Ömür
Ömür dediğimiz şey doğum ve ölüm arasındaki bir zaman dilimi; ne bir adım ileri ne de bir adım geri. Esasında bu zaman diliminin tamamına da hâkim olduğumuzu söylemek pek de mümkün değil. Şöyle ki zaten bebeklik ve ön çocukluk dönemine dair hiçbir şey hatırlamıyoruz. Kendimizi bilmemiz ve anılar biriktirmeye başlamamız dört beş yaşımızı buluyor. Küçük ölüm denilen uykuda da bilincimiz ve hafızamız yerinde olmuyor. Bir insanın on iki saat uykuda ve on iki saat uyku dışında olduğunu varsayacak olursak ömür dediğimiz zaman diliminin de yarısının uykuya gittiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Hasta olduğumuz zamanları da göz önüne alırsak ömür dediğimiz zaman diliminden aslında bize pek de bir şey kalmıyor. Çalışmak, yorulmak, üzülmek, beklemek ve daha birçok şey ömrümüzü törpüleyen törpülere dönüşüyor. İşte törpülene törpülene kuş kadar kalan ömrümüzde biz insanlar bir de sıkılmaktan ve zaman öldürmekten bahsediyoruz. Bu gerçekten de trajikomik bir durum.
Her insan huzur ve refah içinde bir ömür sürmek ister ve hiç kimse de bir gün öleceğini kabul etmez esasında. Biz insanlar öleceğimizi biliriz ama öleceğimize inanmayız. Doğduğumuz andan itibaren etrafımızda birileri ölür. Komşularımız, arkadaşlarımız, akrabalarımız ve yakınlarımız. Ölen hep bir başkası olduğundan ölümü kendimize kondurmayız. Zira mantıken de ölen kişi öldüğünün farkında değildir. Birisi hem fiziksel olarak hem de mantık olarak ben öldüm diyemez ve ölümü deneyimleyemez. Ölüm bir sondur çünkü, bir bitiş noktasıdır. Şöyle ki insanların ölümü bilmeleri ama öleceklerine inanmamaları tam da bu yüzden saçma bir yaklaşım biri değildir. Çünkü yaşayan insanlar arasında ölen kimse yoktur, ölümü deneyimleyen kimse yoktur. Yaşayan bir insan ölseydi yaşamı devam etmeyeceğinden ölüm dair deneyimini yaşayan diğer insanlara nakledemezdi. Zaten ölen hiçbir insan da nakledememiştir. İnsanlar korktukları ölüm hakkında her ne kadar derin araştırmalar yapsalar da gerçek manada ölüm deneyimini yaşayarak diğer insanlara aktarmaları mümkün değildir. Ölümde derin bir karanlık mı vardır, sonsuz ışık huzmesi mi bunu kimse söyleyemez. Bazen haberlerde denk geldiğimiz ölümden döndüğüne inanılan kişilerin anlattıklarının ise ölümü yansıtabilmesi beklenemez. Bu mümkün değildir. Çünkü bu kimseler gerçek manada ölmemişlerdir. Ölüm milyarlarca hücrenin geri döndürülemez biçimde faaliyetlerinin son bulmasıdır.
Ömür dediğimiz zaman diliminin başlangıç noktası olan doğum olayı ise başlı başına başka bir muamma. Öyle ki biyolojik olarak tek hücreli canlıların bile iki büyük amacı var; yaşamını devam ettirmek ve üremek. Aynı amaçlar milyarlarca hücreden oluşan oluşan insan içinde değişim göstermez. İnsan da aynı tek hücreli canlılar gibi iki temel amaç üzerinde yaşamını idame ettirir. Bu amaçlardan ilki yaşamını devam ettirmek için beslenmek, barınmak, uyumak vs ve diğeri ise türünü devam ettirmek için bilgilerini aktarmak yani üremektir. İşte tam da burada işler rayından çıkar. Benzer gen kaynaklarının ortak ürünü olan iki kardeş bile birbirinden oldukça farklıdır, farklı düşüncelere ve farklı yaşamlara sahiptir. Hatta tek yumurta ikizlerinin bile duyguları, düşünceleri, hayata bakış açıları farklıdır. Bu farklılaşmaya neden olan şey çevresel etmenler midir? Aynı çevresel etmenlere sahip aynı gen kaynaklarına sahip bireyler bile farklılaşma gösterirler. Bu çok bilinmeyenli denklem içerisinde belki de başroldeki etmen zamandır. Ama farklılaşmanın ana nedeni kuşkusuz yorumlamadır. Aynı gen kaynaklarından temel almış bireyler bile aynı boydaki ışık fotonlarını farklı olarak yorumlayabilirler, aynı ses titreşimleri birisine huzur verirken diğerine rahatsızlık verebilir. Bu denklemde çok fazla ihtimal söz konusudur. Bireyin nasıl baktığı, nasıl duyduğu, nasıl tattığı görülen, işitilen ve tadılan şey aynı olsa bile yorumlaması, anlamlandırması değişebilir. Aynı anne babanın iki çocuğunun yaşam koşulları yani yaşadığı ev, sosyoekonomik durum, temas ettiği çevre aynı olsa bile çocuklardan birisi mutluluk dolu, uyumlu ve iyi bir birey olabilirken diğeri mutsuz, uyumsuz ve kötü düşünen bir birey olabiliyor.
Belki de ömrün uzunluğu yıllarla değil, insanın ona yüklediği anlamla ölçülür. Doğum ile ölüm arasındaki o dar koridorda herkes aynı yolu yürür; fakat hiç kimse aynı manzarayı görmez. Çünkü hayat, yaşadıklarımızdan çok, yaşadıklarımıza verdiğimiz anlamların toplamıdır. Kimi aynı bahçede güller görür, kimi dikenler. Kimi bir ömür boyunca mutluluğu arar, kimi ise elindekinin mutluluk olduğunu ancak kaybettikten sonra fark eder. Belki de insanı insan yapan şey, doğumu ya da ölümü değil; ikisinin arasında geçen zamanı nasıl yorumladığıdır.
Ömür dediğimiz şey, işte bu yüzden ne bir maraton ne de bir sprint; daha çok, üzerinde yürüdüğümüzü sandığımız ama aslında her an yeniden şekillenen bir sis perdesidir. Adımlarımızı sağlam basmak isteriz, oysa zemin her an kayganlaşabilir; sıkı sıkı tutunmak istediğimiz anılar zamanla avuçlarımızdan akıp gider. Hatırlamak dediğimiz şey de zaten bir yeniden kurmacadan ibarettir; geçmişi olduğu gibi değil, bugünkü hâlimizin ihtiyacına göre inşa ederiz. Bu yüzden aynı olayı yaşamış iki insanın anlattığı iki farklı hikâye çıkar ortaya. Biri gökyüzünün mavisini anlatır, diğeri bulutların ağırlığını. Oysa gökyüzü aynı gökyüzüdür; değişen, bakanın içidir.
Zaman dediğimiz şey de belki de en büyük yanılsamadır. Geçmiş dediğimiz artık yoktur, gelecek dediğimiz ise henüz gelmemiştir. Elinde tuttuğumuz tek şey, şu nefes alıp verdiğimiz andır. Ama biz o anı bile yaşamakta zorlanırız; aklımız ya geçmişteki pişmanlıklarda ya da gelecekteki endişelerde dolaşır durur. Kendimize yabancılaşmamız belki de buradan başlar: Yaşadığımız anı ıskalarken, ömrümüzü ıskaladığımızın farkına bile varmayız. Ne garip değil mi? Sahip olduğumuzu sandığımız en değerli sermaye zaman, aslında elimizden en hızlı kayıp giden şey; ama biz onu öldürmekten, onu geçiştirmekten başka bir şey yapmayız. Sıradan bir Salı akşamını, sıra dışı bir anıya dönüştürmek varken, onu "daha ne olsun" diyerek tüketir geçeriz. Hâlbuki ömrün kıymeti, içine serpiştirdiğimiz o küçük kıymetli anlarda saklıdır: Bir çocuğun kahkahasının içindeki masumiyet, sevdiğimiz birinin gözlerinde yakaladığımız o tanıdık parıltı, yağmurun camda bıraktığı izleri izlerken duyulan o tarifsiz huzur, bir dostun sessizliğinde bulunan güven. İşte bunlar, takvim yapraklarının arasında kaybolup gitmeyen, aksine ruhun derinliklerinde yuva kuran anlardır. Ölüm karşısında değer kazanan aslında yaşamın kendisi değil midir? Bir gün sona ereceğini bilmeseydik, belki de hiçbir şeye bu denli sıkı sarılmazdık. Ölümün gölgesi, yaşamın ışığını daha parlak kılar; tıpkı karanlığın yıldızları görünür kılması gibi.
Peki ya duygularımız? Ömrü anlamlı kılan en büyük etken belki de sevgidir. Sevgisiz bir ömür, ne kadar uzun olursa olsun, bomboş bir koridordur. Işıklar yanar, duvarlar süslüdür; ama içinde yürüyenin ruhunda bir yangın yoksa, o koridorun neresi güzeldir? İnsan sevdiği kadar var olur, sevildiği kadar canlanır ve sevgi dediğimiz şey de tıpkı ömür gibi bir muammadır; ne zaman geleceği belli değildir, geldiğinde ise her şeyi değiştirir. Kimi bir ömür boyu sevmenin peşinde koşar, kimi bir anlık sevginin ardından yıllarca izini sürer. Ama sevginin de ölüm gibi deneyimlenip aktarılabilecek bir yanı yoktur; herkes onu kendi yüreğinde, kendi yangınında yaşar. Sonra düşünürüz: Bu kadar kısa, bu kadar törpülü, bu kadar meçhul bir ömrün içinde neyi başarmalıyız? Büyük işler mi, kalıcı eserler mi, yoksa sadece iyi bir insan olmak mı? Belki de mesele başarmak değil, deneyimlemektir. Yaşamak, her şeyi kontrol etmek değil; kontrol edemediğimiz şeylere rağmen nefes almaya devam edebilmektir. Ağlamak, gülmek, öfkelenmek, affetmek, özlemek, kavuşmak, kaybetmek ve yeniden başlamak; bütün bunlar ömrün dokusunu oluşturan ipliklerdir. Kimi iplikler kopar, kimi düğümlenir, kimi rengini kaybeder; ama hepsi bir araya geldiğinde ortaya eşsiz bir halı çıkar. O halının deseni ne kadar simetriktir, ne kadar anlamlıdır; bunu ancak onu dokuyan bilir.
Ölümün sessizliğinde, doğumun çığlığında, uykunun karanlığında, uyanıklığın ışığında hep aynı soru döner durur: Neden varız? Belki de bu sorunun cevabı yoktur; ya da cevap, sorunun içinde gizlidir. Varız çünkü varız. Bu kadar basit ve bu kadar derin. Anlam arayışı belki de anlamın ta kendisidir. İnsan, sürekli bir şeylerin peşinde koşarken aslında kendi peşinde koşar. Kendini bulmaya çalışır, kendini inşa eder, kendini yıkar ve yeniden kurar. Belki de ömür dediğimiz şey, bu sonsuz döngünün adıdır. O hâlde, bu daracık koridorda yürürken, ne çok hızlanmalı ne de çok yavaşlamalı. Ne geçmişin ağırlığı altında ezilmeli ne de geleceğin belirsizliğinde kaybolmalı. Her adımda toprağı hissetmeli, her nefeste havayı tadıp, her bakışta karşıdakinin ruhunu görmeye çalışmalı. Çünkü ömür, saatlerin, günlerin, yılların toplamı değil; yaşanmış anların, duyulmuş hislerin ve bırakılmış izlerin bütünüdür. Belki de en büyük başarı, ölüm geldiğinde arkana bakıp "Yaşadım" diyebilmektir. Gerisi, dedikleri gibi, ya teferruattır ya da yanılsama.
Kuşkusuz insan, doğum ile ölüm arasına sıkışmış bir zaman yolcusudur. Bu yolculuğun başlangıcını seçemediği gibi son durağını da belirleyemez. Nerede doğacağını, hangi ailede büyüyeceğini, hangi çağda yaşayacağını kendisi tayin etmez. Fakat bütün bu verilmişliklerin arasında ona bırakılmış çok önemli bir alan vardır: Nasıl yaşayacağı. Ömür dediğimiz şey, takvim yapraklarının eksilmesinden ibaret değildir. Nefes alıp vermenin, yiyip içmenin, çalışıp uyumanın ötesinde bir anlam taşır. Çünkü insan sadece bedenden ibaret değildir; aklı, kalbi, vicdanı, ruhu ve hayalleri olan bir varlıktır. Bu nedenle insana yakışır bir yaşam sürdürebilmek için hem maddi hem de manevi birtakım ihtiyaçların karşılanması gerekir.
Her şeyden önce insanın temel maddi ihtiyaçları vardır. Güvenli bir barınak, temiz su, yeterli gıda, sağlık hizmetlerine erişim ve insanca çalışma şartları bunların başında gelir. Açlık çeken, soğukta titreyen veya hastalıkla mücadele eden bir insanın yüksek idealler peşinde koşması kolay değildir. Maddi yoksunluk, çoğu zaman insanın bütün enerjisini hayatta kalma mücadelesine yöneltir. Bu yüzden medeniyetlerin ve devletlerin en temel görevi, bireylere insan onuruna uygun yaşam koşulları sunabilmektir. Ancak insan yalnızca ekmekle doymaz. Karnı tok olduğu halde ruhu aç kalan nice insan vardır. İşte burada manevi ihtiyaçlar devreye girer. Sevgi, saygı, merhamet, aidiyet hissi, güven duygusu ve anlam arayışı, insanın ruhunu besleyen unsurlardır. Dünyanın en lüks evinde yaşayan bir kişi, eğer sevilmediğini hissediyorsa veya hayatının bir anlamı olmadığına inanıyorsa, büyük bir boşluğun içinde kalabilir. İnsana yakışır bir ömür için adalet de vazgeçilmezdir. Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında aranan bir kavram değildir. İnsanların birbirlerine karşı dürüst davranması, hak yememesi, emek sömürmemesi ve vicdan sahibi olması da adaletin bir parçasıdır. Adaletin olmadığı yerde korku büyür; korkunun olduğu yerde ise huzur barınamaz. Bunun yanında insanın kendisini geliştirebilmesi de önemlidir. Bilgi edinmek, düşünmek, sorgulamak, sanatla ilgilenmek, üretmek ve öğrenmek insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerdir. İnsan yalnızca yaşayan değil, aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Bu yüzden okumak, tefekkür etmek ve ufkunu genişletmek de insana yakışır bir hayatın temel taşları arasında yer alır.
Manevi açıdan bakıldığında ise insanın vicdanını diri tutması gerekir. Merhametini kaybetmemek, düşenin elinden tutmak, affedebilmeyi bilmek ve gerektiğinde özür dileyebilmek insanı yücelten hasletlerdir. İnsan bazen sahip olduklarıyla değil, vazgeçebildikleriyle büyür. Kibirden uzak durmak, şükretmeyi bilmek ve faniliğin farkında olmak da ruhu olgunlaştıran erdemlerdendir. Ölüm gerçeği ise bütün bu düşüncelerin merkezinde durur. İnsan ölümlü olduğunu bildiği için hayatına anlam yükler. Eğer ölüm olmasaydı zamanın kıymeti de olmazdı. Bir gün her şeyin sona ereceğini bilmek, insanı sahip olduklarının değerini anlamaya ve geride güzel izler bırakmaya teşvik eder. Bu nedenle insana yakışır bir ömür, yalnızca uzun yaşamak değil; yaşadığı süre boyunca iyilik, doğruluk ve güzellik üretmek demektir.
İnsanın insana yakışır bir biçimde yaşayabilmesi için ekmeğe olduğu kadar sevgiye, barınağa olduğu kadar güvene, sağlığa olduğu kadar umuda, bilgiye olduğu kadar hikmete ihtiyacı vardır. Maddi imkânlar bedeni ayakta tutarken, manevi değerler ruhu diri tutar. Gerçek zenginlik ise bu ikisi arasında kurulan dengede saklıdır. Çünkü ömür, ne yalnızca kazanılan malların toplamıdır ne de kurulan hayallerin. Ömür, insanın kendisine, diğer insanlara ve Yaradanına karşı taşıdığı sorumlulukları hakkıyla yerine getirebildiği ölçüde anlam kazanır. Her insanın hayat hikâyesi farklı olsa da aslında hepimizin peşinden koştuğu şeyler birbirine oldukça benzer. Karnımızı doyurmak, güvende olmak, sevilmek, değer görmek ve nihayet hayatımıza bir anlam katabilmek isteriz. İşte psikolog Abraham Maslow'un ortaya koyduğu ihtiyaçlar hiyerarşisi, insanın bu yolculuğunu anlamaya çalışan önemli yaklaşımlardan biridir.
Maslow'a göre insanın ihtiyaçları bir bina gibi katmanlardan oluşur. Temeli sağlam olmayan bir binanın yükselememesi gibi, temel ihtiyaçları karşılanmamış bir insanın da daha üst düzey hedeflere yönelmesi oldukça güçtür. Bu nedenle piramidin en altında fizyolojik ihtiyaçlar bulunur. Açlık çeken, susuz kalan, barınacak bir yeri olmayan ya da sağlığını kaybetmiş bir insan için dünyanın en güzel şiirleri, en derin felsefi düşünceleri veya en yüksek idealleri bile anlamını yitirebilir. Çünkü beden, önce varlığını korumak ister. Bu temel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra insan güvenlik arayışına yönelir. Yarın ne olacağını bilememek, sürekli tehdit altında yaşamak veya geleceğinden emin olamamak insan ruhunu yıpratır. Bu yüzden insanlar evler inşa etmiş, devletler kurmuş, yasalar oluşturmuş ve düzen arayışına girmişlerdir. Güven duygusu, insanın yarına umutla bakabilmesinin temel şartlarından biridir. Ancak insan yalnızca karnı doyan ve güvende olan bir varlık değildir. Kalbin de kendine göre ihtiyaçları vardır. Bu nedenle Maslow'un piramidinde bir sonraki basamak sevgi ve ait olma duygusudur. İnsan sevilmek, anlaşılmak ve bir yere ait olduğunu hissetmek ister. Dünyanın en zengin insanı bile eğer kendisini yalnız hissediyorsa içindeki boşluğu doldurmakta zorlanabilir. Çünkü insan, başka insanların sevgisi ve ilgisiyle büyüyen sosyal bir varlıktır.
Sevgi ve aidiyet duygusunun ardından saygı görme ihtiyacı gelir. İnsan yaptığı işlerin takdir edilmesini, emeğinin karşılığını almayı ve değerli olduğunu hissetmeyi ister. Bu yalnızca başkalarının saygısı değildir; kişinin kendi gözünde de değerli olması gerekir. Kendisine saygı duyamayan bir insanın huzur bulması oldukça zordur. Piramidin en üstünde ise kendini gerçekleştirme yer alır. Bu aşamada insan artık sadece yaşamak için değil, anlamlı yaşamak için çaba göstermeye başlar. Kimi kalemiyle, kimi bilgisiyle, kimi sanatıyla, kimi de iyilikleriyle kendi potansiyelini ortaya koymaya çalışır. Asıl soru artık "Nasıl yaşayacağım?" değil, "Neden yaşıyorum?" sorusuna dönüşür. Fakat bana göre insanın yolculuğu burada da sona ermez. Çünkü insanın içinde, kendisinden daha büyük bir hakikate yönelme arzusu vardır. İnanç, maneviyat, vicdan ve ahlaki sorumluluk duygusu insanı sadece kendi çıkarlarının ötesine taşır. İnsan bazen bir yetimin başını okşarken, bazen bir hastanın elini tutarken, bazen de gece karanlığında Rabbine yönelip dua ederken kendisini en güçlü ve en huzurlu hâliyle hisseder. Belki de insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri budur.
İnsana yakışır bir ömür yalnızca maddi ihtiyaçların karşılanmasıyla mümkün değildir. Ekmek kadar sevgiye, güvenlik kadar umuda, başarı kadar anlam duygusuna da ihtiyaç vardır. Doğum ile ölüm arasındaki bu kısa yolculukta insanın gerçek zenginliği sahip olduğu mallarda değil; doyurabildiği ihtiyaçlarında, kurabildiği ilişkilerinde ve geride bırakabildiği güzelliklerde saklıdır. Ömür, ne kadar uzun yaşandığıyla değil, ne kadar anlamlı yaşandığıyla değer kazanır.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.