Olgunlar Çayocağı
OLGUNLAR ÇAYOCAĞI
Bir zamanlar arkadaş ve dost sohbetlerinin yapıldığı, "Olgunlar" ismiyle tanınan bir çay ocağı vardı Şehremini semtinde.
Ülke çapında zaman zaman futbol kulüplerinin, dergilerin ve gazetelerin ön planda olduğu dönemler olduğu gibi; stres atmak ve sohbet etmek istediğimiz çay ocaklarının, kahvehanelerin de dönemi vardı.
Söz konusu çay ocağının en güzel zamanlarına şahit olan biri olarak, yaşadığım birkaç anıyı anlatmak istiyorum.
YÜKSEL ABİ
Yüksel Abi, ilk tanıdığım 2006 yılından itibaren vefat tarihine kadar on yıl sohbet ettiğimiz bir ağabeyimizdi.
Yıllar öncesinde Malta Çarşısı'nda kemikten manto ve palto düğmeleri yapmış bir zanaatkâr… Saatçi tornasında şekil veriyor, matkapla delik açıyor, boyayıp düğme imal ediyor; kendi yapıp kendi satıyordu.
Sonraki mesleği camcılıktı. Bir müddet cam-çerçeve işiyle ekmeğini kazandı. En son Başvekil Caddesi'nde çilingirlik yaptı ve yıllar sonra emekliye ayrıldı.
Üç arkadaşıyla, altlarında çift silindirli birer BMW ile Türkiye’yi baştan başa dolaşmışlar, iki bin kilometre yol almışlardı.
Yaz tatillerini geçirdiği yer Saros Körfezi’ydi. Orada zıpkınla balık avlardı.
"Ağnadın mı?" diyerek söze girer, tatlı diliyle başından geçenleri anlatırdı.
Dinleyenlerin çoğu emekli yedi-sekiz kişiydi; aralarında birkaç hurdacı ya da kâğıtçı da olurdu. Çaylar içilir, anlattıklarının çoğu yıllarca merakla dinlenirdi.
Sayesinde, zamanla dinleye dinleye latifelerde bulunmak ve şakalaşmak seviyesine gelmiş olduk.
Günün birinde Yüksel Abi sohbet ortamında, "Ben beş dakika sonra geliyorum," deyip kapıdan çıktı. İki dakika sonra dönüp açık kapının kör kasasına iki eliyle abandı kaldı. "Ben bir şey unutmuşum," deyip kapıda düşünmeye başladı.
Televizyon ekranında bazen bir görüntünün donup kaldığı gibi donakaldı.
Daha birkaç gün önce birisi, "Yüksel Abi bugünlerde çay söylemez oldu," deyip sitemde bulunmuştu. Bu sözü aklından hiç çıkarmayan Tarık Bey, içinden "fırsat bu fırsat" deyip hâlâ heykel gibi kapıda duran Yüksel Abi’ye seslendi:
— Tabii ki unuttun Yüksel Bey. Giderken bize çay söyleyecektin, onu unuttun!
Yüksel Abi, bir türlü aklına getiremediği şeyi de iyice unutup içeri girdi. Bir sandalyeye yerleşti. Rahatlayıp birkaç kez soluk alıp verince çayları söyledi. Çaylar bitince aklı başına geldi:
— Şimdi aklıma geldi, eve kaya tuzu alacaktım, deyip çay ocağından çıkıp marketin yolunu tuttu.
YÜKSEL ABİ’NİN ALBAYLIĞI
1960’lı yılların ortaları… Saros’da denize zıpkınla dalıp balık avladığı yıllar. Sahile yakın bir kampta kalıyor.
Tatile çıktığı yaz günlerinin birinde, elinde tüfek, peşinde av köpeği ile ava gidiyor. On sekiz yaşlarında bir genç de ona refakat ediyor. Adı Rafet. Avcılığa meraklı, atılgan ve saygılı bir genç. Israrla tüfeği taşımak istiyor. Bir akrabası albay olduğu için Yüksel Abi'ye ikide bir "Albayım" diyor.
Tüfek taşıma görevi artık Rafet’in.
Ava gidişlerde ve dönüşlerde Rafet yiyecekleri, sulukları, avlanan kuşları ve tavşanları da taşıyor. Avdan dönüşlerde köy kahvesinde soluklanıp çay kahve içtiklerinde, köylüler Yüksel Abi'nin maceralarını dinliyor. Rafet, Yüksel Abi'nin avdaki başarılarını her onaylayışında "Albayım" sözünü tekrarlayıp duruyor.
Köydekilerin ve kamp sakinlerinin gözünde Rafet, Yüksel Bey'in emireridir adeta. Rafet'in, albayım - albayım kelimelerini sık sık tekrarlamasından sonra Yüksel bey Albay'dır artık.
Gel zaman git zaman "Albay" lakabı Yüksel Abi’ye yapışıyor. Çoğunluk "Albayım" demeye başlıyor.
O yıllarda "Ticaniler" adıyla tanınan bir cemaat var ve güvenlik güçleri tarafından her yerde takip ediliyorlar.
Bir pazar günü Yüksel Abi genç arkadaşı Rafet ile avda iken Ticaniler kampta bir ayin yapıyorlar. Ayin sonrası kamptan hemen ayrılıyorlar.
Birkaç saat sonra jandarmalar, başta komutanları olmak üzere kampa geliyor. Sorup soruşturuyorlar; kimlermiş, nereden gelmişler, ne yapmışlar, ne zaman ayrılmışlar sorularına bir cevap bulamıyorlar.
