Sesil Yaşam
Usul usul çekilirken suyun rahmeti gövdemden,
kımıldamamaya vakfettim ömrümü;
ufkun aldatıcı kandilinde,
ne firara meylettim,
ne seyr-ü sefer bildim.
Bir kayanın alnına mühürlenmiş
yeşil bir sabırdım evvel;
rüzgâr üstümden geçti,
deniz içimden,
zaman ise kabuğumun kıyısında
elini kana bulamadan eskidi.
Ey sükûnetimin mercanla örülü mahşeri!
Beni taş zannedenler,
kırıldıkça çoğalan bir canlılığın
hangi duaya tutunduğunu bilemezler.
Hangi darbeden dağıldığı mı?
Hangi dağılmada başka bir ağızdan
adımı yeniden topladığı mı hissedemezler.
Sayfa sayfa kapandı üstüme deniz.
Sünger karanlığında
nice gidişler tuza kesildi de,
gelenler benden geçip gittiler.
Gidenler içimde kendini erittiler;
Ey kendinden uğrayıp yüreğimde kurduğun pusun!
tutmadığın,
gövdemde unutulmuş mahpusum.
Soluklarımda yosun,
damarlarımda ıslak bir hicran.
Dilimde yürümeyi bilmeyen
eski bir volkan, suskunluğum…
Deniz şakayıkları açıldı gönlümden,
zehre eğilmiş zarif bir tebessüm;
rengini davet sanan her parmak
mor bir ah ile döndü teninden.
Güzellik,
diken değil,
kılıksız rüyalarda tecessüm.
Bir midye gecesi indirdim kirpiklerime…
Zihnime damlayan o ince kum,
ne atıldı
ne bağışlandı.
Yıllarca uyuşturduğum acılardan;
adı kondu.
Sızım parladı,
ben sustum,
adı inci oldu.
Ey kabuğumda saklanan parlak elem!
Bezm-i elestimizde,
sen bir mücevher değildin.
Ruhumun mahrem köşelerinde,
Hablullahın sicimiydin.
Aşk indindeki menzilde,
sesil ruhların efendisiydin.
Yanmayı bilmeyen kırmızı bir niyaz gibi
Ateşin en dibinde serseriydin.
Ne sabah istedim gökten,
ne pencere,
ne de açık alınlı bir ufuk.
Sözsüz bir rahmet gibi
içimi yokladı kesif bir buyruk.
Tüm soluk canların sessiz hilkatinde,
var olmayı dileyen, kıyamda sesil yokluk
Kök saldım hayata,
bir ağaç gibi değil;
taşın suskunluğuna ilişmiş liken gibi,
kuru yüzeylerde yeşeren
yavaş bir sırr-ı ledün.
Cism-ü canda beliren bir cüz’ün,
unutulmuş alnında,
tutunmanın kırağı düşmüş kitabında kaldım!
Okunmayı bilmediğimden değil,
bütün hurufun içime kıvrılan yollarına kandım.
Ayaklarım yoktu;
içimden kabuklar hicret ediyordu,
mevsimler gömlek değiştiriyor,
çürük bir tas kendine
başka bir ağız arıyordu.
Oysa ben
rüzgârların esrik sesini,
uzaktan geçen balıkların gölgesini,
paslanmış gemilerin kızıl tortusunu,
yerimden oynamadan dinliyordum.
Gel dediler,
tutunmuş idim.
Git dediler,
gidecek yerim köklerimin altındaydı.
Yaşa dediler,
ben çoktan yaşamı
çürümeden direnmenin
ıslak ve mahcup ilmine devretmiştim.
Ey kıpırdamadan göç eden ağır can!
Yarısı dua,
yarısı mercan.
Ey kendi kabuğunu içerden taşıyan
inci sızım,
liken sabrım,
sünger karanlığım!
Sesil yaşamın
evvela sesini çıkardım,
sonra silinmeyi.
Geriye kalan,
ne tam sükut,
ne tam umut.
Yangınımdan firar etmeyen yara…
Artık beni unut.
- Yorumlar 4
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.