Sahte Sevgi Basan Kalpazan Iv
IV. Semra Hanım’ın Sessiz Anahtarı
Semra Hanım, mesai bitimine on dakika kala masasına eğilmiş, bilgisayar ekranında açık duran müşteri itiraz formuna bakıyordu.
Ekrandaki satırlar kendisine ait değilmiş gibi gözleri yazılarda duruyor, aklı müdür odasının kapısında kalıyordu. Bankada yıllarını geçiren insan, kapalı kapıların sesini de okumayı bilirdi. Kapı ne kadar usul kapanmış, içeri giren ne kadar hızlı çıkmış, odadan çıkanın yüzünde ne kadar renk kalmış; bunların hepsi şubenin asıl kayıtlarıydı. Sistemin tutamadığı ama yalnız insanın hafızaladığı kayıtlar.
Semra Hanım on iki yıldır bu şubedeydi.
İlk yıllarında her şeye itiraz etmiş, sonra itirazın sesinin olmadığını, yalnız bedelinin olduğunu anlamıştı. Şube insanı böyle eğitir, doğruyu gösterir, sonra o doğruyu hangi zamana saklayacağını öğretirdi. Aysun Hanım hâlâ ilk tarafındaydı işin; gördüğünü söylemenin kurumu iyileştireceğine inanıyordu. Semra Hanım ise kurumların çoğu zaman iyileşmek değil, iyi görünmek istediğini çoktan öğrenmişti.
Ahmet Müfit Bey’in sesi yakınlardan geldi.
“Semra Hanım.”
Başını çevirdi.
Ahmet Müfit Bey masasının yanında durmuştu. Ceketi kolunda, çantası elinde, yüzünde mesai bitimi yorgunluğunu bile nezakete çeviren o ölçülü ifade.
“Buyurun Ahmet Bey.”
“Dosyanın devamı sizde demiştiniz.”
“Evet.”
Semra Hanım çekmecesini açtı. İçinden mavi kapaklı ince bir dosya çıkardı. Dosyanın üstünde hiçbir şey yazmıyordu. Ahmet Müfit Bey dosyaya baktı.
“Burada mı konuşalım?” dedi.
Semra Hanım şubenin içine göz gezdirdi. Aysun Hanım hâlâ evrak toparlıyordu. Berke Bey son müşterinin ardından ekran kapatıyordu. Mustafa Bey arka tarafta görünüyordu, ama görünmeyi istemeyenlerin garip bir görünürlüğü vardı üstünde. Necati Bey odasından çıkmamıştı.
“Burada olmaz,” dedi Semra Hanım.
“Yakında bir yer var mı?”
“Şubenin arkasındaki küçük pastane. Sessiz olur.”
Ahmet Müfit Bey gülümsedi.
“Teftişlerde sessiz yerler kıymetlidir. İnsan en doğru bilgiyi çoğu zaman gürültüden uzakken alır.”
Semra Hanım dosyayı çantasına koydu.
“Bazen de gürültünün ortasında herkesin duymadığı şey duyulur.”
Bu cevap Ahmet Müfit Bey’in hoşuna gitti. Semra Hanım’ın cümleleri düzgün değildi; hazır kalıplardan çıkmıyordu. İçinde yaşanmışlık vardı. Yaşanmışlık, sahte cümleyi hemen tanımayabilirdi ama hazır cümlenin kokusunu alırdı.
Pastane şubenin arka sokağındaydı. Kapısında eski bir tabela, içeride dört masa, cam kenarında kurumuş bir fesleğen. Çayları demli, ışığı zayıftı. Semra Hanım cam kenarına oturdu. Ahmet Müfit Bey karşısına geçti.
Garson çay getirdi.
Bir süre ikisi de dosyaya dokunmadı.
Ahmet Müfit Bey önce konuştu.
“On iki yıl bir şube için uzun zaman. İnsan orada yalnız çalışmaz, şubenin karakterini de öğrenir.”
Semra Hanım çay kaşığını bardağın kenarına bıraktı.
“Şubelerin karakteri olur mu Ahmet Bey? Bence şubelerin alışkanlıkları olur. Karakter insanlarda aranır. O da çoğu zaman bulunmaz.”
Ahmet Müfit Bey güldü.
“Sert konuştunuz.”
“Yumuşak konuşan çok oldu. Bir faydasını görmedim.”
“Yumuşaklık fayda için yapılmaz. İnsan kalbinin kabalığını inceltmek içindir.”
Semra Hanım ona baktı.
“Bunları hep böyle mi söylersiniz?”
“Nasıl?”
“Hazır gibi.”
Ahmet Müfit Bey kısa bir an durdu. Sonra gülümsemesini bozmadı.
“İyi düşünülmüş cümle hazır görünür. Dağınık insan samimi sanılır. Oysa bazen samimiyet, insanın sözünü özenle seçmesidir Semra Hanım.”
Semra Hanım tebessüm etti.
“Güzel kurtardınız.”
“Bankacılıkta en önemli şeylerden biri budur. Kurtarmak.”
“Kimden?”
“Duruma göre değişir. Müşteriden. Müdürden. Personelden. Bazen insanın kendisinden.”
Semra Hanım çantasındaki dosyayı çıkardı. Masanın üstüne koydu.
“O zaman bakalım kimi kurtaracaksınız.”
Dosyayı açtı. İçinde işlem çıktıları, not alınmış tarih listeleri, birkaç müşteri ismi, bazı evrak kopyaları vardı. Ahmet Müfit Bey ilk sayfaya baktığında Mustafa Bey’in adını gördü. Sonra ikinci sayfada yine. Üçüncü sayfada farklı bir işlem türünde.
“Bunları nereden aldınız?”
“Şubeden.”
“Bunu zaten biliyorum.”
“Şubenin görülmek istenmeyen yerinden aldım diyelim.”
Ahmet Müfit Bey dosyayı ağır ağır inceledi. Semra Hanım konuşmadı. Konuşmaması iyiydi. Konuşmayan insan dosyanın etkisini artırırdı.
Mustafa Bey, Necati’nin görünen eli gibiydi. Kasa tarafında değil, işlem düzeltmelerinde. Yalnız tahsilat bekletmelerinde değil, açıklama değişikliklerinde. Bazı müşteri dosyalarının yeniden düzenlenmesinde. Küçük tutarlar, bölünmüş kalemler, geç kapatılmış kayıtlar. Aysun’un eli de dosyada vardı ama o işin dış halkasında duruyordu. Evrak düzenlemişti. Mustafa ise evrakın nereye gideceğini biliyordu.
Ahmet Müfit Bey başını kaldırdı.
“Mustafa Bey, Necati’nin adamı.”
Semra Hanım çayından bir yudum aldı.
“Bunu ben söylemedim.”
“Dosya söylüyor.”
“Dosyalar söylenmek isteneni söyler.”
“Peki siz ne söylüyorsunuz?”
Semra Hanım bir an sustu. Camın dışına baktı. Sokaktan iki lise öğrencisi geçti. Ellerinde tost, yüzlerinde dünyayı henüz idare etmek zorunda kalmamış insanların hafifliği.
“Ben şunu söylüyorum,” dedi. “Necati Bey’in yaptığı hiçbir şey tek başına yapılmadı. Mustafa bazı işlerin içindeydi. Aysun da bazı evrakları düzenledi ama bana kalırsa neyin tamamına hizmet ettiğini bilmiyordu. Berke zaten iş yükünden başını kaldıramadı. Ben gördüm. Sustum.”
“Niye?”
Semra Hanım ona döndü.
“Çünkü konuşanın başına ne geldiğini gördüm.”
“Kimden bahsediyorsunuz?”
“Bu bankadan değil. Hayattan.”
Ahmet Müfit Bey bu cümleyi beğendi. Kederliydi ama ölçülüydü. Semra’nın kendini mağdur diye satmaması hoşuna gidiyordu. Bazı kadınlar acılarını hemen ortaya koyardı. Semra göstermiyor, yalnız kenarını hissettiriyordu.
“Şimdi neden konuşuyorsunuz?”
Semra Hanım dosyaya baktı.
“Belki artık susmanın da bir bedeli olduğunu fark ettiğim için.”
Ahmet Müfit Bey ona dikkatle baktı.
“Bedel kelimesi bankalarda çok kullanılır.”
“Sevgi kelimesi de çok kullanılır Ahmet Bey. O da her zaman gerçek olmuyor.”
Cümle, masanın üstünde kısa bir sessizlik yarattı.
Ahmet Müfit Bey ilk kez Semra’nın sadece dosya vermediğini, onu da tarttığını hissetti. Bu hoşuna gitti. Tehlikeli şeyler hoşuna giderdi. Tehlike, doğru tutulursa insana kazanç sağlardı.
“Size güvenebilir miyim?” dedi.
Semra Hanım hafifçe gülümsedi.
“Bunu siz bana soruyorsanız işimiz zor.”
“Ben herkese güvenmem.”
“Ben de.”
“Güvenmediğiniz hâlde dosya getirdiniz.”
“Dosyayı size değil, duruma getirdim.”
Ahmet Müfit Bey bu kez gerçekten güldü.
“Durum dediğiniz şeyin adı benim şu anda.”
Semra Hanım gözlerini kaçırmadı.
“Bakalım öyle mi kalacak.”
Garson yan masayı topladı. Tabak sesleri kısa bir ara verdi konuşmaya.
Ahmet Müfit Bey dosyayı kapattı.
“Bu dosya değerli.”
“Biliyorum.”
“Peki karşılığında ne istiyorsunuz?”
Semra Hanım’ın yüzü sertleşmedi. Ama bakışı düzleşti.
“Beni öyle yere koymayın Ahmet Bey.”
“Nasıl yere?”
“Her bilginin bir karşılığı vardır diye düşünen insanların yanına.”
Ahmet Müfit Bey iki saniye sustu. Sonra sesini yumuşattı.
“Yanlış anladınız. Ben menfaatten bahsetmedim. Korunmanız gerekebilir. Bu dosyayı verdiğiniz bilinirse şubede kalmanız zorlaşır.”
“Şubede kalmak zaten kolay değildi.”
“Ben sizi harcatmam.”
Cümle çıktı. Güzel çıktı. Ahmet Müfit Bey bu cümlenin etkisini bekledi. İnsanlara “seni korurum” demek, çoğu zaman onları kendi gölgenize almaktı. Semra Hanım’ın yüzünde küçük bir değişiklik oldu. Etkilendi mi, yoksa cümlenin eski bir yerden geldiğini mi düşündü, Ahmet Müfit Bey anlayamadı.
“Beni korumayın,” dedi Semra Hanım. “Doğru rapor yazın yeter.”
Ahmet Müfit Bey’in içinden hafif bir gülme geçti. Doğru rapor. İnsanlar doğruluğu düz bir şey sanırdı. Oysa rapor dediğin şey, doğruların hangi sırayla yazıldığına göre anlam değiştirirdi.
“Raporu olması gerektiği gibi yazacağım,” dedi.
“Bu cümle de güzel.”
“İnanmadınız mı?”
“İnanmak için erken.”
“Peki neye inanırsınız?”
Semra Hanım bardağını tabağına bıraktı.
“Bir insanın ne söylediğine değil, neyi göze aldığına.”
Ahmet Müfit Bey bu cevapta hem direnç hem davet sezdi. Semra Hanım ona kapıyı kapatmıyordu. Ama içeri de almıyordu. Eşikte tutuyordu. Eşikler, en pahalı yerlerdi.
“Biliyor musunuz,” dedi Ahmet Müfit Bey, “bazı kadınlar bir odanın bütün terazisini bozar.”
Semra Hanım bu kez açıkça gülümsedi.
“Bu da klasörünüzde var mıydı?”
Ahmet Müfit Bey kahkahasını tutmadı.
“Hayır. Bu şimdi çıktı.”
“Emin misiniz?”
“Bunu kontrol etmek için size daha çok konuşmam gerekecek galiba.”
Semra Hanım, çantasından küçük bir kâğıt çıkardı. Üzerine telefon numarasını yazdı. Kâğıdı masanın üstünden ona doğru itti.
“Dosyanın devamı gerekirse ararsınız.”
Ahmet Müfit Bey kâğıdı aldı. Katlamadı. Bir süre baktı. Numaranın üstündeki rakamları ezberler gibi değil, bir işlem onayı alır gibi inceledi.
“Ararım,” dedi.
“Biliyorum.”
Bu cevap Ahmet Müfit Bey’in hoşuna gitmediği kadar hoşuna gitti. Semra, arayacağını bilerek veriyordu numarayı. Bu güven mi, meydan okuma mı, kendini koruma biçimi mi; henüz belli değildi.
Pastaneden birlikte çıkmadılar. Önce Semra kalktı.
“Ben şubeye dönmeyeceğim. Yarın görüşürüz.”
“İyi akşamlar Semra Hanım.”
“İyi akşamlar Ahmet Bey.”
Semra Hanım giderken Ahmet Müfit Bey onun yürüyüşüne baktı. Bir kadına bakarken bile zihninin bir tarafı dosyadaydı. Mustafa halkası tamamlanmıştı. Semra ile başka bir halka başlamıştı. İnsan ilişkileri de dosya gibiydi; doğru yerinden açılırsa içinden beklenenden fazla şey çıkardı. Yalnız kaldığında dosyayı yeniden açtı. Mustafa. Necati. Aysun. Semra.
Her biri aynı şubenin başka bir anahtarıydı. Ama Ahmet Müfit Bey artık kilidin nereye baktığını biliyordu. Telefonu titredi.
Nesrin.
“Konuşmamız gerekiyor. Bu kez beni tehdit edersen doğrudan savcılığa giderim.”
Ahmet Müfit Bey mesajı okudu. Kaşları hafifçe çatıldı. Nesrin’in adı, günün bütün kazancının üstüne eski bir leke gibi düştü. Necati’nin zarfları çantadaydı. Semra’nın numarası hem telefonunda hem cebindeydi. Mustafa’nın dosyası masadaydı. Her şey yolundaydı aslında.
Ama bazı eski dosyalar kapanmazdı. Sadece beklerdi.
Cevap yazdı:
“Nesrin, sakin ol. İnsan öfkeyle kendi haklılığını bile yakar. Yarın konuşalım.”
Gönderdi. Cümle temizdi. Yine. Sonra Semra’nın yazdığı numarayı telefonuna kaydetti. Bu kez adı değiştirdi:
Semra.
Hanım yazmadı. Bir sınır, ekrandan sessizce kalkmış oldu.
O gece Ahmet Müfit Bey eve geç gitmedi. İlknur kapıyı açtığında yüzünde gündelik bir yorgunluk vardı.
“Yemek ısıtayım mı?”
“Yok,” dedi Ahmet Müfit Bey. “Dışarıda bir şeyler atıştırdım.”
Yalan küçüktü. Küçük yalanlar ev içinde rahat dolaşırdı.
İlknur salona döndü. Ahmet Müfit Bey ceketini çıkarırken aynada kendine baktı. Yüzünde suçluluk aradı. Bulamadı. Suçluluk, çoğu zaman yakalanma ihtimalinin duygusuydu. Henüz yakalanmamıştı.
Çalışma odasına geçti. Çantasından Necati’nin verdiği zarfları çıkardı. Masanın çekmecesine koydu. Zarfların üstünde isim yoktu. İsim, parayı kirletirdi. Sonra Semra’nın verdiği dosyayı açtı, birkaç not aldı. Mustafa’nın adının yanına küçük bir işaret koydu.
Ardından İlknur’un ona getirdiği çayı aldı.
“Sağ ol hayatım,” dedi.
İlknur gülümsedi.
“Bugün biraz dalgınsın.”
“İş yoğun.”
“Yine kendini yıpratıyorsun.”
Ahmet Müfit Bey onun elini tuttu.
“Bazı yükler insanın omzuna değil, sanki kaderine veriliyor İlknur.”
İlknur sustu.
Cümle evin içinde güzel durdu.
Ahmet Müfit Bey çayından bir yudum aldı. Çekmecede rüşvet zarfı vardı. Masasında Mustafa’nın dosyası. Telefonunda Semra’nın numarası. Gelen kutusunda Nesrin’in tehdidi.
Ve karşısında İlknur’un inanan yüzü.
Bir kalpazan için en güvenli an, sahte paranın hâlâ geçerli olduğu andı.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.