Kamptan birisi jandarma komutanına:
— Kampımıza on gün önce gelen bir albay var, birkaç saat sonra avdan döner, ona sorabilirsiniz, diyor.
Av dönüşünde Yüksel Bey komutanla karşılaşıyor. Komutan üsteğmen, saygılı davranıyor:
— Komutanım, avdaymışsınız, rahatsız etmemişizdir sanırım.
— Ne demek. Ne soracaksanız sorun üsteğmenim, der.
Üsteğmen; Yüksel Abi’ye birliğini, devresini ve sınıfını sorar. Yüksel Abi:
— Ben gerçek bir albay değilim. Bu lakabı bana gördüğünüz bu genç taktı. Avda tüfeğimi taşır. Avcılığa meraklı bir kardeşimiz, sağ olsun. Albaylık kim, ben kim üsteğmenim!
— Ticaniler bugün kampta ayin düzenlemişler. Avda olduğunuz için bilgi verecek durumda değilsiniz. Kampta herkes size "Albay" diye hitap ediyor, bu yüzden sizinle görüşmek istedim. Gerçek albay olmadığınızı söylediniz, sizi tutmayayım.
— Sağ olun üsteğmenim. Size başarılar diliyorum, yolunuz açık olsun…
SUPHİ ABİ
Suphi Abi, Şehremini’de ilk ve ortaokulu bitirdikten sonra öğrenim hayatına Haydarpaşa Lisesinde devam etmiş.
Çapa-Şehremini’den tramvaya binerek Eminönü’ne gider, Galata Köprüsü’nün Karaköy ayağında, köprü altındaki kahvehanede, vapurun kalkış saati gelinceye kadar orada yapılan sohbetlere kulak misafiri olurmuş.
Ressamlar, şairler ve yazarlar bilhassa sabahları önce kahvehaneye uğrar, günün anlam ve önemini değerlendirirlermiş. Arasıra dönemin mizah yazarları ve karikatüristleri de uğrarmış. Vapurun kalkış zamanı geldiğinde, diğer yolcularla birlikte Karaköy İskelesi'nden Kadıköy’e yolculuk yaparmış.
Tatil günlerinde Suphi Abi mahalleden arkadaşlarıyla Beyoğlu’na çıkar, İstiklal Caddesi’nde gezinen film artistlerinin kıyafetlerini incelermiş. Eli kalem tutan, moda meraklısı arkadaşları hemen kâğıda kaleme sarılır; gömlek ve ceketler nasıl, pantolon paçaları nasıl, yakadan paçaya gördüklerini çizerlermiş. Renkleri not eden bir başka arkadaşlarıymış. Modayı takip edip terzilere aynısını diktirirlermiş.
Suphi Abi askerlik dönüşü İstanbul Belediyesi İmar Müdürlüğünde yapı kontrol memurluğu yapmış bir müddet. Dört yıl çalıştıktan sonra binalarda boya ve dekorasyon işleri yapar olmuş. Ağabeyi uzun seferlere çıkan bir gemi kaptanıymış; Avrupa’da denizi olan ne kadar ülke varsa gezmiş, görmüş.
Yüksel Abi gibi o da bir İstanbul beyefendisiydi.
"Çay ısmarlamıyor" lafını bir gün Suphi Abi için de söylediler. Aslında her iki abimiz de çay ısmarlayan karakterde insanlardı. Bazı kişilerde birilerine takılma huyu vardır; kısıtlı gelirlerine rağmen art arda çay içebilmenin formülünü bu şekilde bulmuşlardır. Bu iki abimize saygıda kusur etmezler, ikisini de çok severler.
— Suphi Abi son günlerde çay söylemez oldu, dedi birisi.
Çay ocağının medarıiftiharı Tarık Bey söze girmese olur mu?
— Merak etmeyin arkadaşlar, Suphi abimize de çay söylettiririz evvelallah!
Ertesi gün sokağın başından çay ocağına doğru gelen Suphi Abi çay söyleme adayıdır. Tarık Bey kaldırımlardaki alçak hasır taburelerde oturan arkadaşları sayar. Kendisi dâhil yedi kişidir.
Suphi Abi çay ocağına üç beş metre kala, ayakta karşılayan Tarık Bey ikramın kapısını ardına kadar açar:
— Suphi Bey hoş geldiniz, safalar getirdiniz! Yedi kişiyiz, siz de gelince cennetin kapıları tamamlandı, sekiz oldu, deyip altına bir tabure çeker.
Suphi Abi bu iltifata ve latifeye karşılıksız kalmaz. Olgunlar Çay Ocağı'nın işletmecisi Mehmet Abi'ye el sallayarak sekiz çay söyler.
Hey gidi günler hey! Aradan yıllar geçti. Latifelerimizin yarıştığı, çayların söylenip içildiği o güzelim günler ve insanlarımız birer mazi oldular. Latifelerimize katlanan o güzel insanlar aralıklarla, değişik tarihlerde birer birer Hakk'a yürüdüler.
Mehmet Abi'nin radyosundan dinlediğimiz şarkılar yok artık. Çay ocağı bu gidişlere dayanamayıp kapandı, yerine bir kasap geldi. Müşteriler yakınlardaki başka kahvehanelere, çay ocaklarına dağıldılar; adeta sürgün edildiler.
"Öyle bir zaman olur ki hayali cihana değer," diyelim…
Mehmet Sadık Medin
24 Ekim 2026 — Osmanbey
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu