Hurşit Neredesin
HURŞİT NEREDESİN ?
Geçen cuma günü öğleye doğru, beş-altı yıldır görüşemediğim çok yakın arkadaşım Hurşit aradı.
Komşu ilçeden, İstanbul’u görmek isteyen bazı emekliler bir tur operatörüyle anlaşıp yola çıkmışlar.
Cumartesi günü öğleden sonra , Boğaz turu yapıp Dolmabahçe Sarayını gezeceklermiş.
Bu Akşam Anka Otel’de yemek yedikten sonra geceyi orada geçireceklermiş.
Hurşit' e önce İstanbul’a hoş geldin. Şükür kavuşturana diyorum. Daha sonra otelin nerede olduğunu soruyorum.
.
— Samatya’da, diyor.
Kentsel dönüşüme giren ve an itibarıyla arsa olan evim Samatya'da olduğundan Saat ona doğru otele gelebileceğimi söylüyorum.
Hurşit fazla geç kalmamamı mutlaka saat onda otelde bulunmamı söylüyor, “Yarın öğleye doğru otelden ayrılıp bir boğaz turu yapacağız,” diyor.
İki sene önce, bir İzmir manzarası yapacağımı söylemiştim, tabloyu bir buçuk sene önce bitirmeme rağmen arkadaşıma bir türlü gönderememiştim. Bazı nedenlerden dolayı memlekete bizzat gidip tabloyu teslim edememiştim.
Semtimizdeki üç ayrı kargo şirketine uğrayıp tabloyu göndermek istesem de bir türlü kabul etmediler. Kimi kırılır, almayız, dedi. Kimi kargo için yüksek fiyat talep etti, kimi de prensip olarak hiçbir yere tablo göndermiyoruz dedi.
Arkadaşım Anka Otel’de cumartesi sabahı beni bekleye dursun. Büyükçe bir naylon poşete koyduğum tabloyla saat sekiz otuz sularında evden çıktım.
Sekiz-on dakika sonra otobüs durağındaydım.
Başka semtlere giden iki otobüs duraktan birkaç yolcu alarak yoluna devam etti.
Önce Harbiye'ye gideceğim , daha sonra Kocamustafapaşa Otobüsü ile Samatya'da en yakın son durakta ineceğim. Otobüs beklerken aklıma telefonumdaki haritalar uygulamasına bakmak geldi. İnternete girdim. Haritadan Anka Otel’ini arıyorum. Aradığım otel Bağcılar’da çıkmasın mı?
Hemen arkadaşımı aradım.
“Hurşit, Anka Otel Samatya’da değil, Bağcılar’da. "
Bağcılar da kaldığım yere epey uzak. "Senin yarınki programın nasıl?”, dedim.
“Yarın Taksim'e geleceğiz. Saat 13.00’e doğru orada ol ”, dedi.
"Tamam", deyip elimdeki tablo ile eve döndüm.
Ertesi gün, bir türlü teslim edemediğim tabloyu, bir sağ elime bir sol elime alarak tekrar yola koyuldum.
Bereket versin metro durağına da aynı mesafede güzergahım.
Metronun yürüyen merdivenlerinden indim. Turnikede akbilimi okuttum. Asansörle Peron seviyesine indim. Üç-dört dakika sonra tren geldi. On dakika sonra Taksim durağında indim.Yine asansöre bindim. Çıkışta bir kaç defa yürüyen merdivenlerin basamağında dikilerek meydana çıktım.
Saat 12.30'da Taksim meydanındaydım. Abidenin çevresinde, yabancı turistleri gezdiren tur rehberi abide hakkında bilgiler veriyordu.
Grupların biri gidiyor, diğeri geliyordu.
Hurşitlerin grubu henüz gelmemişti. Saate baktım 13:15. Hurşit'i aradım. "On iki otuzdan beri Taksim meydanındayım. Nerede kaldınız ", dedim.
– Üstad sorma, hiç sorma. Taksim'e gelmekten vazgeçtik. Dolmabahçe
Sarayını gezdik, şimdi Topkapı Sarayı'nın önündeyiz. Sıramızın gelmesini bekliyoruz.
- Sen bizi Sultanahmet'te bekle !. Hatta Alman Çeşmesi'ne yakın bir yerde bekle.
Taksim Meydanı'ndan yürüyen merdivenlerden önce turnikeye daha sonra perona indim. Taksim Tünel durağından trene binip beş altı dakika süren bir yolculuktan sonra Vezneciler durağında indim. Buradan yürüyüp Laleli tramvay durağında, Sultanahmet, Eminönü, Kabataş tramvayına bindim .
Sultanahmet'te inip, Alman Çeşmesi'nin etrafında dolanmaya başladım.
