Soma 15 15
SOMA: 15.15
15.15 / KARBON VE ÇİZME
(Yerin Altı)
Yüzeyden aşağıya dikey üç yüz metre.
Burada gökyüzü, lambanın akümülatör kablosuna sıkışmış bir hat.
Zaman akmıyor;
bant paletinin gıcırtısı,
vagon zinciri
ve ciğerin çeperine sızan ekşi, ağır kömür tozu.
Sıcaklık otuz iki derece.
Bir adam kazmayı taşa vuruyor; kıvılcım parlamıyor,
metan gazı sinsi bir misafir gibi soluyor arkasında.
Eski damarda kömür günlerdir içten içe kızışıyor,
hava sinsi, hava karbonmonoksit kokuyor dünden beri.
Saatin kadranı on beş on beşi gösterdiğinde, sensörlerin kırmızı çığlığı yırtıyor galeriyi;
üretim zorbalığıyla susturulan o panolar, plastik hatlar tutuşuyor yavaşça.
Ve ardından, oksijeni bir sünger gibi emen kara, sinsi duman.
Gözbebeklerinin beyazı kalıyor karanlıkta,
hepsi bu.
16.20 / FİTRAT VE CETVEL
(Yerin Üstü)
Ankara’da klimalar sessiz çalışıyor.
Bakanlık koridorlarında rugan ayakkabılar, temiz gömlekler ve faks kâğıtları.
Kravatlı bir el, önündeki istatistik tablosunu düzeltiyor:
“Maliyet, kâr marjı, dünya standartları.”
Ona göre yer altı:
Yıllık üretim hedefi,
halka arz edilen bir maden şirketinin bilançosundaki yeşil bir ok işareti.
“Bu işin fıtratında var,” yazılıyor basın açıklamasına tükenmez kalemle.
Kalemin kapağı kapanmadan önce,
aşağıda, galeride iki yüz yetmiş can daha maskelerindeki son nefeslerini verip
yanüstü düşüyor kömür tozunun üstüne.
Yukarıda fıtrat denen şey,
aşağıda sadece etin karbonmonoksitle boğulma hızı.
19.00 / SEDYE VE KİREÇ
(Ambulans Kapısı)
Yukarıda zaman, projektörlerin kurşuni ışığında döner.
Sedye sedyeyi kovalıyor, asfalt ıslak.
Dışarıda biriken kalabalık bir duvar, nefes nefese.
Madenci Murat, ambulanstan içeri uzatıyor bacağını;
çizmesi kara, çarık kadar eski, kauçuk taban.
“Çizmelerimi çıkarayım mı?” diyor sedyedeki beyaz çarşafa bakarak;
“Sedye kirlenmesin.”
O an zaman bir yerinden daha yırtılıyor.
kirli bir çizmenin kauçuk gölgesi, düşüyor beyaz çarşafın üzerine.
23.30 / SİYAH VE BEYAZ
(Son Teşhis)
Soğuk hava deposunun kapısında zaman, bir numarayla ölçülür.
Kömürle yıkanmış yüzleri ayırt edemiyor artık anneler.
Burada ölüm yatay gitmiyor, dikey çöküyor bir kentin üzerine.
Bir kadının elinde iki çift çorap; biri kuru, biri çamurlu.
Kimin oğlu, kimin vardiyasında kalmış, cetvel tutan müdürler ayırt edemiyor.
Gözlerini kapatıyor anne:
“Yüzü karaydı oğlumun ama kalbi süt gibi beyazdı.”
Şimdi Kınık Mezarlığı’nda üç yüz bir isimsiz çukur,
toprak ayak basılacak bir yer değil artık, açık bir vicdan.
Yalnızca her yağmurda yeryüzüne sızan,
o maden ocaklarından kalan simsiyah bir su
ve genç ömürlerin arkasında bıraktığı beyaz, lekesiz çizme izleri.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.