslında hepimizin sustuğu o uçurum kenarlarıdır.
Hani bazen yutkunuruz da bir türlü geçmez ya o yumru; işte o yumru bu şiirde gırtlağa yapışan boğuk bir mum kokusu olup çıkıyor karşımıza.
Okur olarak bu satırlarda gezinirken, bir yokluk korkusunun nasıl sanata dönüştüğüne şahitlik ediyoruz.
Şairin o meşhur teslimiyeti; "Beni öldür öyle git" der gibi diyen o şarkıda olduğu gibi, "gidişin gibidir bitişi şiirimin"
Şairin tek bir derdi var: Sevgiliyi zamandan ve mekandan kaçırıp bu dizelerin içine hapsetmek. Çünkü biliyor ki dünya vefasız, yollar uzun, hayat kısa. Ama bu şiirde kalınırsa; o nisan bakışlar hiç solmayacak, o gidişler asla tam bir bitiş olmayacak.
Hani derler ya; "Şiir, kalbin dile gelmiş halidir." Bu şiirde ise kalp sadece dile gelmemiş, adeta o kağıda imzasını kanıyla, gözyaşıyla ve o bitmek bilmeyen kal nidasıyla atmış. Biz de bir okur olarak, o "güz yanaklı, nisan bakışlı" hayalin peşine takılıp gitmişiz çok mu?
Nihayetinde şiir bize şunu öğretti;
Herkes gitse, her şey değişse bile, bir harfin içine saklanan o aşk,
bir ömrü beslemeye yeter.
Sevgili Hilmi ustaya
Saygı ve iyi dileklerimle.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.