Ateşi Adem Buldu Havvanın Bedeninde Son
X. Cehennem Meyvesi
Dünya, kendi üstünde yürüyen ilk ayak izlerini uzun süre hatırlamadı. Kokuyu rüzgâra verdi, ilk nefesi havaya dağıttı, yaprakların arasına gizlenen o ilk utancı hiç görmedi. Ama su unutmadı. Okyanusun en dibindeki sıcak bacalar, karanlığın içinde hâlâ ağır ağır nefes alırken, bir zamanlar içlerinde taşıdıkları iki gövdenin artık ışığın altında yürüdüğünü biliyor gibiydi.
Âdem ve Havva yeryüzüne çıktıklarında yalnız cennetten ayrılmış olmadılar. Âdem artık Serendip’te; yalnızca yeryüzünün ıslak taşına ilk ayak basan peygamber değil, cennetin suyundan koparılmış ilk sürgündü. Dağ, onun ağırlığını tanımadı önce; toprak, ayağının altındaki yeni hükmü kavramakta gecikti belki de. Göğsünde hâlâ karanlık denizin tuzu, teninde ışığın açtığı ilk çizik vardı. Havva ise başka bir kıyının, Habeş’e/Etiyopya’ya açılan uzak bir toprağın yalnızlığına bırakılmıştı. İki beden, aynı cennetten düşmüş iki ayrı yön, aynı ateşten kopmuş iki ayrı kıvılcım.
Sonra Havva yürüdü. Onu bulmak için değil yalnız; kendi içinden düşen yarısını yeryüzünün taşlarında aramak için. Her adımında cennet biraz daha uzaklaştı, toprak biraz daha insanlaştı. Adem Arafat’ın civarında beklerken, beklemek ilk defa bir ibadet gibi insanın kemiğine işledi. Havva onu bulduğunda iki sürgün birbirine kavuşmadı sadece; yeryüzü kendi ilk tanışmasını yaşadı. Arafat, bir dağ olmaktan çıkarak; ayrılığın adını tanımaya çeviren ilk eşik oldu.
Adem ve Havva kendi eski hâllerinden ayrıldılar. Suyun altında ihtimaldiler; ışığın altında biçim oldular. Karanlıkta birbirine karışan iki sıcaklık, gözün gelişiyle iki ayrı bedene çekildiler. Bakış onları belirledi. Bir zamanlar suyun içinde dalgalanan varlıkları, ışığın elinde ağırlaştı; Adem kendi adına, Havva kendi bedenine kapatıldı.
İç görüdeki ırmaklar, saraylar, bahçeler ve meyveler, dış dünyanın ışığı altında görünmezleşti. Göz açılınca insan taşa daha kolay inandı. Havaya inandı. Işığa inandı. Tenine inandı, çünkü artık görülüyordu. İçeride kalan cennet ise daha sessiz bir hakikate dönüştü.
Onların içinde bulunan sıcaklık, suyun dibinde başlayan o yasak kıpırtı, şimdi havanın sertliğinde başka bir dile geçti. Artık yalnız tenin içinde dolaşmıyor; ellerin ucuna, ağızların kenarına, gözlerin derinliğine, yürürken geride kalan gölgeye kadar yayılıyordu. Ateş, görünmeyen ilk hâlinden çıkıp varlığın her yerine ince bir hüküm gibi dağıldı. Adem, Havva’ya baktığında artık yalnız onu istemiyor; onda bulduğu ateşle kendi sürgününü de tanıyordu. Havva, Adem’e dokunduğunda artık yalnız eski karanlığın yakınlığını değil, ışığın bölüp ayırdığı o yeni açlığı da duyuyordu.
Yeryüzünde her şey daha keskin geldi onlara.
Taş, taş olduğunu biliyordu. Rüzgâr, bedeni dışından yokluyordu. Yaprak, ışığı tutup geri veriyor, su artık içinden çıkılmış, arkada bırakılmış, hatıraya dönmüş bir rahim gibi duruyordu. Adem avucunu suya daldırdığında, cennet avucuna gelmedi. Havva saçlarını suyla ıslattığında, derinlik geri açılmadı. Geri dönmek eski bilgisizliği gerektirirdi. Göz açıldıktan sonra hiçbir karanlık aynı karanlık değildi.
Adem gece uykuya yaklaşırken, gözünün ardında suların eski sesi dolaşıyordu. Havva karanlığa döndüğünde, içinde bir bahçenin serinliği açılıyor, dallarında henüz koparılmamış bir meyve ağırlaşıyordu. Dünya onlara gündüz taş, rüzgâr, açlık ve gölge verdi; gece ise zihnin karanlık kozası ile eski cennetin kırıntılarını geri çağırdı. İnsan bundan sonra iki gerçek arasında yaşayacaktı. Gözün gündüz gerçekliği ve iç görünün gece hakikati.
Ateş onlara önce sıcaklık gibi göründü, sonra bilgiye dönüştü. Bilgi önce sevinç gibiydi; çünkü beden, kendi içinde sakladığı gücü ilk kez tanıyordu. Çünkü bilinen şey, bilinmeden önceki hâline geri dönemiyordu. Ademin, Havva’nın bedeninde bulduğu ateşi artık çocukları dünyada aradı. Kuru dalda, taşın sürtünmesinde, gecenin serinliğinde, açlığın çevresinde, korkunun dişlerinde. Havva’nın çocukları, kendi içinde uyanan sıcaklığın yalnız sevişmenin değil; pişmenin, yanmanın, dönüşmenin ve kaybetmenin de tohumu olduğunu duydu.
İç görüdeki meyve de bu yüzden değişti.
O artık yalnız cennet nimeti değildi. Dalında duran parlak vaat, Havva’nın bedeninde ateşe, Âdem’in bakışında arzuya, insanın gelecekteki bütün günahlarında ve dualarında iki yüzlü bir bilgiye dönüşecekti. Meyve artık yalnız yenilen bir şey değildi; bilinen, istenen, saklanan, özlenen, bedende taşınan bir şeydi. İnsan onu her çağda yeniden adlandıracaktı: aşk diyecek, günah diyecek, bilgi diyecek, kader diyecek. Ama adı ne olursa olsun, içinde ilk cennetin karanlığından çıkmış o sıcak çekirdek kalacaktı.
Göz, ikisine yalnız birbirini vermedi. Onlara zaman verdi.
Çünkü gözün olduğu yerde önce ve sonra vardı. Ateş ve ışık yanmış olanla yanmamış olanı, pişmiş olanla çiğ olanı, aydınlananla karanlıkta kalanı birbirinden ayırdı. Cennette zaman, ağır bir su gibi dönüyordu; yeryüzünde ateş onu çizgilere böldü. İlk sabah, ilk gece, ilk bekleyiş, ilk üşüme, ilk özlem… Hepsi ateşin etrafında şekillendi. İnsan, zamanı belki de ilk kez ısınırken anladı.
Sonra ateş çoğaldı.
Bir ocak oldu.
Bir korku oldu.
Bir evin ortasında toplanan yüzler oldu.
Bir çocuğun alnında sayılan sıcaklık oldu.
Bir mızrağın ucunda parlayan ölüm,
bir ekmeğin içinde yumuşayan hayat oldu.
Ateş, cennetten çıkan iki bedenle birlikte dünyaya yalnız ışık getirmedi; ayrımı, emeği, arzuyu, kaybı, pişmeyi ve yıkımı da getirdi. Her sıcaklıkta Havva’nın bedeninden geçen ilk gizli bilgi vardı. Her kıvılcımda Adem’in onu bulurken kaybettiği sualtı cennetinin izi.
Bu yüzden ateş masum kalamadı.
Hiçbir ateş yalnız ısıtmadı. Her ateş biraz hatırlattı. Her alev, suyun dibinde gözsüz yaşanan o eski yakınlığı gökyüzüne karşı ele verdi. Adem ateşe baktığında, Havva’nın bedeninde ilk duyduğu sıcaklığı hatırladı; ama artık onu suyun nurani karanlığıyla değil, ışığın yargısıyla biliyordu. Havva ateşe yaklaştığında, kendi içinde uyanan şeyin dünyaya nasıl yayıldığını gördü. Sıcaklığın eşyaya, eşyanın dile, dilin yasaya, yasanın yasağa, yasağın günaha geçişini.
Ve cennet, insanın içinde başka bir adla yaşamaya başladı.
Bazen rüya oldu.
Bazen vahiy.
Bazen özlem.
Bazen dua.
Bazen bir su sesi.
Bazen hiç görülmemiş bir bahçeye duyulan açıklanamaz hasret.
İnsan dünyayı gözle gördü; cenneti ise gözünü kapattığında hatırladı. Bu yüzden cennet, kaybolmuş bir yer olmaktan çok, insanın içinde mühürlenmiş bir görme biçimiydi. Dış göz onu kanıtlayamazdı. Haritalar ona ulaşamazdı. Taşlar, yollar, şehirler onu gösteremezdi. Ama insan gecenin içinde ansızın bir serinlik duyduğunda, bir ırmak sesi olmadan ırmak hatırladığında, görmediği bir sarayın gölgesinde dinlenmek istediğinde, o eski iç görü tekrar kapısını aralıyordu.
Belki de sürgün, cennetten çıkarılmakla bitmedi. Asıl sürgün, cenneti içlerinde taşımaya devam etmekti. Adem’in içinde derin suyun karanlığı kaldı. Havva’nın içinde ateşin ilk uyandığı o ışıksız bölge. İkisi de yeryüzünde yürürken, ayaklarının altında toprak, üstlerinde ışık, içlerinde suyla ateşin bitmeyen kavgası vardı. Her dokunuş eski cennetin gölgesinden geçiyor; her bakış, kovuluşun keskin organıyla yeniden yaralanıyordu.
Ateş yalnız ceza değildi. Ateş, ceza kadar arzu, arzu kadar bilgi, bilgi kadar felaketti. Onları cennetten ayıran şey, aynı zamanda birbirlerini tekrar tekrar çağıran şeydi. Havva’nın bedeninde bulunan ateş, Adem’i dünyaya sürerken Havva’dan koparmadı. Adem’in dokunuşunda çoğalan ateş, Havva’yı sudan çıkarırken Adem’den uzaklaştırmadı. Sadece aralarına gözün mesafesini, ışığın çıplaklığını, dünyanın ağırlığını koydu.
Bundan sonra hiçbir sevda bütünüyle karanlıkta kalamayacaktı. Hiçbir beden, gözsüz cennetin o ilk dokunuşuna tamamen dönemeyecekti. İnsan, sevdiği bedene her yaklaştığında biraz suyu, biraz ateşi, biraz ışığı ve biraz sürgünü beraberinde taşıyacaktı. Ten, ilk cennetin hatırası; arzu, ilk ayartının sıcaklığı; göz, ilk kovuluşun yarası olarak kalacaktı.
İnsan sevdiğinde yalnız karşısındaki bedeni istemeyecekti; o bedenin içinde kaybettiği cennetin kapısını da arayacaktı. Bir yüze bakarken yalnız yüzü görmeyecek, gözün arkasında saklanan karanlık ırmakları da sezecekti. Bir bedene dokunurken yalnız teni değil, suyun altında dokunulmadan önceki o ilk yakınlığı da yoklayacaktı. Bu yüzden aşk hiçbir zaman yalnız dünya işi olmayacaktı. Aşk, cennet hatırasıyla cehennem meyvesinin aynı bedende karşılaşması olarak kalacaktı.
Adem ve Havva bunu bilmiyordu.
Bilmek, sonradan çoğalacak bir yük olacaktı. Onlar yalnızca birbirlerine baktılar. Bakışlarında suyun kaybı, tenlerinde ateşin bulunuşu vardı. Nefeslerinde havanın keskinliği. Arkalarında karanlık cennet, önlerinde henüz adı konmamış dünya. Ve içlerinde, bütün insan soyuna geçecek o ilk sıcak sır.
O ilk sıcaklık artık bulunmuştu.
Ne gökten çalınmıştı,
ne taştan çıkarılmıştı,
ne yıldırımın ağzından düşmüştü.
Adem onu Havva’nın bedeninde bulmuştu.
Ve o günden sonra insan, ne zaman sevse, kendi içindeki sualtı cennetine biraz daha yaklaştı. Ne zaman arzulasa, ne zaman bir bedene dokunsa, eski karanlığın sakladığı o ilk sıcaklığı aradı. Ne zaman gözlerini kapatsa, iç görüdeki ırmakların hâlâ aktığını, sarayların hâlâ yükseldiğini, bahçelerin hâlâ açıldığını, meyvenin hâlâ dalında ağırlaştığını duydu.
Bir rahimden çıkılmıştı. Bir göz açılmıştı. Bir cennet geride kalmış, bir cennet içeriden mühürlenmişti. Ve insan, o günden sonra iki hakikat arasında yürüdü. Gözün gösterdiği dünya ile artık okyanusun sakladığı cennet birlikteydi.
Ateş cennetten kovulmanın bedeliydi.
Çünkü ateş cehennem meyvesiydi.
-Bitti-
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.