Nihayet Hurşit'le buluşacaktım.
Memlekette ne var ne yok öğrenecektim.
Memleket hasreti bir derece olsun dinecekti.
Elli yıllık bir dost ile kucaklaşacaktık.
Bir ara, Sultanahmet Camii'nin duvar dibinde arkadaşımı beklerken telefonumun zili çaldı. Hurşit, Topkapı Saray'nın önünde büyük bir kuyruk olduğunu, sıranın kendilerine kolay kolay gelmeyeceğini, yavaş yavaş
Alman Çeşmesi'ne doğru
gelmekte olduğunu söyledi.
Beş dakikalık yol ne uzun bir yolmuş ki Hurşit'i bir türlü göremedim. Geliş istikametine dakikalarca baktım Hurşit yoktu.
Telefonumla Hurşit'i aradım.
— Hurşit!, Alman Çeşmesinin neresindesin? Seni göremiyorum.
— Simitçinin kenarındayım, çiçekliklerin önündeki banktayım.
Çeşmenin etrafında atlı karıncaya binmiş gibi fır dönüyorum. Hurşit gene yok.
Hurşit'in İstanbul'a ilk gelişi olduğu için kızamıyorum da.
Az sonra Hurşit'ten bir telefon araması daha geldi.
— Üstat ben Yerebatan Sarnıcı'nın tam önündeyim.
— Tamam. Bir yere ayrılma, oraya geliyorum.
Üç beş dakikalık yol. Elimde poşet, poşette tablo. Ayasofya Camii'ne yakın, ara yoldan Yerebatan Sarnıcı'na doğru yürüdüm.
Hurşit yok ortalıkta. Kuyrukta bekleyenleri kontrol ediyorum, buhar mı oldun mübarek demekten kendimi alamadım.
Hurşit'e yanlış adres tarif edenler oldu sanırım. Tekrar telefonla arıyorum.
Yerebatan Sarnıcının kapısının önündeyim. " Hurşit neredesin sen."-
-Yerebatan Sarnıcının çıkışındayım.
Bugün Hurşit'le damamı oynuyoruz yoksa satranç mı, anlayamadım.
Çıkış kapısına yaklaşıyorum. Hurşit gene yok. Tekrar arıyorum.
— Hurşit çıkış kapısına geldim. Orada da yoksun . Şimdi neredesin ?
— Ben şimdi Sultan Ahmet'te Dikilitaşın oradayım.
Kestirme yoldan gerisin geri Dikilitaş'ın yanına kadar geliyorum. Hurşit yine yok.
Etrafı kolaçan ediyorum. Sultanahmet Camii'nin önünden geçenlerden birisi bizim Hurşit'e yapı olarak çok benziyor. Hemen telefona sarıldım.
Hurşit'e benzettiğim kişi cebinden telefonunu çıkardı . Hemen kulağına götürdü.
"Haydi selamet", dedim kendi kendime.
Nihayet Hurşit'i bulabilmiştim.
— Ben Dikilitaş'ın alt tarafındaki banktayım, dedim.
Telefonunu hemen kapatmış vaziyette. Nasılsa olduğum yeri söyledim ya. Birazdan gelir diye düşündüm.
Beş dakika sonra Hurşit'ten bir telefon.
— Üstad ben caminin kapısındayım Alman Çeşmesi'ne doğru gidiyorum.
— Tamam ben de gideyim. Orada buluşuruz.
Nihayet bir - iki dakika sonra Alman Çeşmesi'ne bakan çiçekliğin önünde buluştuk. Birbirimize sarılıp sarmaştık, tokalaştık. Hoş geldin faslından sonra, tabloyu uzattım. " Ellerine, emeğine sağlık", deyip Teşekkür etti.
Kafile çeşmeye çok yakın bir yerde banklarda yorgunluk atıyordu.
Kafileyle de selamlaştım.
Beş on dakikalık bir sohbetten sonra, kafilenin ayrılma zamanı geldi.
Hurşit'le tekrar sarılıp sarmaştık ve vedalaştık. On - on beş adım uzaklaşmışken geriye döndü, birbirimize el salladık.. Saat 15.30'da Hurşit ve kafilesi Alman Çeşmesine bir an tekrar bakarak tur otobüsüne doğru hızlı adımlarla ilerleyip gözden kayboldular.
Ben söz verdiğim ve bir türlü teslim edemediğim tabloyu verdiğim için sevindim.
Hurşit' te tablosuna kavuştuğu için sevindi.
Ben gurbette kalmaya devam edecektim, Hurşit huzurla sılaya varacaktı.
Mehmet Sadık Medin.
16-Ekim 2026
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu