Yerin Kulağı Var
YERİN KULAĞI VAR ...
Çay ocağı müdavimlerinden Hacı Abdullah, yeri ve zamanı geldiğini hissettiği bir gün: İç sesiyle konuşmaya başladı.
“Aradan iki yıl geçmesine rağmen ben hâlâ çay ocağı müdavimlerine kendimi tarif edemiyorum. Kahvede kimlerle konuşuyorum, acaba orada günümü hakkıyla değerlendirebiliyor muyum ? Anlayamıyorum.
Eski mahallemdeki, İşimi, görevimi, arkadaşlarımı cebimden çıkarıp mendil gibi bir kenara atıp bu semte geldim. Çay ocağında tanımadan bilmeden konuştuğum insanlar neyin nesi kimin fesi bilemiyorum.
Kim hangi memleketten, hangi aileden, zekâ seviyesi ne kadar, kültürle arası nasıl ?. Serveti ne kadar. Zengin mi yoksa züğürtün teki mi ?. Makamı ne ?. Hicaz mı, yoksa nihavend mi ?. Pardon, mevkii ne ?...
Olgunlar Çayocağı müdavimleri bugün tam kadro içerideydi. Dışarısı, kağıt ve plastik toplayıcılar, arızalı kırık dökük elektronik alet - edevat alıp satanlar ile doluydu.
Emekli memurlar ve diğer emekliler de eli mahkûm , müdavimler arasında yer alıyorlardı.
Çaycı Mehmet abi o günlerde yetmiş yaşlarında olmasına rağmen, hem içerisini hem de dışarısını iyi idare edebiliyordu.
Hem ocak hem de servis işi yaşlanmış ellerine bakıyordu.
Çay ocağının bir köşesi altmışlı yetmişli yaşlardaki olgun insanlara tahsis edilmişti sanki.
Her gün farklı konular masaya yatırılıp, herkese söz hakkı verildiği için muhabbetler kesintisiz devam ediyordu.
Bu yer darlığında bir tarafa sinmiş olan, sırtını topluluğa döndüğü için kimsenin ilgisini çekmeyen birisi; gazetenin birisini bırakıp diğerini alıyor, okur gibi yapıyor, bulmacaları kâh yarım kâh çeyrek çözüyordu. Sadece kulaklarını yan masadaki muhabbete pür dikkat dikmesi , Hacı Abdullah'ın hac hatıralarını can kulağıyla dinlemesi kimseyi ilgilendirmiyordu .
Kırklı yaşlardaki; takım elbiseli, camları kara, siyah gözlüklü adam bir ara gazeteleri üst üste kibarca yerleştirip, yan masalardan birine koydu.
Bu defa cebinden bir bloknot çıkarıp hızlı hızlı sayfalarına bir şeyler yazmaya başladı.
Yaşı Kemäle ermişlerin sohbetinden, kendince önemli olanları tek tek yazıyor gibiydi. Zaman ilerledikçe sohbet git gide koyulaştı.
Hacı Abdullah'ın çenesi bugün iyice açılmıştı. Hac farizasının bütün safhalarını bir akademisyen edasıyla eksiksiz anlatıyordu.
Bir ara kafilede bulununan hac arkadaşlarının isimlerini, mesleklerini ve memleketlerini de tek tek anlattı. Hâlen mektuplaştıği kişilerden de bahsetti.
Evlere gitme vakti gelmişti. "İçilen çayların parasını ben verecektim, sen niye verdin ki" muhabbeti devam ederken; esrarengiz adam içtiği çayların hesabını Mehmet Abi'ye ödeyerek çayocağını terk etti.
Yolun karşısına geçerek bir radyo televizyon tamircisi ne girdi. Elindeki poşetten bir el radyosu çıkararak tamir olup olamayacağını sordu.
Tamirciden olumlu bir yanıt almış olmalı ki, gösterilen bir tabureye oturup yan gözle çayocağını izlemeye başladı.
Aradan on on beş dakika geçmişti ki; Hacı Abdullah ve arkadaşları çay ocağından birer ikişer çıkarak evlerine dönmeye başladılar.
Radyosunu tamirciye bırakan esrerengiz adam ; " Yarın öğleye doğru gelir alırım" dedi. Hacı Abdullah'ın adresini ve kaç numaralı dairede oturduğunu sordu. Tamirci dükkanından ayrıldı.
Bir ara gözlüğünü çıkarıp tekrar taktı. Hacı Abdullah'ı takip eden gözler, rulet masasının topu gibi fıldır fıldır dönüyordu.
Hacı Abdullah beş dakikalık bir yürüyüşten sonra evine vardı. Apartmanın kapı ziline bastı. Otomatik kapı açıdı. Merdiven basamaklarına basa basa dairesinin önüne kadar geldi. Anahtarıyla daire kapısını açtı.
Eşi sofrayı az önce kurmuştu. Bismillah diyerek, yemeğe başladılar. Aradan beş dakika geçer geçmez kendi dairelerinin zili çaldı.
Hacı Abdullah sofradan kalkarak pencereye yöneldi, aşağıya baktı. Hiç tanımadığı biri dış kapının açılmasını bekliyor, sağa sola üst katlara bakınıyordu.
— Hayrola kardeşim, kime bakmıştın?
— Hacı Abdullah'a bakmıştım. Hac arkadaşımsın. Tanıyamadın mı ?
— Uzak gözlüğüm yanımda değil tanıyamadım.
— Nasıl tanımazsın Hacı. Aynı kafiledeydik, aynı otelde kalıyorduk. Malatyalı Halit, Konyalı Faruk, Eskişehirli Suat, İzmirli Naci...
Bu isimleri ve memleketlerini duyan Hacı Abdullah merdiven otomatiğine bastı. Hanımı, başına büyükçe bir örtü iliştirdi, çene altından uçlarını bağladı.
Daire kapısı açıldı. Misafir içeri alındı. Hep beraber yer sofrasında yemeklere kaşık salladılar. Hoş geldin, hoş bulduk ve hatır soruş faslından sonra sofradan kalkıldı salona geçildi, kahveler içildi. Hacda olup bitenler, otele gidiş gelişler, gördükleri ve duydukları karşılıklı ortaya döküldü.
Hacı Abdullah, misafirin hac arkadaşı olduğundan emin olmasa da vicdanı harekete geçti. "Bu arkadaşı hatırlayamadım ama, öküzün altından buzağı aramanın bir alemi yok." , diye düşündü.
Esrarengiz kişi aradığı yüz ifadesini yakalamıştı. Fırsat bu fırsattı.;
"Hacı, seni rahatsız etmemin sebebi hacda verdiğin adrese gelişimin nedeni , Hanım Çapa Hastanesinde yatıyor. Acilen iki ünite A Rh pozitif kana ve üç çeşit ilaca ihtiyacımız var. Oğlum akşama gelecek. Yüz altmış lira Borç verebilir misin ?. Akşama öderim.
Hacı Abdullah bir türlü tanıyamadığı bu yabancıyı gözü pek kesmese de, elini cebine attı ve;
“Hacı kardeşim, kafilemizde bulunduğun için borç aldığın bu parayı illâ bu akşam öde demiyorum. Ama bir hafta içinde bu parayı mutlaka getirmeni istiyorum.”
— Ne demek hacım. Senin de kendine göre bir hesabın kitabın vardır. Sözüm söz. İki elim kanda olsa da mutlaka getireceğim.
— Tamam kardeşim. Bir hafta müsaade. Kimsin? Nerelisin, nerede oturursun, ne iş yaparsın, bilmeden, sorup soruşturmadan Tanrı misafirisin diye borç verdim. Ne beni mağdur et, ne de kendini mahcup duruma düşürme !.
— Hacım hiç öyle şey olur mu? . Adım Hıdır. Serbest meslek sahibiyim.Bu iyiliğini borç da olsa hiç unutmayacağım. Bana müsaade, ilaçları alıp hastaneye yetiştirmem lazım. Şimdilik hoşça kalın.
- Güle güle kardeşim. Allah'tan acil şifalar diliyorum. Geçmiş olsun.
- Yabancı, daire kapısından çıkar çıkmaz adeta depara kalktı. Merdivenin basamaklarını birer ikişer atlayarak apartman dış kapısının otomatiğini basarak sokağa fırladı.
-
Hacı Abdullah yabancının bu hızlı davranışına, atikliğine bir anlam veremedi.
“Madem acelen vardı gider ayak onca muhabbeti niye yaptık ki?” diye düşündü.
Hemen pencereye yanaşıp pek tanımadığı hacının gidişini seyretti. Yabancı, bir maraton koşucusu gibi sokağın başlangıç noktasına varmış ve ana caddeye sapmıştı. Yönü hastane yönü değil, postane yönüydü.
Hacı Abdullah dolandırıldığını o zaman anlamıştı. Sokağa çıkıp takip etmek istedi. Yaşını başını almıştı. Koşturacak yaşı çoktan geçmişti. “Hırsız evine kadar kovalanmaz” sözü aklına geldi.
Hanımı da bu durumda söz hakkını kullandı ; “Atı alan Üsküdar'ı geçti Abdullah Bey " , deyince tek kişilik koltuğuna yığıldı kaldı.
“Kabahat bende hanım gidende değil ".
"Çay ocağında sırtı dönük biri vardı. Kâh gazete okudu, kâh bulmaca çözdü. Küçük bir bloknotu ceketinin cebinden çıkardı. Bir şeyler karaladı. Bizimle muhatap olmadığı için çay da söylemedik, hâl hatır da sormadık." .
" Nereden bileyim konuştuklarımızı yazmış çizmiş. Bir güzel de ezberlemiş. Yediği yemeğe bir şey demem, helâl olsun. O borç aldığı yüz altmış lira var ya, zehir zıkkım olsun. Allah bildiği gibi yapsın.”.
Mehmet Sadık Medin
3 Temmuz 2026
Esenköy - Yalova
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.