Kaç Çift Ayakkabı
Bir kadının çeşit çeşit ayakkabıları vardı,
Kimsenin bilmediği yollara bakan...
Kırmızıları vardı mesela,
İçinde yıllardır kanayan bir isyan;
Mavileri vardı,
Bir denize açılmayı bekleyen bir tekneydi
Bir ömrün kıyısına bağlanan...
Raflarda rengârenk dururlardı,
Sanki her biri başka bir kadındı.
Biri hiç yaşanmamış gençliğiydi,
Biri susturulmuş çığlığı,
Biri de aynaya her baktığında
Kendinden özür dileyen yüzü...
Kocası, onun ayakkabılarını
Gereksiz bir heves sanırdı.
Oysa bilmezdi;
Kadın her yeni çift ayakkabıyla
İçindeki o çocuğu biraz daha büyüttüğünü...
Bir kaçış yolunu satın alırdı.
Çünkü o kadın,
Yıllar önce kendi ayaklarından vazgeçmişti.
Önce anneliği , sonra eş olmayı,
Sonra herkesin istediği o uslu kadını...
Kendi bedenine bile
Başkalarının biçtiği hayatı giymişti.
Çocuğunun ateşinde sabahladı,
Kocasının öfkesinde sustu.
Bir evin bütün pencerelerini açık tuttu da
Kendi gökyüzünü unuttu.
Herkesin üşüyen yerini örttü,
Bir tek kendi içindeki kışı
Kimseye anlatamadı.
Ve her akşam,
Ayakkabı dolabının kapağını açtı.
Bir müze gezer gibi baktı geçmişine;
Şu kırmızı, yirmi yaşında kalmıştı,
Şu sarı, hiç gidilemeyen bir yazda...
Şu topuklular,
Bir zamanlar başını dik tutan
O genç kadının son hatırasıydı.
Bir çift ayakkabıyı eline aldı,
Parmaklarıyla okşadı derisini.
Sanki çok uzakta kalmış bir dostun
Yüzünü hatırlamaya çalışıyordu.
Sonra fısıldadı:
"Ben ne zaman bu kadar küçüldüm?
Hangi kapının önünde bıraktım kendimi?
Herkesin hayatına yetişirken
Kendi ömrüme neden geç kaldım?"
Kimse duymadı.
Çünkü bazı evlerde kadınların sesi,
Buzdolabının uğultusundan,
Duvar saatinin tik takından,
Bir de her gece tekrarlanan
"Sen zaten ne anlarsın?" cümlesinden
Daha az yer kaplardı.
Oysa onun ayakkabıları konuşurdu;
Siyahları, taşıdığı yasları...
Beyazları, kirletilmesin diye
Yaşayamadığı hayalleri...
Yeşilleri, yeniden filizlenmek isteyen
O küçücük umudu anlatırdı.
Morları vardı bir de,
Geceye benzeyen, derin ve mağrur...
Onları giydiğinde aynadaki kadın
Bir anlığına kendine benzerdi.
Çenesini kaldırır,
Omuzlarını doğrultur,
Dünyaya sığmayan ruhunu
İki ince topuğun üstünde taşırdı.
Belki de bu yüzden seviyordu ayakkabılarını;
Onlar ona güzel görünmeyi değil,
Kendi gözünde yeniden var olmayı öğretiyordu.
Bir çift ayakkabı,
Bazen bir kadının kendine söylediği
İlk "Ben de varım" cümlesiydi.
Ve bir gün,
En renkli olanlarını giydi.
Rujunu sürdü,
Saçlarını topladı,
Kapının önünde uzun uzun durdu.
Arkasında bir ev vardı,
İçinde büyüttüğü bir çocuk,
Yıllarını verdiği bir adam,
Bir de kendinden geriye kalan
Yarım kalmış bir kadın...
Gitmek kolay değildi.
Kalmaksa her gün
Kendi cenazesine katılmaktı.
Eğildi, ayakkabısının bağını bağladı.
Sanki yıllardır çözülemeyen
Kendi hayatını düğümlüyordu.
Sonra kapıya baktı.
O kapı ki
Yıllarca dışarıyı içeride tutmuş,
İçerideki kadını dışarıdan saklamıştı.
Bir adım attı.
Dünya yerinden oynamadı belki
Ama içindeki bütün duvarlar yıkıldı.
Ve o an anladı:
Özgürlük, illa gitmek değildi;
İsterse kalabilmek,
İsterse gidebilmek,
Korkmadan karar verebilmekti.
Çünkü bir kadının ayağındaki ayakkabı
Yalnızca onu bir yere götürmez;
Bazen onu kendisine geri getirirdi.
Şimdi anlıyor musunuz
Neden bir kadının bu kadar çok ayakkabısı olduğunu?
Her çiftinde başka bir hayat,
Her renginde başka bir ihtimal,
Her topuğunda biraz cesaret vardı.
Bir kadının ayakkabıları çoğaldıkça
Belki de yolları çoğalmıyordu;
Gidemediği her yol
Bir çift ayakkabının içine sığıyordu.
Ve kimse bilmiyordu:
O kadının dolabında
Kaç çift ayakkabı değil,
Kaç çift kanat,
Kaç yarım kalmış ömür,
Kaç kere doğmak isteyip
Doğamayan bir kadın vardı.
Kimse saymasın , bir kadının kaç çift ayakkabısı olduğunu......
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu