Kaydedilmeyen Zaman
Saniyelerdir ekrana vuran dik ve mavi ışık, bu kez odadaki yalnızlığı değil, içimde aniden patlayan tuhaf baharı büyütüyor. İmleç ritmik bir şekilde nabız gibi atarken, beyaz sayfanın üzerine ilk kez koyu, sıcak bir mürekkep damlatıyorum.
Yazıyorum: “Gözleri, yağmurdan hemen sonraki deniz gibiydi.”
Karakterim nihayet karanlık sokaklardan çıkıyor. Yağmurlu bir akşamüstü, aceleyle sığındığı bir sahaf saçaklığının altında çarpışıyor onunla.
Kadının elindeki kitaplar yere dökülüyor. Birinin kapağı su birikintisine düşüyor. Kadın, kitabı yerden alırken önce kitabın ıslanmasına üzülüyor, sonra adama bakıp gülüyor.
“Mahvettiniz,” diyor.
Adam neyi mahvettiğini anlayamadan elindeki kitaba bakıyor.
“Kitabı mı?”
“Hayır,” diyor kadın. “İlk izleniminizi.”
Adam şaşırıyor. Sonra hayatında uzun zamandır yapmadığı kadar rahat bir kahkaha atıyor.
Kitapları birlikte topluyorlar. Kadının saçlarından birkaç damla su, yanağından aşağı süzülüyor. Adam, söyleyecek doğru bir cümle bulamıyor. Kadın da onun suskunluğunu fark ediyor ama bunu garip bulmuyor.
“Yağmur dinecek gibi değil,” diyor kadın.
Adam başını kaldırıp gökyüzüne bakıyor.
“Benim de acelem yok.”
O cümleyi yazarken duruyorum.
Bir an parmaklarım klavyenin üzerinde bekliyor.
Sonra devam ediyorum.
Adam, aslında o gün hiçbir yere yetişmek istemediğini fark ediyor. Birlikte sahafın içine giriyorlar. Kadın, ıslanmış kitabını kaloriferin yanına bırakıyor. Adam rafların arasında dolaşırken kadının hangi kitaplara baktığını anlamaya çalışıyor. Kadın bunu fark edip gülümsüyor.
“Beni kitaplardan mı tanımaya çalışıyorsunuz?”
“Belki.”
“Kolay gelsin.”
“Zor mu?”
“Çok.”
Bu kez ikisi de gülüyor.
Dışarıdaki yağmur biraz daha hızlanıyor.
O küçük sahafın içinde, başka insanların arasında, birbirlerini henüz tanımayan iki insanın ilk defa aynı sessizliğe sığdığını yazıyorum.
Sonra kadın çıkmak için kapıya yöneliyor.
Adamın söyleyecek bir şeyi var.
Ama söyleyemiyor.
Kadın kapıyı açıyor, birkaç adım atıyor.
Adam arkasından sesleniyor:
“Kitabınız!”
Kadın dönüyor.
Adam elindeki kitabı kaldırıyor.
Kadın birkaç saniye bakıp gülümsüyor.
“Onu sizde bırakayım.”
“Niye?”
“Belki geri almak için tekrar gelmem gerekir.”
İmleç bir anda duruyor.
O cümleyi ekranda birkaç saniye seyrediyorum.
Sonra yazmaya devam ediyorum.
O akşam birbirlerinden ayrılıyorlar ama hikâye bitmiyor.
Kadın gerçekten geri geliyor.
Önce kitabını almaya.
Sonra bir kahve içmeye.
Sonra bir başka gün, hiçbir bahanesi olmadan.
İlk kahveleri soğuyor. İkincisinde adam çok konuşuyor. Üçüncüsünde kadın susuyor. Dördüncüsünde ikisi de saate bakmayı unutuyor.
Birbirlerini tanımaya başladıkça kusurlarını da yazıyorum.
Adamın gereğinden fazla düşündüğü geceleri.
Kadının sinirlendiğinde cümlelerinin sonunu yuttuğunu.
Adamın bazen günlerce içine kapandığını.
Kadının, kırıldığında “bir şey yok” demeyi alışkanlık hâline getirdiğini.
İlk tartışmalarını da yazıyorum.
Öyle büyük bir şey yüzünden değil.
Adamın buluşmaya kırk dakika geç gelmesi yüzünden.
Kadının bütün gün bunu beklemiş olması yüzünden.
Adamın özür dilemek yerine kendini anlatmaya çalışması yüzünden.
Kadının “Ben senden haklı çıkmanı değil, üzgün olduğunu duymak istiyorum,” demesiyle susmaları yüzünden.
O gece birbirlerinden ayrı yürüyorlar.
Adam eve geldiğinde telefonunu eline alıyor, uzun süre ekrana bakıyor.
Bir mesaj yazıyor.
Siliyor.
Tekrar yazıyor.
Sonunda yalnızca şunu gönderiyor:
“Bugün seni anlamadım. Özür dilerim.”
Kadın mesajı uzun süre açmadan bekliyor.
Sonra cevap geliyor:
“Ben de seni anlamaya çalışmadım.”
İki ayrı yalnızlık, küçük bir ekranın üzerinde birbirine doğru bir adım atıyor.
Yazıyorum.
Sonra o günlerin çoğaldığını görüyorum.
Pazar sabahları yazıyorum. Kadının saçlarını kuruturken taraktan dökülen telleri adamın kitap ayraçlarının arasında sakladığı ilk ayları... Birlikte yapılan alışverişleri, eve taşınan poşetleri, mutfakta yanlışlıkla yakılan yemekleri, bulaşıkların kimin sırası olduğunu tartıştıkları akşamları ekliyorum.
Bir gün adam hastalanıyor.
Kadın gece boyunca başucunda oturuyor.
Ertesi sabah işe gitmek için alarm çaldığında gözlerinin altı morarmış oluyor.
Adam, uykulu bir sesle:
“Gitme,” diyor.
Kadın saçlarını toplarken gülümsüyor.
“Gitmezsem patronum da hasta olacak.”
Adam gülüyor.
Kadın kapıdan çıkmadan önce dönüp alnından öpüyor.
Bunları yazıyorum.
Çünkü bir hayatın yalnızca güzel anlardan oluşmadığını biliyorum.
Sonra aynı evin içinde sessizce geçen akşamları yazıyorum.
Bazen ikisinin de bütün gün konuşacak hâli olmuyor.
Aynı kanepede oturup farklı şeyler izliyorlar.
Kadın kitabını okuyor.
Adam bilgisayarında çalışıyor.
Arada bir ayakları birbirine değiyor.
Kimse çekmiyor.
Bazen bütün sevgi, yalnızca birinin diğerinin bardağı boşaldığında çay koyması kadar küçük bir şeye dönüşüyor.
Sonra bir gün taşınmaya karar veriyorlar.
Küçük, eski bir ev buluyorum onlara.
Pencerelerinde hardal sarısı perdeler olan, mutfağından her sabah taze kahve kokusu yükselen bir yuva.
Ev kusursuz değil.
Salonun duvarında nem var.
Mutfaktaki musluk damlatıyor.
Kışın pencerenin kenarından soğuk giriyor.
Ama ilk gece yerde, henüz açılmamış kolilerin arasında yan yana oturuyorlar.
Elektrik henüz bağlanmadığı için odada yalnızca sokak lambasının soluk ışığı var.
Kadın:
“Burası gerçekten bizim mi?” diye soruyor.
Adam başını sallıyor.
“Galiba.”
Kadın gülümsüyor.
“Galiba değil.”
Adam elini tutuyor.
“Bizim.”
O kelimeyi ekrana büyük bir dikkatle yazıyorum.
Bizim.
Sonra ev büyümeye başlıyor.
Bir masa alıyorlar.
İki sandalye.
Sonra üçüncü bir sandalye alıp onun ne zaman kullanılacağını bilmeden mutfağın kenarına koyuyorlar.
Bir sabah kadın, hamile olduğunu söylüyor.
Adam önce anlamıyor.
Kadın elindeki küçük kâğıdı uzatıyor.
Adam kâğıda bakıyor.
Sonra kadına.
Sonra tekrar kâğıda.
“Gerçek mi?”
Kadın gülüyor.
“Galiba.”
Adam sandalyesine oturuyor.
Bir süre konuşamıyor.
Sonra kadının ellerini iki avucunun arasına alıyor.
O gece ikisi de uyuyamıyor.
Tavana bakarak geleceği konuşuyorlar.
Çocuğun odası ne renk olacak?
Adı ne olacak?
Kime benzeyecek?
Adam iyi bir baba olup olamayacağını soruyor.
Kadın:
“İyi olmaya çalışırsan yeter,” diyor.
İlk çocuklarını yazıyorum.
Bir kız çocuğu.
Evin bütün seslerini değiştiren küçük bir insan.
İlk ağlamasını, ilk gülüşünü, gecenin üçünde birden uyanıp ikisini de yataktan kaldırmasını yazıyorum.
Adamın bebeği kucağında tutarken ne yapacağını bilemeyişini.
Kadının yorgunluktan gözlerini açık tutamadığı geceleri.
Mutfak tezgâhında unutulan biberonları.
Koltukta uyuyakalan adamı.
Sabah olduğunda kadının onun omzuna bir battaniye örttüğünü.
Sonra ilk adımları geliyor.
Kız çocuğu bahçede yürümeye çalışıyor.
Bir adım.
İki adım.
Sonra düşüyor.
Dizini kanatıyor.
Adam hemen yanına koşuyor.
Çocuk önce ağlıyor.
Adam onu kucağına alıyor.
“Geçti,” diyor.
Çocuk hıçkırıklarının arasından babasına bakıyor.
Adam küçük dizini öpüyor.
“Bak, geçti.”
O anı uzun uzun yazıyorum.
Bazı yaralar gerçekten de bir öpücükle geçmez.
Ama çocuk, sevildiğini öğrenir.
Belki hayatın ilk ve en önemli dersi budur.
Zamanı tutamıyorum.
Parmaklarım klavyede adeta uçuyor.
Kız büyüyor.
İlk kez “baba” diyor.
İlk kez bisiklete biniyor.
İlk kez okula gidiyor.
Okulun kapısında annesinin elini bırakmak istemiyor.
Adam uzaktan onları izliyor.
Kadın eğilip kızının saçlarını düzeltiyor.
“Akşam geleceğim,” diyor.
Kız:
“Söz mü?”
“Söz.”
Kapı kapanıyor.
İkisi de birkaç saniye olduğu yerde kalıyor.
Sonra birbirlerine bakıyorlar.
Kadının gözleri doluyor.
Adam elini tutuyor.
“Büyüyor,” diyor.
Kadın başını sallıyor.
“Çok hızlı.”
Bir süre sonra evin içinde ders kitapları, okul çantaları, renkli kalemler çoğalıyor.
Bazen ödev yüzünden tartışmalar çıkıyor.
Bazen sofrada kimsenin konuşmadığı akşamlar oluyor.
Bazen kız odasının kapısını sertçe kapatıp:
“Siz beni hiç anlamıyorsunuz!” diye bağırıyor.
Adam kapının önünde kalıyor.
Bir şey söylemek istiyor.
Söylemiyor.
Kadın mutfakta sessizce bulaşık yıkıyor.
Gece yarısı kız odasından çıkıp mutfağa geliyor.
“Anne…”
Kadın dönüyor.
Kız birkaç saniye susuyor.
“Özür dilerim.”
Kadın ellerini kurulayıp kızına sarılıyor.
Adam kapının eşiğinden onları izliyor.
Sonra hiçbir şey söylemeden ışığı kapatıyor.
Aile olmak bazen aynı sofrada gülmek değil, aynı evin içinde kırıldıktan sonra birbirine yeniden yaklaşmanın yolunu bulmak oluyor.
Bunu da yazıyorum.
Sonra ikinci çocuğu ekliyorum.
Bu kez bir oğlan.
Ev daha da gürültülü oluyor.
Oyuncaklar merdivenlerde kalıyor.
Çoraplar koltukların altından çıkıyor.
Bir sabah kahvaltıda süt dökülüyor.
Kadın gözlerini kapatıp derin bir nefes alıyor.
Adam gülmemek için dudaklarını ısırıyor.
Kadın ona bakıyor.
“Sen de yardım et.”
Adam hemen ayağa kalkıyor.
“Emredersiniz.”
Birlikte masayı temizliyorlar.
Çocuklar gülüyor.
Kadın da dayanamayıp gülmeye başlıyor.
Küçük evin içinde dört kişinin kahkahası birbirine karışıyor.
Sonra yıllar yeniden hızlanıyor.
Kız çocuğu büyüyor.
Odası kapanmaya başlayan bir genç kıza dönüşüyor.
İlk aşkını yazıyorum.
Kapının önünde bekleyen utangaç bir delikanlı.
Adamın onu camın arkasından süzmesini.
Kadının mutfakta gülerek:
“Sen de genç oldun,” demesini.
Adamın:
“Ben hiç böyle değildim,” diye itiraz etmesini.
Kadının ona bakıp yalnızca gülmesini.
Sonra üniversite sınavlarını yazıyorum.
Masanın üzerinde deneme kitapları.
Gece geç saatlere kadar açık kalan lambalar.
Mutfakta hazırlanan çaylar.
Kazanılan bir bölüm.
Başka bir şehre gidiş.
Evde eksilen bir sandalye.
İlk gece, kızlarının odasının kapısının önünde duran anne ve baba uzun süre içeri girmiyor.
Oda olduğu gibi.
Yatak.
Kitaplar.
Duvarındaki küçük fotoğraflar.
Kadın yatağın üzerine oturuyor.
Adam kapıda duruyor.
“Ev çok sessiz,” diyor kadın.
Adam cevap vermiyor.
O da aynı şeyi hissediyor.
Bir insanın büyümesinin, bazen bir evden ses eksilmesi olduğunu ilk kez anlıyor.
Yıllar geçiyor.
Oğlan da büyüyor.
Kavgalar, sınavlar, ilk iş, eve geç gelişler...
Çocuklar kendi hayatlarına doğru yürürken anne ve baba yeniden birbirleriyle baş başa kalıyor.
Bir akşam mutfakta karşılıklı oturuyorlar.
Masanın üzerinde iki kahve var.
Kadın:
“Biz ne zaman bu kadar büyüdük?” diye soruyor.
Adam gülüyor.
“Sen büyüdün. Ben hâlâ aynıyım.”
Kadın elini uzatıyor.
“Saçlarına bak.”
Adam kendi saçlarına dokunuyor.
“Seninki de.”
Kadın gülümsüyor.
“Benimkiler yakışıyor.”
Adam başını sallıyor.
“Benimkilere de.”
Kadının göz kenarlarında ince çizgiler beliriyor.
O çizgileri yazarken duruyorum.
Onları bir kusur gibi değil, yılların küçük imzaları gibi çiziyorum.
Birlikte geçirilen hastalıkları yazıyorum.
Bir kış günü kadının ateşlendiği geceyi.
Adamın sabaha kadar başucunda oturmasını.
Bir başka yıl adamın hastanede geçirdiği günleri.
Kadının koridorda tek başına beklerken ellerini birbirine kenetlemesini.
İyi haber geldiğinde birbirlerine sarılmalarını.
Hayatın bazen büyük mutluluklarla değil, kötü bir şeyin gerçekleşmemesiyle de sevindirdiğini yazıyorum.
Sonra çocuklar evleniyor.
Bir düğün salonu.
Kalabalık.
Müzik.
Fotoğraflar.
Adam kızının elini damada bırakırken bir an duruyor.
Kızı babasına bakıyor.
Adam gülümsüyor.
“Mutlu ol.”
Kızı ağlayarak sarılıyor.
Adamın gözleri doluyor.
Kadın uzaktan onları izliyor.
Sonra adamın yanına gelip elini tutuyor.
İkisi birlikte kalabalığın içinde duruyor.
Bir zamanlar küçücük bir kızın koştuğu bahçede şimdi başka insanlar konuşuyor.
Ev yine sessizleşiyor.
Ama bu kez sessizliğin içinde gurur var.
Çocuklar kendi evlerini kuruyor.
Bir gün torun sesleri geliyor.
Bahçede yeniden küçük ayaklar koşuyor.
Adam artık daha yavaş yürüyor.
Ama çocuklardan biri elinden tuttuğunda yine eğiliyor.
Bahçedeki iki fidan artık kocaman ağaçlara dönüşmüş.
Ben onları yazarken ilk kez zamanın gerçekten geçtiğini hissediyorum.
Ağaçların gövdeleri kalınlaşıyor.
Evin duvarları eskiyor.
Perdeler birkaç kez değişiyor.
Mutfak masası çiziklerle doluyor.
Ama adam ve kadın hâlâ yan yana.
Bazen konuşmadan.
Bazen aynı hikâyeyi ikinci kez anlatarak.
Bazen birbirlerinin cümlesini tamamlayarak.
Bazen de yalnızca ellerini tutarak.
Son sayfaya geliyorum.
Adam ve kadın, bahçedeki fidanların artık kocaman birer çınar olduğu gölgede, yan yana iki sallanan sandalyede oturuyorlar.
Hava akşama dönüyor.
Uzakta torunları oynuyor.
Kadının saçları bembeyaz.
Adamın elleri titriyor.
Ama kadın elini uzattığında adam hâlâ onun elini bulabiliyor.
Parmakları birbirine geçiyor.
Ellerinin derisi incelmiş, birbirine karışmış.
Kadın başını adamın omzuna yaslıyor.
Uzun süre konuşmuyorlar.
Sonra adam:
“Güzel bir hayattı,” diye fısıldıyor.
Kadın gözlerini kapatıyor.
“Evet,” diyor.
Bir süre sonra ekliyor:
“Biraz da yorucuydu.”
Adam gülüyor.
“Evet.”
Kadın onun elini sıkıyor.
“İyi ki.”
Adam cevap vermiyor.
Çünkü bazı cümlelerin devamına gerek yok.
Fırtına diniyor.
Dünya tamamlanıyor.
İçimde bir işi bitirmenin, bir yuvayı sağ salim kurmanın muazzam sıcaklığı var.
Göğsüm genişliyor.
Yıllardır hiç sahip olmadığım bir hayatın bütün anılarını gerçekten yaşamışım gibi.
O evin mutfağında kahve kokusunu duymuşum.
O çocukların başını okşamışım.
O kadının elini yıllarca tutmuşum.
Yaşlanmışım.
Sonunda eve varmışım.
Elimi yavaşça uzatıyorum.
Bilgisayarın Kapat tuşuna basıyorum.
“Değişiklikler kaydedilsin mi?” sorusu çıkıyor karşıma.
Bir süre ekrana bakıyorum.
Parmağım havada bekliyor.
Sonra:
“Hayır.”
Seçeneğine tıklıyorum.
Ekran çat diye kararıyor.
Mavi ışık çekiliyor.
Piyanolar susuyor.
Çocukların koridordaki ayak sesleri bir salisede kesiliyor.
Bahçedeki iki ulu çınar, hardal sarısı perdeler, mutfaktaki kahve kokusu, kadının göz kenarındaki sıcak çizgiler...
Hepsi karanlık camın arkasında yok oluyor.
Odanın sessizliği, kulakları sağır edecek bir gürültüyle çöküyor üzerime.
Gözlerimi açıyorum.
Masanın üzerinde tek bir bardak duruyor.
İçi saatler önce buz gibi olmuş katran rengi çay.
Duvarda eski bir takvim yaprağı kımıldamadan asılı.
Bahçe yok.
Çocuklar yok.
Sahaf yok.
Kadın yok.
O ev hiç kurulmadı.
O çınarlar hiç büyümedi.
Ben hiç yaşlanmadım.
Ve en kötüsü, bütün bunların hiç yaşanmamış olması değil.
Bir anlığına gerçekten yaşanmış olmaları.
Sandalyemde arkaya doğru yaslanıyorum.
Ellerime bakıyorum.
Kırışık değiller.
Saçlarımda aklar yok.
Parmaklarım hâlâ genç.
Ama içimde, o hiç doğmamış çocukların ve hiç yaşanmamış bir yaşlılığın devasa yası var.
Göğsümde, yıllarını birlikte geçirdiğim bir kadından yeni ayrılmışım gibi bir boşluk.
Oysa kimse gitmedi.
Çünkü kimse hiç gelmedi.
Karanlık ekranın yansımasında, koskoca, bomboş odanın tam ortasında, sadece kendimle kalıyorum.
Ve ilk kez anlıyorum:
Bazı hayatlar yaşanmadıkları için değil,
kaydedilmedikleri için kaybolur.
İmleç yok.
Sayfa yok.
Ev yok.
Ben varım.
Sadece ben.
Ve masanın üzerinde, soğumuş bir bardak çay.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.