İsmin Den Hâlinde Aşkı Yaşamak
Don Kişot yel değirmenleriyle savaşmıyor artık. Poseidon mızrağına rüzgâr gülünü asmış. Vurmuyor artık gönül toprağıma Poseidon mızrağını. Ne bir depremle sallanıyor gönül topraklarım, ne de ortasından yarıyor ruhumu fay hatlarım. Yalnızca rüzgâr gülünü üflüyor Pan, kavalının yerine. Ruhumda bir panik, Zekeriya’yı kesen testereyle yüzümde kesilmiş neşe. Sevdanın “den” hâli, Ethem misali sarayından, tahtından vazgeçiş... Gönül sarayımdan benimkisi. Sana kurduğum tahttan vazgeçiş... Sultanım. Sevdalar, yüreğimin değirmeninde unlarını eleyip eleklerini asmış.
İçimdeki şövalyeler öldürüyor kendini bir bir. Ben, bir Don Kişot gibi Poseidon’un mızrağındaki rüzgâr güllerine ilan ediyorum savaşımı. Ruhumu istila ediyor eski zaman Stoacıları. Nedim’in Sa’dâbâd’e girişi gibi gelmeliyken sana, Ethem gibi dönüyorum şimdi. Hâk ile yeksan ederek sarayı, saltanatı. Ethem, Ethem “den” bile geçmedi mi ten kuşunu üfleyerek? Kişot’un savaşı da kendin“den” değil miydi? İbrahim’in İsmail“den” geçmekti çaresindeki tükenişi...
“Den” hâlinde yaşamak bir toz bulutu gibi... “Den” hâlinde yaşamak bir rüzgârın gülü pervane kılması... Cism ü cânın kable’l-vukû sırrına ermesi, arz u semaya sığmam diyen Hakk’ın kucağında kâh küre-i arz olup dönmesi, kâh dil madeninde kenzen bilinmesi gibi... “Den” hâlinde aşk, Don Kişot gibi delilerin işi. Ethemlerin dirilişi... “Den” hâlinde yaşamak, ne yâr kaldı bucağımda ne gezmediğim diyar... Geçince “den” hâlinden, kalmadı ne de ağyar diyenlerin ayne’l-yakîn bilişi...
Orpheus, Eurydike’den vazgeçebildi mi?; Cerberus’u uyutan liriyle, Hades’i ağlatan sesiyle yeraltını geçmişti de, aşkının bir bakışından geçebilmiş miydi? Lirinin telleri cehennemin kapısında ağzı açık kalmış bir kuş gibi titredi de. Dönüp bakmamaya gönül telleri direnebilmiş miydi?, Sevdiğinden geçmek, sırattan geçmek miydi?
Abelard, Paris’in taşlarına akıl öğreten adamdı. Heloise yalnız güzelliğiyle değil, zekâsıyla da çağının üzerine eğilen bir genç kadın. Fulbert’in evinde bilgi, kısa sürede kendi kılığına sığmadı. Aşk, kitabın kenar boşluklarından taştı.
Yasak olan yalnız bedenleri değildi. Bir çağın düzenine, aklın gururuna, ruhban disiplinine, aile onurunun kırılgan camına da dokunmuşlardı. Sonra aşkın üstüne gece indi. Fulbert’in öfkesi, yalnız kızgın bir amcanın hiddeti değildi; çağın namus defteri, erkek intikamının kör mührü, bedene yazılan ceza. Adamlarını gönderdi. Abelard’ın bedeninden, aşkın dünyaya dönük en gürültülü parçası koparıldı. Bu hadım ediliş, yalnız bir bedene yapılan saldırı değil; arzunun, erkekliğin, neşenin, gelecek ihtimalinin karanlıkta kesilmesiydi.
Heloise manastıra kapandı. Abelard keşiş oldu. Biri örtünün altında yanmayı öğrendi, öteki cüppenin içinde sönmeyi. Ama manastır aşkı öldürmedi. Tenin yerini harf aldı. Buluşmanın yerini satır. Dokunuşun yerini mürekkep. Aralarına taş duvarlar, yeminler, rahibelerin soğuk ayak sesleri, keşişlerin uzun susuşları girdi. Yine de mektuplar yürüdü. Mühür yerlerinden kanayan küçük bedenler gibi. Birinden diğerine değil yalnız; geçmişten bugüne, etten dile, suçtan duaya, arzudan pişmanlığa.
Heloise Abelard’a Mektubuyla şöyle seslendi:
“Mektubunu okurken gözyaşlarım satırlarının yarısını sildi; keşke hepsini silebilseydi de sana öyle geri gönderebilseydim. Onu okumadan önce daha sakindim. Demek sevenlerin felaketleri gözlerden içeri giriyor. Senin yazdıkların benim eski yaralarımı yeniden açtı. Bana acı haberleri de yaz; çünkü senden gelen keder bile bana senden gelmeyen sessizlikten daha merhametlidir. Gözyaşlarımızı sakınmaya çalışma; böyle kederli bir yere kapanmış kadınların gözyaşları korunacak şeyler değildir.”
Abelard’ın cevabı daha kırık, daha ikiye bölünmüş bir aklın sesidir. Bir tarafı rahipliğe, tövbeye, Tanrı’ya sığınmak ister; diğer tarafı Heloise’in adını hâlâ göğsünde taşır. Onun cümlelerinde aşk, günah diye kovulur; fakat kovulduğu yerden yine geri döner. Abelard unutmayı buyurur gibi yazar, ama unutmanın bile Heloise’in adını gerektirdiğini ele verir. Kendi felaketini ilahî bir ceza gibi okur; Fulbert’i de bu cezanın karanlık aleti sayar. Yine de mektup, kuru bir vaaz değildir; içinden hâlâ eski ateşin is kokusu yükselir.
Abelard’dan Heloise’e:
“Senin mektupların beni sarstı; o sevgili elin yazdığı harfleri ilgisizce okuyamadım. İçimde hâlâ senden kopmamış bir yer var. Sana karşı fazla şefkatimle savaşıyorum; bütün çabama rağmen zayıflığım senin acılarını duyuyor ve onlardan pay alıyor. Dünya beni huzura ermiş sanıyor; sanki sende yalnız duyuların zevkini sevmişim de şimdi seni unutmuşum gibi. Ne büyük yanılgı! Ben insanlardan utanç ve kederle çekildim; fakat içimdeki fırtınayı manastırın sessizliği bile tam susturamadı.”
Beden“den”, ev“den”, isim“den”, arzu“dan”, evlilik“den”, itibar“dan”, dünya“dan” geçmeye zorlandılar; fakat birbirlerin“den” geçemediler. Heloise, Abelard’dan uzaklaşırken Abelard’ın harflerine yerleşti. Abelard, Heloise’i Tanrı’ya havale ederken onun gözyaşlarında sersemleşti. Aralarındaki aşk, kavuşmanın yolunu kaybetti; ama mektubun içinde ikinci kez bedenleşti.
İkarus balmumun“dan” geçseydi, güneş yalnız gökte kalırdı; kim bilirdi yüksekliğin de insanı eriten bir dişi olduğunu? Ariadne ipin“den” vazgeçseydi, labirent kendi ağzında boğulur, Minotauros karanlığın içinde yalnızca bir nefes olarak kalırdı. Odysseus sirenler“den” geçemedi; kulaklarına balmumu doldurdu da arzunun sesini geminin direğine bağladı. Cassandra kehanetin“den” geçseydi, Troya’nın külleri bu kadar erken konuşur muydu? Hallaç kendi sözün“den” geçseydi, derisi değil belki, içindeki sır soyulurdu. Çünkü kimi cümleler insanın ağzından çıkmaz; gönlüne minber kurar, oradan konuşur.
Sen“den”geçmek için ben hangi dağı seçsem, eteğinde benimle aynı yüzü taşımayan bir ben bekliyor. Hangi denize dalsam, suyun dibinde silüetinin kırılmış hayalleri beliriyor. Hangi mağaraya girsem, uyuduğum Eshab-ı Kehf uykusundan uyanıp zihnim rüyanı yorumluyor. Başucuma uzanmış Kıtmirin gözlerinde eski bir bekleyişin sarı kandili. Hangi balığın karnında Yunus gibi beklesem, içimdeki gece denizi yarıp yine senin kıyına salıyor beni. Sen“den” geçmek için her menzil, dönüp dolaşıp ben“den” eksilen başka bir uzva bağlanıyor; dağ omzumdan, deniz dilim“den”, mağara uykumdan, balık ise içimde sakladığım son nefes“den” alıyor payını.
“Den” hâli ayrılığın kuru eki değil sultanım; aşkın kendi bedenin“den” kabuk değiştirmesi. Sen“den” geçmek, senin yokluğuna varmak değil yalnız. Sana kurduğum iç saltanattan, seni taşıyan benlikten, sana serfuru etmiş bütün gizli putlarımdan geçmek. Bir sarayı yıkmak kolay; insanın içinde taht kurmuş bir sûreti hâk ile yeksan etmesi zor.
Şimdi rüzgâr gülü dönüyor Poseidon’un mızrağında. Pan kavalını susturmuş sanıyorsun, oysa panik çalıyor. Don Kişot kılıcını indirmiş; değirmenler ununu elemiş; Ethem tahtından kalkmış; İsmail bıçağın sessizliğinde bekliyor.
Ben bekliyorum.
Sen“den” geçmekle sen“den” vazgeçmek arasında, tozun rüzgâra karıştığı o ince yerde.
Ne saray kaldı.
Ne saltanat.
Masumiyetle ters orantılı hayat
Bir avuç hâk.
Bir kırık mızrak.
Bir de boş kalan “ ”.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.