Yokluk Yurdu'ndan Varlık Sahası'na Doğru
Bölüm 1: Şuurun Oluşması
Varlığımızın kaynağını bildiğimizden bu yana
Yokluk Yurdu’nda,
Soğuk kış günlerinin ardından
Ilık bir bahar güneşinin
Toprağın üzerindeki karı eritmesiyle
Açığa çıkan doygun çamuru aşıp
Filizlenen bir tohum gibiydik.
Cismimizin,
Tabiatımızın,
Mizacımızın gereği
Renkten renge girip,
Huydan huya bürünüp,
Bir sebebe bağlanarak
Hayat bulmuş,
Yaşama tutunmuştuk.
Sebeplerimizle özel,
Farklılıklarımızla güzel kılınmıştık.
Her birimize bir bilinç bahşedilince,
Uzanıp tuttuğumuz her bir şeyden
Tat almaya başlamıştık.
Tattıklarımız hoşumuza gittikçe
Nefsimizin de şuuruna vardık.
Bu şuurla
Bilmediğimizi tanıyıp anlamayı öğrendik;
Öğrendikçe daha fazlasını merak ettik;
Merakımız bizi cezbedince
Ona ulaşıp almak için
Yöntemler geliştirdik.
Harekete geçtiğimizde
Karar verebildiğimizi gördük.
Karar verebildiğimize göre
Kendimize ait bir irademiz de olmalıydı.
İrade,
İrade edebiliyor olmak,
Dilemek,
Dilediğimizi kısmen de olsa
Yapabiliyor olmak...
Korkmalı mıydık,
Sevinmeli miydik bu duruma?
Düşündükçe
Sanki bir uçurumun ucundan aşağıya bakıyorduk.
Yüreğimiz ağzımıza geldi.
Sarsıldık.
Boşluk hissine kapılınca
Ayağımız yerden kesildi diyeceğim;
Hiç olmadığı kadar yere sağlam basıyorduk oysa...
Ve yaptıklarımızdan da
Mesul olduğumuzun farkına vardık böylece.
Bölüm 2: Ayrılık
Her şeyin zıttı ile
Uyum ve denge içinde olduğunu görebilmek,
Ancak nefsimizi tanıdıktan sonra
Nasip olabildi.
Yasak ile izin,
Doğru ile yanlış,
Sevgi ile nefret,
Hak ile batıl,
İlim ile cehalet,
Şükür ile inkâr,
Adalet ile zulüm…
Mesuliyet de burada başlıyordu.
Hangisini tercih edersek edelim
Bir sorumluluğu vardı.
Sorumluluğun da bir ağırlığı varken,
Onu kaldırıp kaldıramayacağımız
İse muammaydı...
Bir tellal,
Uyuyanlarımızı uykusundan uyandıran,
Duyanları pusturan bir sesle
Nida eyledi:
“Ey var edilenler!
O, Varlığın Kaynağı hitap edecek;
Varlık Sahası’nda toplanın!
Haydi Varlık Sahası’na!
Varlık Sahası’nda toplanın!”
Varlık Sahası,
Var olanların toplandığı
Büyük, çok büyük bir alandı.
Ayaklarımız bizleri
Saf saf bir araya getiriyordu.
Diz çöküyor,
Boyun eğiyor,
Gözlerimiz,
Gözlerimiz O’nun nuruyla
Akıyordu sanki.
Varlığımızın kaynağı bize sordu:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”
Dillerimizden aşkla,
Hep bir ağızdan
Tek bir cümle çıkıverdi:
“Evet, evet,
Sen bizim Rabbimizsin.”
Sözler verildi;
Ahit, unutsak bile biz inkâr etmeyelim diye
Nur ile kalplerimize nakşedildi.
Ve her birimize
Birer görev verildi.
Bu görevi ifa edeceğimiz yere,
Yeryüzüne yolculuk yapacaktık.
Bir ayrılıktı bu;
Öz yurdumuzdan uzak düşeceğimiz,
Baba diyeceğimiz kişinin sulbünden,
Anne diyeceğimiz kişinin rahmine düşerek
Başlayacak yolculukla gelen ayrılık...
Yedi kat içeride,
Karanlık üç evrede gerçekleşti.
Adını Dünya dedikleri yeri soludukça
Bu âlemi sevmedik,
Sevemedik işte.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyorken,
Annemiz ve babamız seviniyor,
Gülüyor,
Kurbanlar kesiyordu.
İşte o gün anladık,
Bir derde sancılandığımızı,
Bir müddet sonra
Derdimizle göz göze geleceğimizi...
Devam edecek....
Mesut Tütüncüler / Denizli
Devamı: Hüzün Gemisi'nden Son Geçidi'ne Doğru...
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.