Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Kızılağaçlığın Gölgesi Altında

Kızılağaçlığın Gölgesi Altında

Hikaye 11: 

Kızılağaçlığın Gölgesi altında

Evin altındaki taş ahırdan yükselen o tanıdık koku—taze sağılmış süt, zeminlik için serilen gazellerin topraksı kokusu ve pirinç çanların tok şakırtısı—henüz uykunun en tatlı yerindeyken odamıza sızmıştı. 70’li yılların o kendine has, acelesiz ama disiplinli sabahlarından biriydi. Üstelik günlerden hafta sonuydu; yani okul önlüğü yoktu, kara önlüğün yerini özgürlük almıştı. Ancak Karadeniz köyünde hafta sonu demek, tamamen yan gelip yatmak demek değildi.


Dedem Yahya Reis, o her zamanki tok ve tavizsiz sesiyle kapıyı araladı: — "Kalkın ulan haylazlar! Güneş dağın arkasından yüzünü gösterdi, inekler ahırda sabırsızlanır. Bugün sıra sizde." Kuzenim Tufan’la göz göze geldik. Yorganı üstümüzden atıp mutfağa seğirttik. Binnet Ninem sabahın köründe kalkmış, kuzineyi çoktan harlandırmıştı. Masada dumanı tüten mısır ekmeği, taze minci ve akşamdan kalan karalahana vurması duruyordu. Aceleyle, ama iştahla karınlarımızı doyurduk. Dedem bir yandan tütününü sararken bir yandan da o meşhur tembihlerinden birini geçiyordu: — "Doğruca derenin kenarındaki kızılağaçlık alana gideceksiniz. Gözünüzü ineklerden ayırmayın. Bir de bak beni dinleyin; o dereye girmek yok! Sular serindir, adamı çarpar. Akıntıya kapılırsınız, canımı sıkmayın."

"Tamam dede," dedik ikimiz birden. Ama içimizden geçen nehirler çoktan akmaya başlamıştı bile.


Patikadan Dereye İniş ve Aynalı’nın Huysuzluğu

Ahırın ahşap kapısını açtığımızda bizim kızlar bizi bekliyordu. Gelincik, yaşının verdiği o bilge sakinlikle duruyor, buraların gediklisi olduğunu belli eden ağır adımlarla kapıya yöneliyordu. Simsiyah tüyleri parıldayan gerçek bir Karadeniz Karasıydı. Alnındaki nazar boncuklu kırmızı kurdelesi ve boynundaki kelebek çanıyla tam bir asalet abidesiydi.

Ama Aynalı… Ah, o Aynalı! Adını alnındaki o beyaz, ayna gibi parlak lekesinden alan o huysuz düve, daha ahırdan çıkarken huysuzluğunu konuşturdu. Kuyruğunu dikti, sağa sola yaltaklandı. Tufan, elindeki fındık değneğini havada sallayarak, "Kızım dur, zaten uykumuzu alamadık, zorluk çıkarma!" diye çıkıştı ama Aynalı dinler mi? Çanını deliler gibi sallayarak önden fırladı.


Çayırlı’nın o dik, ıslak ve çiğ düşmüş dar patikalarından aşağıya doğru inmeye başladık. İki yanımız mısır tarlaları ve çaylıklarla çevriliydi. Yol boyunca esen serin rüzgar, kızılağaçların yapraklarını hışırdatıyor, vadinin dibinden gelen derenin o gürültülü, davetkar sesi kulaklarımızı dolduruyordu. Gelincik yolu ezbere bildiğinden ağır ağır sallanıyor, Aynalı ise her yeşil ot kümesinde durup kafasına göre yön değiştirmeye çalışıyordu. Zar zor da olsa, kazasız belasız dere kenarındaki kızılağaçlık alana varmayı başardık.


Yasak Elma: Derede Yüzmek ve Taşların Altındaki Sır

İnekleri kızılağaçların gölgesindeki zengin otlak bölgeye saldık. Gelincik hemen başını otlara gömdü, Aynalı bile buradaki taze çimenlerin tadını alınca sakinleşti. Dedemin "Dereye girmeyin" tembihi, kızılağaçların yaprakları arasından süzülen güneş ışıklarının dere suyunda yaptığı dansı görene kadar geçerliydi.

"Tufan," dedim, "dedem görmez ki." Tufan o muzip gülüşüyle yüzüme baktı: "Yahu zaten İstanbul’dan gelmişsin, suya hasretsin. Dedem nereden anlayacak?"

Üstümüzdekileri alelacele fırlatıp derenin sığ, gölcük yapmış bir yerine bıraktık kendimizi. Su buz gibiydi, ilk başta insanın göğsünü sıkıştırıyordu ama Karadeniz çocukları için bu bir şenlikti. Sırıl sıklam olana kadar yüzdük, birbirimize su sıçrattık.


Sonra dereden ayrılıp yamacın hemen dibinden, gizli bir damar gibi aşağıya doğru çağıldayarak akan küçük bir ırmağa geçtik. Burası bizim gizli av sahamızdı. Paçaları sıvayıp suyun içindeki irili ufaklı taşları yavaşça kaldırmaya başladık. Taşın altındaki karanlık sığınaklarından kaçmaya çalışan küçük dere balıklarını, o kıvrak bıyıklı "çöpçü" balıklarını ellerimizle kıstırıp yakalamaya çalışıyorduk. Tufan bir tane yakalayıp havaya kaldırdı: "Bak hele bak, Kara Murat’ın kılıcı gibi parlıyor!" diyerek kahkahayı bastı.


İstanbul Maceraları, Kara Murat ve Teksas-Zagor Dünyası

Yorulup sudan çıktığımızda, kızılağaçların köklerine sırtımızı dayadık. Annelerimizin çıkınımıza koyduğu azıkları açtık: Ev yapımı mısır ekmeği, arasına sıkıştırılmış kaşar gibi eriyen minci ve biraz da kurabiye.

Tufan’ın bitmek bilmeyen esprileri arasında laf döndü dolaştı benim İstanbul hayatıma geldi. O zamanlar köydeki çocuklar için İstanbul, sonu gelmez bir masal diyarı gibiydi. Ben de başladım ballandıra ballandıra anlatmaya. "Oğlum Tufan," dedim, "Ümraniye’de sinemalar var, bir görsen. Cüneyt Arkın bir çıkıyor sahneye, Kara Murat! Bizim bu kızılağaçlar gibi on tane adamın üstünden uçuyor vallahi. Hele Kartal Tibet… Malkoçoğlu, Tarkan! Tarkan bir 'Atıl kurt!' diyor, kurt adamların boğazına yapışıyor."


Tufan ağzı açık dinliyordu. Harçlıklarımızdan zar zor denkleştirip, bazen arkadaşlardan rica minnet elde ettiğimiz, bazen de elden ele gezen o eski çizgi romanları hatırladık. Tombikis, Teksas, Zagor, Kızılmaske… Kızılağaçlığın ortasında, sanki balta girmemiş Darkwood ormanlarındaki Zagor bizdik, Baltalı İlah bendim, yanımdaki Çiko da Tufan’dı.

Sonra sesim biraz ciddileşti. "Ama İstanbul her zaman böyle büyülü değil," dedim. "Geçen sene Ümraniye’deki taş ocaklarının oradaki gölete gittik arkadaşlarla. Su derin, altı balçık… Yüzerken bir an ayağım çekildi, suyun dibine doğru gitmeye başladım. Az kalsın boğuluyordum, zor çıkardılar beni."


Tufan endişeyle sordu: "E, sonra ne oldu?" Yüzümü ekşiterek güldüm: "Ne olacak, babam olayı duyunca beni bir güzel yakaladı. Eşek sudan gelinceye kadar sopa yedim vallahi! Hayatımın en uzun dayağıydı." Tufan kahkahayı patlattı: "Desene senin peder Kara Murat’tan daha hızlıymış!"


Akşam Kararmadan Eve Dönüş

Zaman kızılağaçların yaprakları arasından akıp gitti. İkindi vakti geçip güneş tepelerin arkasına doğru bükülmeye başladığında, vadinin üzerine hafiften bir serinlik çöktü. İnekleri çağırmak için ıslık çaldık. Gelincik ve Aynalı’yı derenin temiz, berrak suyundan kana kana içirdik. Suyun şırıltısıyla ineklerin boyunlarındaki çan sesleri birbirine karışıyordu.

Evden getirdiğimiz azıkların son kırıntılarını da bitirip toparlandık. Aynalı, günün yorgunluğundan mıdır nedir, dönüş yolunda sabahki kadar huysuzluk yapmadı. Gelincik’in peşine takılıp uslu uslu patikayı tırmanmaya başladı.


Köye doğru yükselirken, evlerin bacalarından çıkan mavi akşam dumanları havaya karışıyordu. Ahırların kokusu yeniden burnumuza gelmeye başlamıştı. Biliyorduk ki eve vardığımızda dedem "Dereye girdiniz mi?" diye soracaktı. Biz de birbirimize bakıp, saçlarımızdaki o gizli dere kokusunu saklamaya çalışarak "Yok dede, hiç girer miyiz?" diyecektik.

O yılların Kalkandere'sinde, sırtımızda kızılağaçların kokusu, heybemizde Zagor maceraları ve önümüzde Gelincik'le Aynalı... Geleceğe doğru yürüyen iki çocuktuk işte.


70’li yıllarda Rize ve Kalkandere civarındaki Karadeniz köylerinde büyükbaş hayvancılık, bugünkü gibi ticari bir işletmeden ziyade, ailenin en temel geçim ve hayatta kalma sigortasıydı. Neredeyse her evin altında bir ahır (ahur) bulunur, evin bereketi oradan gelirdi.

O dönemde ki yaşam ritmi, o zorlu ama bir o kadar da yardımlaşma dolu hayvancılık kültürü bayağı gelişmişti .


Evin Altındaki Yaşam: Ahırlar 

O yıllarda evler genellikle iki katlı ya da yamaçlara yaslanmış taş/ahşap yapılardan oluşurdu. Alt kat tamamen ahıra ayrılırdı. Ahırın evin altında olması hem hayvanların güvenliği için önemliydi hem de kışın hayvanların vücut ısısı yukarıdaki yaşam alanını bir nevi ısıtırdı.


Sabahın ilk ışıklarıyla ahıra inilir; süt sağımı, alt temizliği (gübre küreme) yapılır ve hayvanların yemi verilirdi. Gübre (fışkı), mısır tarlaları ve çaylıklar için en değerli organik gübre olduğundan biriktirilir, ziyan edilmezdi.

Karadeniz’in engebeli arazisinde hayvan beslemek, sürekli bir hazırlık ve emek demekti.Yaz boyunca dağ yamaçlarından, mezralardan oraklarla ot kesilirdi. Bu otlar kurutulur, "otluk" adı verilen yığınlar hâlinde saklanırdı.


Sonbaharda mısır hasadından sonra kalan kurumuş mısır sapları (şorom) ahırda yem olarak kullanılmak üzere istiflenirdi. Ayrıca ormandan toplanan kuru yapraklar (gazel) ahır tabanına yataklık olarak serilirdi.

Kışlık yem tedariği, tek bir ailenin tek başına altından kalkamayacağı kadar ağır bir işti. Bu yüzden köylüler bir araya gelir, yardımlaşarak (meci) otları keser, taşır ve istiflerlerdi. Şarkılarla, türkülerle yapılan bu meci çalışmaları, o dönemin en büyük sosyal dayanışma örneğiydi.


Yağan yağmurların etkisiyle çimenler yeşerdiğinde hayvanlar köyün yakınındaki düzlüklerde veya mezralarda otlatılmaya başlardı. Çocukların en büyük görevlerinden biri, okuldan sonra veya tatillerde inekleri kollamak, çobanlık yapmaktı.

Kalkandere ve çevre köylerden yola çıkan sürüler, türküler eşliğinde günlerce yürüyerek yüksek yaylalara (Ovit ve civarı) götürülürdü. Yaylanın taze otuyla beslenen ineklerin sütü daha gür, yağı daha sarı olurdu. Orada yapılan tereyağları ve minciler (çökelek) kışlık erzak olarak küplere basılırdı.


O dönemde inekler, sadece birer hayvan değil, evin bir ferdi gibi görülürdü. Genelde yerli ırk olan, bölgenin dik ve engebeli arazi yapısına uyum sağlamış, çevik ve dayanıklı Karadeniz Karası (yerli kara) inekler beslenirdi. Her ineğin mutlaka bir adı olurdu: Güllü, Sarıkız, Maral, Çiçek...


Nazardan korunduklarına inanıldığı için alınlarına nazar boncukları, kırmızı kurdeleler takılır; boyunlarına uzaktan sesini duyabilmek için pirinç çanlar (kelebek veya çan) asılırdı.


70'li yıllarda Kalkandere'nin bir köy evinde büyükbaş hayvancılık; sabah sise uyanan çan sesleri, ahırdan yükselen süt kokusu, mısır tarlalarıyla harmanlanan bir yardımlaşma ve doğaya karşı verilen o asil mücadelenin tam kendisiydi.


İlyas Kaplan Redfer


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Kızılağaçlığın Gölgesi Altında

Kızılağaçlığın Gölgesi Altında

redfer redfer