Zürafanın Daktilo Tamirhanesi
Sabahın cebinden bir vida düştü,
kimse eğilmedi.
Postacı,
gökyüzüne fatura kesmiş;
bulutlar borcunu ödeyemeyince
yağmur yerine eski ışıklar yağıyordu.
Bir zürafa,
boynuna daktilo asmış,
dükkanın ortasında harf tamir ediyordu.
“R” harfi paslanmış,
“Ö” harfinin gözleri yerinden çıkmış,
“Ş” harfi gece boyunca
kendi kuyruğuna basmış.
Ben sıraya girdim.
Elimde kırık bir ünlem,
cebimde üç noktanın son treni.
Tam o sırada
bir belediye hoparlörü öksürdü:
“Dikkat!
Bugün bütün kaldırımlar
ayakkabılardan şikâyetçi.
Lütfen adımlarınızı evde bırakınız.”
Kediler tutanak tuttu,
fareler itiraz etti,
bir çay bardağı
kendini ince belli bir filozof sanıp
kaşığın kulağına şekerli bir kehanet fısıldadı.
Kimse inanmadı.
Zaten o gün
inanmak yasaktı;
yalnızca şemsiyelerin
ters dönerek dua etmesine izin vardı.
Bir adam geldi,
başında akvaryum,
içinde kravatlı iki balık.
“Ben düşüncelerimi yüzdürüyorum,” dedi.
Balıklardan biri boğuldu.
Diğeri dilekçe yazdı.
Şikayet ediyordu.
Dilekçeyi bir kaplumbağa okudu,
çok geç kaldı,
ama resmi tören yapılacaktı.
Tamirhanede işler karıştı.
Daktilonun içinden
bir mandalina korosu çıktı;
hepsi aynı anda ekşi bir marş söyledi.
Zürafa telaşlandı,
boynunu tavana astı,
“Bu ülkede uzun olmak
bazen merdiven yerine kullanılmaktır,” dedi
ve hemen sustu,
çünkü duvarda asılı saat
onu dinliyordu.
Saatin akrebi izin almıştı.
Yelkovan tek başına dönüyor,
her turda biraz daha yaşlanıyordu.
Öğle vakti gelmeyince
sandalyeler açlık grevine başladı.
Bir sandalye bağırdı:
“Bize oturmayın artık,
sürekli poponuzu görmekten bıktık!”
Kimse cevap vermedi.
Çünkü cevapların hepsi
dünden kalma gazetelere sarılıp
manavda ucuz diye satılmıştı.
Bir kadın geçti sokaktan,
saçlarında küçük trenler.
Her lokomotif
başka bir vedaya buhar basıyordu.
Kadının sırtında bir çuval vardı;
çuvalın içinde şehir değil,
şehrin kendisinden kaçırdığı umutlar.
Umutlardan biri bana el salladı.
Tanıdık geldi.
Belki çocukluğumdu,
belki hiç girmediğim bir kalbin
bende bıraktığı yara izi.
Sonra gökyüzü aşağı indi.
Kimlik sordu herkese.
Bulutlar ceplerini karıştırdı,
kuşlar soyadlarını unuttu,
bir leylek nüfus memuruna
gagasından bebek teslim etti.
Kim bilir nerden getirmişti.
Bebek konuştu:
“Ben aslında pazartesiyim.”
Sen kimsin mi dedim?
Kendini duvara çarptı,
sinirlendi bütün takvimler.
Salı, masanın altına saklandı.
Çarşamba, eski bir palto giyip
kimseye görünmeden şehirden kaçtı.
Zürafa bana baktı.
“Kırık ünlemini tamir edemem,” dedi.
“Bunda fazla hayret var.
Böyle şeyler artık yedek parçayla düzelmez.”
Ben üç noktanın tekini uzattım.
Onu avucuna aldı,
kulağına tuttu,
içinden küçük bir deniz sesi geldi.
“Bu hâlâ yaşıyor,” dedi.
“Bunu cümlenin sonuna koyma.
Birinin kalbine göm.”
Ama üçü birlikte olacak unutma.
Akşam olunca
tamirhanenin kepenkleri kendiliğinden kapandı.
İçeride kimse kalmadı;
yalnız harfler,
vidalar,
bir iki mandalina sesi,
ve boynunu tavanda unutmuş zürafanın
ince gölgesi.
Ben eve dönerken
kaldırımlar hâlâ bana kırgındı.
Adımlarımı cebime koydum.
Çıplak bir sessizlikle yürüdüm.
Gece,
kapımın önünde bekleyen eski bir tencereydi.
Kapağını kaldırdım;
içinde küçük bir ay kaynıyordu.
Kaşığı uzattım.
Ay bana baktı.
“Beni karıştırma,” dedi,
“ben zaten yeterince dönüyorum.”
- Yorumlar 8
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.