Zehra
Bazı insanlar hayata geç kalmaz;
hayat onlara erken gelir.
Zehra bunu biliyordu. Günün kendisinden önce davranmasına, ışığın pencereye ondan evvel varmasına, zamanın onun adına kararlar almasına alışmıştı. Sessizliği sükûnet sananlar vardı; oysa Zehra konuşmuyordu çünkü kelimeler içeride büyüyor, söylenirse bir şeyi yakacak kadar ağırlaşıyordu.
Zehra’nın kanı bir süredir mevsimini şaşırmıştı. Dışarıda yazlar geçiyor, pencereler açılıyor, sokaklarda güneş dolaşıyordu ama onun bedeninde kış hiç çekilmiyordu. İliği üşüyen bir şehir gibi titriyor, en küçük rüzgârda kapılarını kapatıyordu. Doktorlar kelimeleri dikkatle seçiyor, bazı sayıları alçak sesle yan yana koyuyor, Zehra bu sayılara bakarken kendi adını duymamış gibi yapıyordu; çünkü adını duyarsa çağrılmış sayılacağını, çağrılırsa gitmek zorunda kalacağını düşünüyordu.
Bağışıklığı yoktu artık; bu bir eksilme gibi değil, kapılarını tek tek kapatmış bir ev gibi yaşanıyordu. İçeri giren her şeyden özür dileyerek korkuyor, bedenini incitmemek için dünyayla arasına görünmez bir mesafe koyuyordu. Kollarındaki iğne izleri takvim gibiydi; günler geçtikçe hangi şeyden ne kadar eksildiğini bedeninin kendisi hatırlıyor, Zehra ise hatırlamamayı seçiyordu.
Yan odada biri vardı.
O odanın gerçekten yan oda mı, yoksa hatıranın yan odası mı olduğundan emin değildi. Bazen birlikte susuyorlardı; en tehlikeli yakınlık buydu. İsimler söylenmiyor, sorulmuyordu. Çünkü bazı isimler sorulunca ağırlaşır, ağırlık da bu evde artık taşınamazdı. Birlikte yürüdüklerinde adımlarını eşitlemiyorlardı; biri hızlanırsa öteki yetişmek zorunda kalacak, bu da bozulacaktı.
Zehra’nın içinden geçen tek bir dilek vardı ama dilek hâline gelmemişti. Dilek hâline gelmeyen şeyler ölümle pazarlığa oturamazdı. Söylemek istese söyleyemezdi; istemek şu an ona fazla geliyordu. İstemek, hâlâ kalmak istemek demekti.
Günler Zehra’nın üzerinden ince bir tül gibi geçiyor, ne tam örtüyor ne de koruyordu. Geceleri ateşi yükseliyor, ama bunu kimseye haber vermiyordu; bazı yükselişler yalnız yaşanmalıydı. Aynaya baktığında kendini tanımıyor, yine de korkmuyordu. Tanınmamak bazen dinlenmekti. Saçları yavaş yavaş başka bir hayata hazırlanıyor, bedenin bazı şeyleri önceden bildiği hissi odanın içinde dolaşıyordu.
O kişi sandalyeyi bazen yaklaştırıyor, bazen aynı mesafede tutuyordu. Zehra bunu fark ediyor ama yorumlamıyordu; yorumlamak bağlanmak demekti. O odadayken daha yavaş nefes alıyor, nefesini ona göre ayarlamıyor, sadece daha az yoruluyordu. Söylenmeyen cümleler bedeninde daha uzun yaşıyordu.
Son gün, ışık pencereye geldi.
Zehra başını çevirmedi.
Işıkla vedalaşmak fazla net bir hareket olurdu.
Odada bir ağırlık vardı; bu yalnızlığın ağırlığına benzemiyordu. Nefesi inceldi, sanki dünyayla arasındaki ip bir yerinden çözülüyordu. Düşünmek istedi ama düşünce yarıda kaldı; kan sözü ondan önce kesti.
“Ben” diye başlar gibi oldu belki,
ama kelime geri döndü.
Zehra istemediği hâlde hafifledi.
O kişi sonradan şunu hatırlayacaktı:
Zehra’nın hiç veda etmediğini
ama hiç gitmediğini de söylemediğini.
Zehra, adı söylenmeden, dileği duyulmadan çekildi hayattan;
birinin içinde yer açarak.
Zaman, Zehra’nın sustuğu yerde başlıyordu.
Zehra son yirmi dört saatine bir sabah gibi uyanmadı.
Daha çok, geceden artakalan bir yorgunlukla gözlerini açtı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu; öğrenmek istemedi. Zaman artık ölçülecek bir şey olmaktan çıkmıştı, bedenin içinde sessizce ilerleyen bir hâle dönüşmüştü.
Odanın havası ağırdı.
Cam kapalıydı ama üşüyordu.
Battaniyeyi biraz daha çekti üstüne, bu bir korunma refleksi değildi; sadece alışkanlık. Alışkanlıklar, insanın elinden alınan şeylerden sonra en son kalanlardı.
Yan odadan bir ses geldi mi,
emin olamadı.
O kişinin orada olup olmadığıyla da ilgilenmedi aslında. Orada olsa da söyleyecek bir şeyi yoktu; olmasa da eksik hissetmeyecek kadar içine çekilmişti. İçine çekilmek, yalnız kalmak değildi. Daha çok, artık kimseyi taşımamak demekti.
Öğleye doğru bir şey içirmeye çalıştılar.
Zehra başını çevirdi.
İstemediği için değil, istemenin kendisi artık fazla geldiği için. İstemek, hayatta kalma niyeti taşırdı; Zehra’nın niyeti yoktu, sadece hâli vardı.
Kolundaki damarlar belirgindi.
İğne izleri üst üste gelmişti; bedenin bir süredir kendisiyle pazarlık hâlinde olduğu belliydi. Zehra buna bakmadı. Bedeniyle göz göze gelmek, vedaya yaklaşmak gibi geliyordu.
Bir ara o kişi sandalyeyi çekti.
Oturdu mu, ayakta mı kaldı,
Zehra bilmiyor.
Sadece odadaki ağırlığın yer değiştirdiğini hissetti. Bazı insanlar konuşmadan da yer kaplardı; bazı yokluklar da fazlasıyla hissedilirdi.
Zehra gözlerini kapadı.
Uyumuyordu.
Uyumakla gitmek arasında fark vardı ve o farkı korumak istiyordu.
Akşamüstü ışık pencereye vurdu.
Zehra yüzünü çevirdi.
Işıkla vedalaşmak fazla kesin bir hareketti.
Kesinlik, bu evde uzun zamandır tercih edilmiyordu.
Nefesi zaman zaman hızlandı,
sonra duruldu.
Biri fark etti mi,
emin değil.
Bazı zorlanmalar seyirci istemezdi.
Geceye doğru ateşi yükseldi.
Bu, bedenin son bir hamlesi gibiydi;
Zehra bunu sezdi ama adlandırmadı.
Adlandırmak, kabul etmek demekti.
Bir cümle geldi aklına.
Söylenmemiş bir cümle.
Yıllardır içinde tuttuğu,
kimliğini bile bilmediği birine aitmiş gibi duran bir cümle.
“Keşke”
Kelime burada durdu.
Devam etmedi.
Devam etseydi bir şey isteyecekti.
Zehra istememeyi seçti.
Gece yarısına doğru oda sessizleşti.
Sessizlik bu kez boş değildi.
Dolu bir sessizlikti bu;
vedaya benzemeyen,
ama kalmaya da.
Son saatlerde Zehra artık düşünmedi.
Düşünmek yorucuydu.
Sadece nefes aldı.
Her nefes biraz daha inceldi.
Sanki dünya ile arasındaki bağ
ip değil de tülmüş gibi.
Sabaha karşı,
ışık henüz gelmeden önce,
Zehra’nın nefesi durdu.
Birden değil.
Yavaşça.
Kimseyi ürkütmeden.
O kişi odadaydı mı,
sonradan kimse kesin konuşamadı.
Ama biri şunu hatırladı:
Zehra’nın yüzünde ilk kez
bir ağırlık yoktu.
Zehra,
son arzusunu söylemeden,
son dileğini bile dilek hâline getirmeden,
çekildi hayattan.
Ve geriye,
söylenmemiş bir cümle kaldı.
Zaman bundan sonra
o cümleyi taşıyanların hikâyesi olacak.
Zehra gittikten sonra odada ilk değişen şey sessizlik olmadı.
Sessizlik zaten vardı.
Değişen, sessizliğin ağırlığıydı.
O kişi ilk gün Zehra’nın öldüğünü düşünmedi.
Bu bir inkâr değildi;
sadece bazı yokluklar ölümle açıklanamayacak kadar tanıdıktı.
Zehra susardı.
Uzun süre susardı.
Bu da onlardan biri gibi geldi.
Sandalyeyi yerinde bıraktı.
Oturmadı.
O sandalyeye oturmak, bir boşluğu kabul etmek demekti.
Kabul etmek aceleye gelmezdi.
Eşyalar olduğu gibiydi.
Bir bardak,
yarım kalmış bir nefes gibi duruyordu masada.
Pencere aralıktı.
Işık içeri girmiyor,
sadece yokluğun şeklini belirliyordu.
O kişi kendini ağlarken yakalamadı.
Yas, bazen gözyaşıyla başlamazdı.
Bazen bir refleks gibi,
aynı saatlerde uyanmakla,
aynı yere bakmakla başlardı.
Zehra’nın adını söylemedi.
Söylese çağırmış gibi olacaktı.
Çağırırsa gelmeyeceğini bilmek
fazla netti.
Bir süre sonra şunu fark etti:
Zehra’yı özlemiyordu.
Zehra’nın yokluğunu da özlemiyordu.
Özlediği şey,
Zehra varken kendisinin daha az eksik olmasıydı.
Bazen ona bir şey anlatmak ister gibi oldu.
Sonra durdu.
Anlatmak için dinleyen gerekirdi.
Zehra dinlerdi.
Ama dinlemek, yaşamak demek değildi.
Gece olunca odada dolaştı.
Işığı açmadı.
Karanlıkta Zehra daha az gitmiş gibiydi.
Işık, her şeyi kesinleştirirdi.
Bir an geldi,
Zehra’nın kendisinden hiçbir şey istemediğini hatırladı.
Bu, onu incitti.
İnsan bazen sevilmekten değil,
ihtiyaç duyulmaktan emin olurdu.
“Keşke benden bir şey isteseydin,”
diye düşündü.
Ama sonra anladı:
İstemek, Zehra için kalmak demekti.
Zehra kalmayı değil,
yük olmamayı seçmişti.
Yas burada ağırlaştı.
Çünkü bu bir kayıp değildi sadece;
bir ihtimalin de kapanmasıydı.
Ne olduklarını asla bilmeyecek olmak,
ne olabileceklerini de silmişti.
O kişi Zehra’yı
bir sevgili gibi özlemedi.
Bir dost gibi de değil.
Daha çok,
hayatın içinde açılmış ve
hiç kapanmamış bir parantez gibi.
Günler geçti.
Kimseye “yas tutuyorum” demedi.
Çünkü bu yas
başkalarına anlatılacak türden değildi.
Bu,
sadece kendisiyle yaşanacak bir eksilme hâliydi.
Bir sabah,
Zehra’nın sustuğu yerde
kendi sesini duydu.
Bu ses ona yabancıydı.
Anladı ki Zehra giderken
yalnızca kendini değil,
onun susabileceği bir alanı da götürmüştü.
Ve ilk kez ağladı.
Sessizce.
Kimseye göstermeden.
Çünkü bu ağlayış
Zehra’ya değil,
Zehra’yla mümkün olan
ama hiç yaşanmamış bir hayata idi.
Yas,
burada bitmedi.
Ama biçim değiştirdi.
Artık Zehra
bir hatıra değildi.
Bir ölçüydü.
O kişi bundan sonra
her yakınlığı,
her susuşu,
her yarım kalışı
Zehra’ya göre tartacaktı.
Ve hiçbir şey
o kadar sessiz olmayacaktı
bir daha.
Yıllar sonra, o kişi aynı şehirde yaşamıyordu artık.
Şehirler değişmişti, odalar değişmişti, sabahların saati bile başka bir ritimle başlıyordu.
Ama bazı alışkanlıklar taşınırdı;
bir kapıyı yavaş kapatmak gibi,
bir cümleyi yarım bırakmak gibi.
Zehra’nın adını kimse sormadı.
O da söylemedi.
Bazı isimler anlatıldığında küçülürdü;
Zehra’nın adı anlatılmaya değil,
taşınmaya uygundu.
Hayat devam etmişti denebilirdi.
Ama devam etmek, tamamlanmak anlamına gelmiyordu.
O kişi sevmeyi öğrendi belki,
yan yana durmayı,
yük olmadan paylaşmayı;
ama hiçbir yakınlık
Zehra’nın bıraktığı sessizliği geçemedi.
Bir gün,
sıradan bir öğleden sonra,
bir pencerenin önünde durdu.
Işık camdan içeri giriyor,
odanın ortasında durup dağılıyordu.
Zehra’nın ışığa bakmamayı seçtiği anı hatırladı.
O an, yıllar sonra ilk kez,
başını çevirmedi.
Işığa baktı.
Uzun uzun.
İçinde bir cümle belirdi.
Yıllardır tamamlanmamış,
ama artık acele etmeyen bir cümle.
“Keşke”
Bu kez durmadı.
Devam etti.
“Keşke istemeni isteyebilseydim.”
Cümle bitince
oda değişmedi.
Dünya durmadı.
Ama bir şey yerine oturdu.
Zehra’nın ölümü
o kişinin hayatını yıkmamıştı.
Ama ona şunu öğretmişti:
Bazı insanlar hayatımıza
kalmak için değil,
ölçü olmak için girerdi.
O kişi artık biliyordu;
en büyük yas,
birini kaybetmek değil,
ona bir şey verememiş olmaktı.
Pencereyi kapattı.
Işığı söndürmedi.
Çıktı evden.
Yürürken
adımlarını eşitlemedi kimseyle.
Ama kaçmadı da.
Zehra artık
bir eksiklik değildi.
Bir yokluk da değil.
Bir eşiğin adıydı.
Ve bazı insanlar
o eşiği geçemez.
Ama orada durmayı
ömrü boyunca
doğru bir yer sanır.
Zaman burada bitti.
Çünkü artık
kimse susmuyordu.
Zehra gittikten sonra ev, kapıya benzedi.
Açılıp kapanan her şey, gelmeye ayarlıydı.
Duvarlar yerli yerindeydi ama anlamları kapının arkasına saklanmıştı;
saat masanın köşesinde duruyor, tiklerini kapı sesine uyduruyordu.
Zaman, Zehra’dan sonra ilerlemiyor, sadece bekliyordu.
Beklemek, evin yeni düzeni olmuştu;
halılar bekliyordu, perdeler bekliyordu,
mutfak tezgâhında unutulmuş bir limon bile
sararmayı ağırdan alıyordu.
Sanki erken çürürse Zehra’ya ayıp olacakmış gibi.
Kapı her gıcırdadığında konuşmalar yarım kaldı.
Bir sandalyenin ayağı yanlışlıkla sürtünse
hepimiz sustuk;
çünkü bazı sesler bir insanın adını çağırır.
Zehra’nın ayakkabıları hâlâ kapının yanındaydı,
kimse kaldırmadı.
Bağcıkları gevşemişti,
içleri karanlıktı,
ama ağızları kapıya dönüktü.
Bazı eşyalar gitmez,
bekler.
Onlara dokunmak,
“gelmeyecek” demek gibi geldiği için
kimse elini uzatmadı.
Sofra kurulduğunda sayılar şaştı.
Tabaklar dizilirken el hep bir fazla gitti,
sonra kimse o fazlayı geri almadı.
Bir kaşık boş kaldı,
bir sandalye hafifçe içeri itildi.
Sanki Zehra kapıdan girdiğinde
oturacağı yer hazır olmazsa
bir şeyler kırılacakmış gibi.
Çorba kaynarken buhar kapıya doğru yükseldi;
Zehra çıkıp gelecek sandık,
“geciktim” diyecek,
kimseye bakmadan
önce ellerini yıkayacak,
sonra hiçbir şey açıklamak zorunda kalmadan
yerine oturacak.
Biz de o açıklanmayan boşluğu
bir daha hiç kurcalamayacaktık.
Ekmek bölünürken payı ayrıldı.
Sonra unutulmuş gibi kenara bırakıldı.
Soğudu, sertleşti,
ama sofradan kaldırılmadı.
Çünkü Zehra gelirse
ekmek mahcup olmasın istedik.
Bir ekmek bile
Zehra’ya geç kalmaktan utanmalıydı.
Bıçak ekmeğin yanına paralel bırakıldı;
kesilmişlik duygusu
fazla görünmesin diye.
Sokaklar da bekliyordu onu.
Fırın ekmeği erken çıkardı,
kaldırım taşları adımlarını hatırlamaya çalıştı.
Bir sokak lambası akşamları
biraz geç yandı;
belki Zehra karanlıkta kalmasın diye.
Bir çocuk annesinin elini bıraktı,
sonra vazgeçti.
Herkes bir şeyleri yarım bırakmıştı;
tamamlanırsa Zehra gelmeyebilirdi.
Otobüsler durağa tam yanaşmadı,
pencereler tam kapanmadı,
şehir, kendini eksik kurdu.
Akşamları çay demlendi.
İlk bardak hep eksik dolduruldu.
Kimse sormadı neden.
Eksik artık bir ölçüydü.
Demlik ateşten biraz erken alındı,
çay fazla acımasın diye değil,
Zehra’nın sevdiği kıvam
belki tutturulur diye.
Gülüşler cümle sonlarında durdu,
kahkahalar içeri girmedi,
geceler virgül gibi uzadı.
Hiçbir gece nokta olmayı göze alamadı.
Zehra’nın adı yüksek sesle söylenmedi.
Yüksek ses, gelmesine engelmiş gibi geldi.
Adı fısıltılara saklandı;
kapı koluna, masa kenarına,
boş bardağın dibine,
“az sonra” kelimesinin içine.
Birisi yanlışlıkla adını yüksek sesle söyleyecek olsa
hepimiz irkildik;
çünkü çağrılan şey gelmezse
yokluğu iki katına çıkıyordu.
Bir sabah yazılmamış bir mektup geldi.
Zarf boştu.
Kimse şaşırmadı.
Boşluklar da adres bulur.
Mektubu masanın üstüne bıraktık;
ışığın en yumuşak düştüğü yere.
Kimse açmadı,
çünkü içinde yazanlar değil,
yazılmayanlar ağırdı.
Zehra’nın el yazısı yoktu ama
yokluğu tanıdıktı.
Günler ilerlemedi,
sadece yer değiştirdi.
Takvim yaprakları koptu
ama yere düşmedi.
Sabahlar oldu,
olmak zorunda oldukları için.
Perdeler açıldı,
kuşlar işine gitti,
dünya kendi görevini yaptı.
Zehra’nın gelmesini bilmeyen bir düzenle
ısrarla devam etti.
Biz de bu devamın içinde
beklemeyi öğrendik.
Ve biz her akşam
kapıdan giren rüzgâra döndük.
Her gıcırdayışta içimizden biri
yerinden kalkacak gibi oldu.
Bir sandalye hafifçe çekildi,
bir tabak düzeltildi,
bir bakış kapıya ilişti.
Çünkü bazı insanlar gitmiş olmaz.
Onlar bir kapının ardında durur,
hiç açılmayan bir aralığın içinde,
ve insan,
bir ömür boyunca
sofra başında
istemeden de olsa
onları bekler.
Sonra beklemenin yetmediğini fark ettik.
Beklemek insanı ayakta tutar sanırdık;
oysa beklemek, insanın içini oturtur,
onu yavaşça kendi içine çökerterek
sessiz bir bodruma indirir.
Zehra’nın gelme ihtimali
başta bizi diri tutmuştu,
sonra bu ihtimal,
içimizde sorgulanması yasak bir suç gibi
ağır ağır yer etmeye başladı.
Kendi kendimize sorular sormaya başladık.
Ama bunlar yüksek sesli sorular değildi.
İnsan, bazı soruları sadece
kendi göğsüne sorar.
“Ya gelmezse?” demedik.
Onun yerine
“Gelirse, biz hâlâ aynı insanlar olacak mıyız?” diye düşündük.
Çünkü beklemek değiştirir.
Bekleyen insan,
bir noktadan sonra
beklediği şeye layık olup olmadığını sorgular.
Zehra’nın yokluğu,
aramızda görünmez bir hesap defteri açtı.
Herkes kendi payına düşeni
sessizce yazmaya başladı.
Kimimiz ona yeterince bakmadığını düşündü,
kimimiz fazla baktığını.
Kimimiz sustuğu için suçlandı kendini,
kimimiz konuştuğu için.
İnsanın vicdanı,
en kalabalık mahkemedir.
Ve hâkim hep sensindir.
Geceleri uykular bölündü.
Birimiz ansızın uyanıyor,
kalbinin hızını dinliyordu.
“Şimdi gelse,” diyordu içinden,
“bu hâlimle kapıyı açabilir miyim?”
Bazılarımız kalkıp aynaya baktı;
yüzünde Zehra’nın tanıyacağı bir şey
kalmış mı diye.
Çünkü bazen bir insanın gelmemesi değil,
geldiğinde seni tanımaması
daha büyük bir felakettir.
