Yetim Kalanlar
Allah, insanı yarattı; ama insan, kendi karanlığını da yanında getirdi. Bir avuç topraktı önce; toprağı küçümseyip kendi kardeşinin mezarını kazdı.
Gök, insanın sustuğu yerde konuştu. Her çağın alnına başka bir imtihan yazıldı. Her kavmin yarasına başka bir el uzandı. Allah, insanı kendi karanlığına terk etmedi; her devrin gecesine başka bir yıldız gönderdi.
İdris’e bilgeliği verdi; çünkü insan, bilmediği şeyden korkuyordu. Ona düşünmeyi, anlamayı, görünenin ardındaki görünmezi aramayı öğretti. Cehalet, yalnızca aklın karanlığı değildi; bazen bir insanın kendi doğrusunu Allah sanmasıydı.
İdris’in önünde açıldı kelimelerin kapısı, insan ilk kez göğe bakarken yalnızca yağmur beklemedi. Bir soru büyüdü içinde, bir soru ki asırlardır eskimedi:
"Ben kimim, nereden geldim, ve bunca ışığın altında neden hâlâ birbirimizin canını yakıyoruz?"
Davut’a kudret verildi; çünkü güç, insanın eline geçince önce kendi gölgesini büyütür. Demir onun avucunda yumuşadı, dağlar sesine karşılık verdi, kuşlar göğün mavi damarlarında ilahi bir ahenkle uçtu.
Asıl imtihanı demiri eritmek değildi; kendi içindeki öfkeyi eritebilmekti.
Bir hükümdar, binlerce askere söz geçirebilir de bir tek nefsinin önünde diz çökebilir. Kudret, başkasını ezebildiğin yerde değil, ezebilecekken elini geri çektiğin yerde Allah’a yaklaşır.
Şuayb’a terazi verildi; çünkü bir toplumun çöküşü her zaman gökten düşen taşlarla başlamaz. Bazen bir dirhem eksik tartılır, bazen bir yetimin hakkı sessizce alınır, bazen hile, dükkânın kapısına asılmış gayet sıradan bir tabela gibi durur.
Kimse kendine hırsız demez.
Herkesin bir gerekçesi vardır, herkesin cebinde aklanmış bir günah. Oysa terazi, yalnızca buğdayı tartmaz; insanın vicdanını da tartar.
Şuayb’ın çağrısı, çarşıların uğultusunu yaran bir hakikatti:
"Eksilttiğin her ölçüde bir insanın sofrasından eksilirsin. Çaldığın her lokmada kendi ruhunu biraz daha aç bırakırsın."
Süleyman’a mülk verildi; rüzgâr emrine girdi, cinler çalıştı, kuşların dili ona açıldı. Bir hükümdarın hayal edebileceği nice ihtişam onun önünde dizildi.
Tahtın asıl büyüklüğü yüksekliğinde değildi.
Süleyman, karıncanın sesini duydu. İşte orada, koca bir saltanatın ortasında, merhamet küçücük bir canlıya eğildi.
Çünkü adalet, yalnızca güçlülerin birbirine verdiği söz değildir. Ayağının altında ezilebilecek olanı fark edebilmektir bazen.
Bir karıncanın korkusunu duyabilen hükümdar, bir ülkenin feryadına da kulak verebilir. Ama kendi sesinden başka ses duymayan bir kral, en sonunda tahtında tek başına kalır.
Ve altından yapılmış bir taht bile insanın vicdanındaki çürümeyi örtemez.
Sonra Lut’un kavmine bak: Arzularını hakikatin üzerine örttüler, uyarıyı küçümsediler, yanlışın kalabalık olmasını doğru olduğuna delil saydılar.
Bir kötülüğün çok kişi tarafından yapılması, onu iyiliğe dönüştürmez.
Nuh’un kavmi de vardı; bir peygamberin sesini yağmurdan önceki gök gürültüsü sandılar. Yıllarca süren çağrıya kulaklarını kapattılar.
Su yükseldi.
İnsan bazen felaketi, kapısına dayandığında tanır; oysa felaket, çoğu zaman önce vicdandan sızan ince bir çatlakla başlar.
Her çağın kendine özgü bir körlüğü vardır: Kimi hakikati alaya alır, kimi paraya satar, kimi kalabalığın arkasına saklar. Kimi de bütün bunları yaparken kendini tertemiz sanır.
Sonra Musa geldi; firavunların göğe yükselttiği başlara karşı bir asa gibi doğruldu hakikat.
Saraylar mermerdendi, kapılar altın, emirler keskin, kölelerin sırtında ise güneşten daha ağır bir hayat vardı.
Firavun kendini büyüttükçe insanı küçülttü. Tahtını yükselttikçe kendi sonuna yaklaştı.
Çünkü Allah’ın karşısında hiçbir saray göğe ulaşmaz. Ve hiçbir insan, başka bir insanın boynuna basarak hakikaten yükselemez.
İsa geldi; merhametin soğuk dünyaya yeniden dokunması gibi. Kırılmışların yanına oturdu, yaralıların acısına yaklaştı, insanların birbirine kapattığı kapılarda şefkatin sesini duyurdu.
Bazen bir insanı iyileştirmek, onun yarasını kapatmaktan önce yarası yüzünden ondan iğrenmemeyi gerektirir.
Bazen en büyük mucize, ölü bir bedene hayat vermek değil, yaşarken taş kesilmiş bir kalbi yeniden ağlatabilmektir.
Mekke’nin taşlı sokaklarında bir kız çocuğunun gölgesi uzandı.
Henüz oyun çağındaydı. Saçlarında rüzgâr, avuçlarında belki küçük bir taş, dünyadan habersiz gözlerinde yaşamak denen o ilk, tertemiz merak.
Ama bazı babalar, kendi utançlarını çocuklarının boynuna astılar. Bir kız doğdu diye yüzleri karardı; sanki insanın cinsiyetini insan değil de bir suç belirliyordu.
Toprak kazıldı.
Bir çocuğun dünyası, bir babanın korkusuna sığdırıldı. Küçük eller belki havaya uzandı; belki son kez annesini aradı gözleri. Ve o gün, insanlık kendi elleriyle kendi masumiyetini gömdü.
İşte o karanlığa Muhammed’in adıyla bir rahmet doğdu.
Hz. Muhammed.
Allah’ın elçisi, yetimin başına eğilen şefkat, ezilenin sesine kulak veren merhamet, insanın insana üstünlüğünü ırkın, soyun, malın elinden alan hakikat.
O, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü bir dünyanın karşısına insanın değerini yeniden koydu.
Bir kız çocuğunun doğumu utanç değildi artık; utanç, onu öldürmeyi düşünebilen bir kalbin içinde saklıydı.
Ve ben düşünüyorum: O küçük kızın gözleriyle baksaydık dünyaya, hangi yüzümüzü Allah’tan saklayabilirdik?
Hangi zenginliğimiz, hangi soyumuz, hangi gösterişli ibadetimiz bir çocuğun toprağa gömülen nefesinden daha ağır gelirdi terazide?
Ey insan, sen Kâbe’nin etrafında dönerken bir yetimin etrafından kaç kez dolandın? Dilinle rahmetten söz ederken hangi mazlumun sesini susturdun? Göğe ellerini açarken yerde kimin elini boş bıraktın?
Muhammed’in ümmeti olmak, yalnızca onun adını sevmek midir? Yoksa onun merhametini kendi öfkene karşı bir kalkan yapmak mı?
Bir çocuğu korumuyorsan, bir yetimin hakkını gözetmiyorsan, gücün karşısında eğilip güçsüzün karşısında kabarıyorsan, hangi sözün kurtarabilir seni kendi vicdanının mahkemesinden?
Allah, her kavme bir imtihan verdi. Kimi bilgiyle sınandı, kimi kudretle, kimi kazancıyla, kimi saltanatıyla.
Kimi elindeki demirle, kimi dilindeki sözle, kimi de gömdüğü çocukla sınandı.
Ve belki bütün peygamber kıssalarının aynı yerde birleşen bir yanı vardı:
İnsan, kendisine verilen şeyi başkasının felaketine dönüştürmesin diye gönderildi hakikat.
Bilgi, kibir olmasın. Kudret, zulüm olmasın. Ticaret, hırsızlık olmasın. Saltanat, körlük olmasın. Arzu, insanı insanlıktan çıkarmasın. İnanç, merhametsizliğe kılıf olmasın.
Ve çocuklar, bir daha hiçbir toprağa kendi babalarının utancıyla gömülmesin.
Şimdi zaman değişti. Taş evlerin yerini cam kuleler aldı. Develerin geçtiği yollardan demir makineler geçiyor. Eskinin çarşılarında eksik tartılan teraziler, bugün başka adlarla karşımızda duruyor.
Ama insanın imtihanı hâlâ aynı: Elindekini nasıl kullandığı, gücünü kime yönelttiği, hakikati duyduğunda başını mı eğdiği, yoksa kulağını mı kapattığı.
Belki artık kız çocuklarını eski usulle toprağa gömmüyoruz. Ama kimi çocukların çocukluğunu savaşların enkazına bırakıyoruz. Kiminin ekmeğini çalıyoruz, kiminin adını siliyoruz, kiminin sesini duymamak için vicdanımıza kalın perdeler çekiyoruz.
Ve insan, yaptığı kötülüğe yeni isimler buldukça eski karanlığını modernleştiriyor yalnızca.
Ey Rabbim…
İdris’in hikmetinden bir parça ver bize; bildiğimizi sanırken öğrenebilelim.
Davut’un kudretinden bir ölçü ver; gücümüz, güçsüzün boğazına dayanmasın.
Şuayb’ın terazisini bırakma elimizden; kazancımız artarken vicdanımız eksilmesin.
Süleyman’ın adaletini öğret bize; bir karıncanın hakkını bile saltanatın gölgesinde unutmayalım.
Musa’nın cesaretini, İsa’nın şefkatini, Nuh’un sabrını, Muhammed’in rahmetini kalbimize emanet et.
Bizi, peygamberlerin adını anıp onların çağrısını unutanlardan eyleme.
Bizi, secdede toprağa değen alnıyla övünüp ayağının altındaki insanı ezenden eyleme.
Bize öyle bir kalp ver ki Rabbim, bir yetimin sessizliği içimizde yankılansın, bir mazlumun gözyaşı uykumuzu bölsün, bir çocuğun korkusu bütün dünyanın gürültüsünden daha yüksek gelsin.
Çünkü senin gönderdiğin elçiler, insanlığın karanlığına ayrı ayrı kandiller taşıdı.
Kandillerin adları farklıydı, çağları farklı, imtihanları farklı…
Ama ışık, hep aynı hakikate düşüyordu:
İnsan, insanın kurdu olmak için değil, insanın yarasına merhem olmak için yaşasın.
Ve bir gün, herkes kendi terazisinin başında durduğunda, ne tahtlar konuşsun, ne servetler, ne soylar, ne de insanın kendine anlattığı yalanlar…
Yalnızca hakikat kalsın.
Bir de, toprağın altından hiç yükselmemiş o küçük kızın sorusu:
"Baba, ben dünyaya gelmekle sana ne yaptım?"
Ve bütün ihtişamlar sussun.
Çünkü bazen bir medeniyetin bütün tarihi, tek bir çocuğun cevapsız kalan sorusunda mahkûm olur.
Bazen gökyüzü, en ağır hükmünü bir mezarın başında verir.
Ve insan, Allah’ın kendisine emanet ettiği merhameti kendi elleriyle öldürdüğünde, en çok da kendisi yetim kalır.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu