Evimizin hemen yanındaki arsada mahallenin çocukları oyunlarını
oynarlardı. Kardeşim Ersin, yaşıtlarına göre biraz çelimsiz bir çocuktu. Buna
karşın futbola karşı üstün bir kabiliyeti vardı. Bu kabiliyeti nedeniyle,
kendisini daha da geliştirmesi için kaydettirdiğimiz Şekerspor Futbol
Okulundaki antrenörleri, gelecekte onun Türkiye’nin sayılı futbolcularından
olacağını söylüyorlardı.
Hemen her akşam yaptıkları çift kale maçta, sürekli yenilgiye
uğrattıkları rakip takımdaki çocuklardan birisi, maç bitip de dağıldıkları
vakit, kardeşimi bir kenarda sıkıştırarak, maçlarda kendilerine gol atmaması
için sıkıştırmış. Bunu öğrendiğim vakit yanıma çağırdığım kardeşime, kendini
böyle hırpalattığı için kızdım. “Ayıp değil mi, her gün kendini hırpalatıyorsun
o piçe!”
Ersin, “önemli değil ya...” diye karşılık verdi. “Onun takımına
gol atmamamı istiyor, ama ben her maçta atmaktan vaz geçmiyorum.”
“Tamam da, kendini hırpalatmamalısın.”
İtiraf etti: “Ben kavga etmesini bilmiyorum ki, ne yapabilirim?”
“Hiç kimseyle kavga etme; ben de istemem kavgacı bir çocuk olmanı,
ama onlar seninle kavga etmeye kalkıştılar mı da daima ilk yumruğu vuran sen
ol! İlk yumruğu vuran, kavgayı her zaman kazanır. İlk yumruğu vurduktan sonra
da ikinci, üçüncü yumrukları vur gitsin. Hatta, bacağında diz kapağı üstüne
sağlam bir pis burun geçirip evine topallatarak yolla dürzüyü…” Kardeşimin,
verdiğim bu dersi iyice anlamasını istiyordum. “Anladın mı?”
“Anladım.”
“Ne yapacakmışsın?”
“İlk yumruğu ben vuracakmışım. Sonra da tekme tokat
girişecekmişim…”
“Aferin, aynen öyle yapacaksın…”
Sonra da iyi bir kroşenin, direkt yumruğun, en iyi nasıl
atılacağını öğretmeye başladım. Kulakları çınlasın, eski sınıf arkadaşım
Lemi’ye abisi öğretirken duyup öğrendiğim teknikleri de öğretiyordum. “Bak bu
yumruğu savurdun değil mi? Savurdun. Tam rakibinin suratına değeceği an,
yumruğunu bir burgu gibi döndüreceksin. Rakibinin suratına burgu gibi dönerek
vuracak yumruk…”
Akşam olup da evden çıkarak gidecekken, aynı çocuğun kardeşimin
önünü kesişine şahit oldum. Köşe başına sinerek olacakları gözlemeye başladım.
Çocuk, hafif hafif vurup tehditler savurdukça, ilk yumruğunu bir türlü
idiremeyen Ersin, “yapma! Yapma bak, fena olur sonra! Vurmasana ya…” diye diye
gene hırpalatıyordu kendisini.
Öğrettiklerim bir kulağından girmiş, öbür kulağından çıkmıştı.
Sinirlendim. Ne hali varsa görsün, diye söylenerek, işe gitmek için köşeden
ayrıldım.
Ersin, beni fark eder etmez, “E-e! Yeter be!” diyerek bir direkt
geçirdi oğlanın burnuna. Oğlan, yediği ilk yumruğun hemen ardından yediği
ikinci, üçüncü yumruklarla yere yıkıldı. Ben, onları görmezden gelerek geçip
gittim.
Ersin, kavgadan sonra bir huzur bulmuştu. Yaptığı kavganın
akibetini duyan hiç kimse ona külhanbeyliğe kalkışamamıştı bir daha…
Dövdüğü çocuğun abisi hariç tabii ki… Lise talebesi olan abi,
ortaokul talebesi olan kardeşimi çevirip bir güzel pataklamış.
Babam eve geldiğinde kıymetli oğlunun halini görerek, burnundaki
kanamayı durdurmak için uğraşan anneme, “ne oldu?” diye sordu.
Annem olanları açıklayarak, “Ne olacak! Evvelden dövdüğü çocuğun
lise talebesi abisi de çevirip onu dövmüş,” dedi.
Babamız sinirden, adeta kudurmuştu. “Koskoca oğlan nasıl dövermiş
benim oğlumu! Evleri nerede onların?”
“Hemen şurada, caddede…”
“Yürü, evlerine gidiyoruz!”
Oğlunu da yanına alıp, gösterdiği evin kapısına dayanmışlardı.
Kapıyı açan evin babasına, “Bakın beyefendi, çocuklarımız birbirleriyle kavga
edip durmaktalar ve bu hiç de iyi bir şey değil,” diyerek onları barıştırmayı
teklif etmiş. “Lütfen çocuklara nasihat verelim de kavga etmesinler
birbirleriyle. Barıştıralım onları da, birbirleriyle arkadaşca oynasınlar…”
Adam, olgunlukla karşılamış bu öneriyi.
Çocuklara, birbirlerinden özür dileterek barıştırmışlar. Böylece
huzur içinde eve dönmüşlerdi.
*
Müzisyen olarak çalıştığım pavyonda komilik yapan iki genci ellerine biraz da para
tutuşturarak kardeşime dayak atan liseli oğlanın üstüne saldım. Aslında kendim
de halledebilirdim ya, aynı semtte birbirine düşman iki aile olmayalım istedim.
Yolladığım oğlanlar hemen ertesi günü yakaladıkları liseliyi bir güzel hal
etmişlerdi. ,
Bunu duyan Ersin “Abi, beni döven liseli oğlan vardı ya,” diyerek
yanıma geldi.
“E?”
“Yolda giderken önünü iki serseri kesip eşek sudan gelinceye kadar
dövmüşler onu…”
Ona, “biliyorum,” dedim, göz kırptım.
Hemen anladı. “Sen mi?” diye sorduktan sonraki sessizliği yırtan
bir çığlık attı. “Aslan abiciim benim!”
Parmağımı dudaklarıma götürerek susmasını işaret ettim. “Hiç kimse
bilmesin.”
O gün Ersin’in günlüğü geçti elime. Defterinde, babamızın
oğlanların evine gidişini aynen şöyle kaleme almıştı:
“Mahallenin belalısı Ahmet’’i, abimin tavsiyelerine uyarak bir
dövdüm, dövdüğüme döveceğime pişman oldum; çünkü abisi de onun öcünü almak için
beni öyle bir dövdü ki, gözlerimin morluğu geçinceye kadar, bir hafta sokağa
çıkamadım.
Babam eve gelince, söyledim. Benim oğluma kimse dayak atamaz, yürü
göster şunların evini bana diyerek, bir ayaklandı ki, gidip oğlanı da babam
dövecek diye sevinçten uçacağım neredeyse. Hevesle gittik, kapıyı çaldık. Babam
onlara gösterecek şimdi diyerek, zevkten dört köşe olmuşum.
Kapı açıldı. Kapıya ağaç yarması gibi bir adam çıktı. “Buyrun!”
Rahatlıkla söyleyebilirim ki, adam, babamın tam iki misli.
Ayıdan beter bir adamı karşısında gören babam, “Sizin çocukla
bizim çocuk kavga etmişler de… Çocuğu getirdim, bir özür dilesin de,
barışsınlar diye…” diyerek bir kıvırttı ki, o an ben yıkıldım, babam bütün
karizmasını yitirip gözümde ufaldı, ufaldı, küçücük kaldı…”
*