Evde küçük gerilimler başladı.
Bir bardak yanlış yere konduğunda,
bir kapı biraz sert kapandığında
hep aynı düşünce geçti içimizden:
“Zehra bunu sevmezdi.”
Ama Zehra yoktu.
Ve Zehra yokken
onun adına karar vermek
bizi rahatsız etmeye başladı.
Yokluğun bile
insana hükmetmesi ağır bir yüktür.
Bir akşam,
sofrada beklenen sandalye
ilk kez boşluğuyla konuştu.
Kimse bakmadı ona,
ama herkes hissetti.
O sandalye artık sadece Zehra’yı değil,
bizim kim olduğumuzu da soruyordu.
“Bu düzen,
gerçekten onun gelmesi için mi,
yoksa kendi vicdanınızı avutmak için mi?”
Cevap vermedik.
Çünkü bazı sorular cevaplanırsa
beklemek sona erer.
Zehra’nın gelme ihtimali
zamanla tuhaf bir şeye dönüştü.
Bir umut olmaktan çıkıp
ahlaki bir zorunluluk gibi durdu karşımızda.
Gelmeliydi,
çünkü biz beklemiştik.
Gelmeliydi,
çünkü ekmek payı ayrılmıştı,
sandalye itilmişti,
çay eksik doldurulmuştu.
Bunca hazırlık,
boşa çıkamazdı.
İnsan,
kendi kurduğu anlamın
boşa düşmesine dayanamaz.
Ama bir gece,
ilk kez kimse kapıya dönüp bakmadı.
Rüzgâr girdi,
perdeyi oynattı,
kapı gıcırdadı.
Herkes duydu.
Kimse yerinden kalkmadı.
O an anladık:
beklemek de yorulur.
İnsan gibi.
İçimizden biri sessizce ağladı.
Ama bu ağlayış,
Zehra için değildi yalnızca.
Kendi tükenişimiz içindi.
Beklerken harcadığımız günler,
ertelediğimiz kararlar,
“o gelince” diye sakladığımız hayatlar içindi.
Zehra’nın gelmemesi ihtimali
ilk kez gerçek bir ağırlık kazandı.
Ve bu ağırlık,
bir suç gibi çöktü masanın üstüne.
O günden sonra
bekleyiş ikiye bölündü.
Bir yanımız hâlâ kapıyı dinledi.
Diğer yanımız,
kapının açılmamasına hazırlandı.
İnsan böyle ikiye bölünür işte:
umutla akıl arasında,
inançla korku arasında.
Ve bu bölünme,
sessizce insanın yüzüne yerleşir.
Sofra yine kuruldu.
Tabak yine fazla kondu.
Ama bu kez kimse fark etmedi.
Bu ihmalkârlık,
öncekilerden daha ağırdı.
Çünkü artık alışıyorduk.
Ve alışmak,
kaybın en tehlikeli biçimidir.
Zehra’nın gelme ihtimali
tamamen kaybolmadı.
Sadece yer değiştirdi.
Artık kapıda değil,
içimizdeydi.
Bazen bir düşüncenin kenarında,
bazen bir suçluluk anında,
bazen gece yarısı
ansızın bastıran bir hatırlamada.
O gelmiyordu,
ama biz ona gidiyorduk.
Ve belki de asıl trajedi şuydu:
Zehra gelirse
biz artık o sofrayı kuramayacaktık.
Çünkü beklemekle
çok şey harcamıştık.
İnsan,
beklerken fark etmeden
kendini tüketir.
Kapı hâlâ duruyor.
Ayakkabılar hâlâ orada.
Ama artık biliyoruz:
Bazı insanlar gerçekten gelmez.
Ve bazı insanlar,
bir ömür boyunca
gelmeyecek birine göre
yaşamayı öğrenir.
Bu da
insanın kendine verdiği
en sessiz cezadır.
Zehra’dan sonra ev,
biraz aceleyle terk edilmiş bir pazar yeri gibiydi.
Tezgâhlar toplanmamış,
fiyat etiketleri yarım yamalak,
kimse kime borçlu bilmiyor.
Mutfakta yarısı soyulmuş bir patates vardı;
kabuğu hâlâ oradaydı,
gitmemekte ısrar eden bir çocukluk gibi.
Pul biber kavanozunun kapağı açık kalmıştı,
içinden taşan acı
yemeğe değil,
doğrudan akşamlara karışıyordu.
Sofra bezinin üzerinde
eski bir çay lekesi duruyordu;
yıkansa geçerdi belki
ama kimse elini sürmedi.
Bazı lekeler,
sırf geçebilir diye tutulur insanın önünde.
Bir bardak çatlamıştı,
incecik bir yerinden.
Su sızmıyordu henüz
ama içmek de güven vermiyordu.
Zehra olsaydı
“idare eder” derdi.
Biz idare etmeyi
ondan sonra öğrendik.
O kişi bazen gelirdi aklımıza.
Kim olduğunu bilmeden.
Belki aynı sofraya oturmuştu bir zaman,
belki Zehra’nın çayını karıştırırken
kaşığı fazla çevirmişti.
Belki hiçbir şey yapmamıştı.
Ama bazı insanlar,
hiçbir şey yapmadan da
bir hikâyenin içine yerleşir.
Adı geçmez,
ama sandalyesi hep biraz soğuk kalır.
Akşamüstleri pencereden
karşı apartmanın çamaşır iplerine bakardık.
Bir pijama sallanırdı rüzgârda,
bir havlu yarım asılı kalırdı.
Hayat devam ediyordu belli ki.
Ama bize uğramıyordu.
Kapının önünde duran paspas
tozu toplamıştı;
kimse silkelemedi.
Çünkü Zehra gelirse
ayağı temiz olsun istedik.
İnsan,
beklediği şey gelmeyince değil,
beklerken fazla inceldiğinde kırılır.
Pul biberi mahallesinde
akşamlar erken inerdi eskiden.
Bir tencere kaynar,
komşudan tuz istenir,
hayat birbirine sürtünerek geçerdi.
Şimdi tuzluk dolu,
ama kimse uzanmıyor.
Tuzun bile bir hatırı vardı o zamanlar.
Zehra bu mahalleyi severdi;
çünkü burası kimseyi iyileştirmezdi
ama kimseyi de yalnız bırakmazdı.
Şimdi mahalle var,
ama Zehra yok.
Ve mahalle,
ilk kez bu kadar sessiz.
O kişi yine belirdi bir akşam.
Çatalın yanlış yere bırakılışında,
televizyonun durup dururken kararmasında.
Bir cümle yarım kaldığında
hep onun payı varmış gibi hissettik.
Ama suçlayamadık.
Çünkü belirsiz olan şeyler
insanı en çok yoranlardır.
Bir düşman olsa
daha kolaydı belki.
O kişi,
sadece ihtimal olarak durdu aramızda.
Gece olunca
Zehra’nın odasına girilmedi.
Kapı kapalı değildi,
ama açık da sayılmazdı.
Eşik denen şey,
bazen bir hayattır.
Yerde bir saç tokası vardı;
kimse almadı.
Saç toplanmayınca
düşünceler de dağınık kalır çünkü.
Komodinin üstünde
yarısı içilmiş bir ilaç duruyordu;
tarihi geçmemişti,
ama zamanı çoktan dolmuştu.
Sonra bir akşam
sofraya pul biber serptik.
Fazla kaçtı.
Kimse “acı olmuş” demedi.
Acı,
ilk kez bu kadar yerli yerindeydi.
O an anladık:
Zehra gelmeyecekti.
Ama bu bir cümle gibi inmedi içimize.
Bir kaşık gibi düştü.
Sessiz,
ama dibe kadar.
O kişi o akşam yoktu.
Belki hiç olmamıştı.
Belki sadece
bir açıklama ihtiyacımızdı.
İnsan,
her kaybın yanına
bir suçlu koymak ister.
Ama bazı kayıplar
kendi kendine olur.
Zehra gibi.
Erken gelir hayata,
erken çıkar bir kapıdan
ve ardında
fazla eşya bırakır.
Şimdi evde hâlâ pul biber var.
Kavanoz kapatıldı.
Ayakkabılar kapının yanından alındı.
Sandalye itilmedi artık.
Ama sofraya otururken
kimse tam ortaya oturmuyor.
Bir yer hâlâ boş.
Adı yok.
Ama hepimizin bildiği bir boşluk.
Ve biz Zehra’nın ardından
şunu öğrendik:
Bazı insanlar
bir daha gelmeyeceklerini söylemez.
Sadece
hayatın içinden çekilir.
Geriye de
pul biberin acısı kadar gerçek,
soğumuş bir çayın buğusu kadar silik
ama asla geçmeyen
bir eksiklik bırakır.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.