Mor ötesi ışın
gücündeydi manevi gözü. Tarardı eşiğin başında kim varsa.
Kimdi, nereden
gelmişti? Bilmiyordu ahvali ve derin bir merak asılı kalmıştı ruhlarında.
Gerçekti çoğundan…
Farklıydı ve endamlı.
Bir kuğu zarafetindeydi
diğer yandan, her ne kadar çirkin ördek yavrusu gibi uzak tutsa da kendini.
Milyonlarca yıl uzağında iken çağın bir o kadar yakındı. Ve hissettikleri idi
onu ayakta tutan.
Pus tutmuş ruhların o
denli uzağındaydı ki. Ama tüm yalanların tam da odağında. Kendileri bile
inanmışken yalanlarına…
Ne bir ironi ne de
sanrı. Ama gördüğü şuydu ki; yanılgılarının esaretinde kapana kısılmış sayısız mahlûkat.
Derken uzaklardan şuh bir kahkaha çalındı kulağına. Yaşı geçkin bir kadın
küfrediyordu, iltifat kisvesi altında. Eğreti bir düzeneğin ayarı kaymış bir
döngüsü idi kadın ve kadın gibiler.
Ne ismi vardı ne de sureti
şehvetli ruhların. Görünen bir sis perdesi idi sadece. Öyle ki örtülmesi
gereken onca çirkinlik ve kasvet.
Derken bir adam peyda
oldu o gizemli ve ucu bucağı görünmez karanlığın içersinde. Kalabalığın içinde
yaşadığı yalnızlıkla belirdi adam. Sıtkı sıyrılmış bir halde savruluyordu oradan
oraya. Bilinmezlik idi tüm hissettiği. Ve yitip gitti aniden geldiği gibi.
Derken bir kadın, bir
adam ve ardı arkası kesilmedi yoluna çıkanların. Yola baş koymuş gibiydiler ama
baş koydukları yol, yol bile değildi.
Onca karartı; loş ve
elemli bir yığınak: İçlerinde biriken kin, gam ve nefret ile büzüştüler yan
yana. Kan ağlarken içleri mutluyu ve güçlüyü oynadılar. Dökülen yaşlar ise
mutlu ediyordu sefil benliklerini. İnsanlıktan nasibini almamış insan görünümlü
kim ya da her ne iseler…
Yanaklarından dökülen
timsah gözyaşları ve beraberinde akan makyajları. Derken gerçek yüzleri ile
kala kaldılar. Telaş içinde düştüler yine boya ve yalan küpüne. Başka nasıl
örtebilirlerdi ki karanlıklarını ve çirkin yüzlerini?
Yeltenmedi bile, ne
gerek vardı ki onlara dokunup kirlenmeye? Ne dokunurdu ne de izin verirdi
dokunmalarına her ne kadar onlar dokundukları gibi bir yanılgıya düşseler de.
Tarayıcı bedeni, zihni
ve benliği idi onun korunağı. Asla sızamazlardı içeri, izin vermezdi ki!
Akşam güneşi ile
parladı saçları ve uzanıp dokundu bilinmezliğe. Savurdu uzun saçlarını, işte
çağırıyordu düzenek onu. Ona ve onun gibilere öylesine ihtiyaç varken
yeltenmedi bile yürüdüğü onca yolu geri dönmeye.
Sadece sustu ve
aydınlık bir gülümseme ile baktı göğün en derinliklerine. Hissedeceğini zaten hissediyordu.
Bu değil miydi onun tek gücü, ne önemi vardı ki gerisinin.
Ne şehvet ne ihtiras ne
de nefret.
Tek ve en önemli silahı
zaten içindeydi, o ana kadar kaybetmediği masumiyeti…