Minder
Şakiro, yedi gün bekleyişin ardından bir yüzü toprakta, bir yüzü asumanda, Araf halinde Zümre'sinin başında can çekişip bekledi. Yıldızları, dolunayı, gecenin karanlığını yüreğinin hüzün tarafında hamur gibi yoğurup durdu. Gün doğumuna yakın, gözlerinden akıttığı hüznü dualarla katıp Zümre'nin ak gülistan yanaklarına damla damla düşürünce Zümre gözlerini açtı, yutkundu, ''bey'' dedi.
Şakiro rüya sandı, bu ilk kez olmuyordu. Haftalardır yollarda, dağ başlarında, fırtınanın ortasında Zümre’yi yaşatmak için verdiği o amansız mücadelenin yorgunluğu zihnine bir oyun oynuyor sandı. Yüreğinin korunu gözyaşları körüklemeye devam ederken Zümre, ''bey'' dedi.
Halsizce kalkan parmakları, Şakiro'nun yanaklarından süzülen gözyaşlarını bir anne şefkatiyle sildi.
Kendi haline anlam veremeyen, sevincinden delirmenin eşiğine gelen Şakiro tebessüm etti. ''Bu dert seni divane etti.'' diye mırıldandı kendi kendine. ''Zümre'm.'' diye devam etti, bir açsan gözlerini; ''Beyim dediğin, senin uğruna tüm cihanı, aşiretlerin töresini, ölümün amansız gölgesini karşısına almış beyini bir görsen haline acırsın.''
Sonra Zümre'ye çevirdi bakışlarını. Zümre'nin gözlerini ışıl ışıl, o Norşin yolundaki şeyhlerin dualarından süzülmüş bir nur gibi görünce, Şakiro’nun göğsünde aylardır, yıllardır asılı duran, her adımda nefesini kesen o ağır kaya yerinden oynadı, paramparça oldu. O an anladı ki; ne asumandaki dolunay ne de gecenin yedi kat karanlığı... Cihanın tüm nuru, Zümre’sinin iki kaşı arasında hapsolmuştu. O iki kaşın arasındaki o mukaddes çizgide, Şakiro’nun hem dünyası hem ahireti saklıydı.
Şakiro, dizlerinin bağının çözüldüğünü, bedenindeki tüm fani mukavemetin eridiğini hissetti. Yüzünü, Zümre’nin ak gülistan yanaklarına feda edercesine, onun nefesini yüzünde hissedecek kadar yaklaştırdı. Titreyen, dağ kışlarında sertleşmiş nasırlı parmaklarıyla onun ipek ellerine uzandı; tenin o eski, sıcak can belirtisini hissettiğinde, yüreğindeki o kor yangın yerini serin bir vaha esintisine, ebedi bir bahar sabahına bıraktı.
''Zümre’m...'' dedi. Sesi boğazında bir hıçkırık, asırlık bir ağıt gibi düğümlendi. ''Yedi gecedir Azrail ile köşe kapmaca oynayan, nefesi tükenen bu canı, bir kelamınla, sadece'' bey'' deyişinle geri getirdin. Söyle, bu uyanış hangi rüyanın müjdesidir? Hangi dağ başında ettiğimiz duanın kabulüdür?''
Zümre, yanaklarına süzülen yaşların sıcaklığıyla halsizce gülümsedi. Dudaklarından dökülen her kelime, Şakiro’nun kulağına gecenin karanlığını dağıtan bir ney taksimi gibi üfleniyordu:'' Rüya değil beyim.'' dedi. Sesinde hâlâ o ölümün kıyısından, ötelerin o buğulu perdesinden dönmüş olmanın fısıltısı vardı. ''Gittiğim o karanlık, dipsiz dehlizde tam kaybolacaktım ki, senin arkamdan döktüğün gözyaşlarının kokusunu takip edip geldim. Beni cihanın elinden, o zalim törelerin pençesinden alan o heybetli bey, şimdi benim için döktüğü bir damla yaşta mı boğulur?''
..
...
.....
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 4
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.