En çok kocamı çocuklarımla birlikte
kapıdan uğurlamaktan hoşlanıyorum. Çocuklarımızın her birini teker teker
öperek, onlara “Allahaısmarladık!” deyişi ve sonra sıra bana geldiğinde de
“allahaısmarladık, karıcığım,” diyerek dudaklarıma bir öpücük kondurması,
dünyadaki hiçbir şeye değişmeyeceğim bir mutluluk sebebidir benim için.
Evliliğimizin dördüncü yılını
yaşıyoruz. Adamcağızın, sabahın köründen gece yarılarına kadar iş peşinde
koşarak daha çok para kazanmaktan ve kazandığı paraları çocuklarımız için ve
benim için harcamaktan başka hiçbir gayreti yok. Başka şeyler için gayrete
getirmek gibi bir niyetim de yok zaten.
Anne babası ve başka kardeşleri yoktu,
o nedenle, bundan dört yıl önce beni istemek için evimize saygı duyduğu bir
dostuyla gelmişlerdi. Otuz beşinde olmasına karşın saçları ensesine kadar
dökülmüş ve aşırı kiloluydu. Benim boyum bir yetmiş beşti ve onun boyu benim
ancak omuzlarıma geliyordu. Buna karşın ben altmış sekiz kiloydum, o ise yüz
otuz… Bütün bunları içime
sindirebilmiştim, fakat içime sindiremediğim, daha doğrusu çok acıdığım bir
problemini öğrenmiştim. O bir kalp hastasıydı. Doğumunda, kalbi delik olarak
dünyaya gelmiş ve daha sonra geçirdiği bir dizi ameliyat ile bu kusuru
giderilmiş. Fakat, ameliyatlardan sonra, benimle evlenmek istediği güne kadar
iki kez kalp krizi geçirmiş ve ikincisinde zar zor döndürülmüş… Bütün bunları,
beni istemek için geldiklerinde tüm açık sözlülüğü ile anlatmıştı.
Bu dürüstlüğü onun için artı puan
olmuşsa da, ondan on üç yaş küçüktüm, bu yaş farkı önemli bir handikaptı. O,
ABD deki ünlü okullarda okuyup doktoralar yapmış bir tekstil mühendisiydi.
Birkaç yabancı dili anadili gibi biliyordu. Buna karşılık ben de lise
mezunuydum ve maalesef üniversite kazanamamıştım. Bu tahsil farkı da çok önemli
bir handikaptı.
Birkaç yıl önce girdiğim Miss Türkiye
güzellik yarışmasında finallere kalmış tescilli bir güzeldim. Bunu bir basamak
olarak kullanıp giriştiğim gerek manken olma çabalarımda ve gerekse oyuncu olma
çabalarımda çok da başarılı olamamıştım. Evet, ünlü bir mankenlik ajansının
kataloğunda kaydım vardı, ama nedense defilelere çağrılma sıklığım yılda birkaç
defileyle sınırlı kalıyordu. Onlar da, diğer ünlü katalog arkadaşlarımın
tenezzül etmedikleri iç çamaşırı defileleri oluyordu. Keza oyuncu olarak da
televizyon dizilerindeki düşük ücretli ufak tefek rollerle yetinmek zorunda
kalıyordum.
İşin ilginç yanı ise, taliplim
tarafından, nadiren çıktığım o iç çamaşırı defilelerinden birinde görülüp
beğenilmiştim. Adamı, seksi vücut yapım baştan çıkartmış olmalıydı.
O ise hem çirkin, hem de
hastalıklıydı, ona ‘evet’ diyebileceğimi düşünerek beni istemeye gelmiş olması
tam bir ukalalıktı. Ukalalıktı, çünkü servetine, parasına güvenerek, sırf onlar için, ona evet
diyeceğimi sanıyordu; yani, beni hafif meşrep bir kız addediyordu. Böylesiyle
değil ‘evlenmek’ gırtlağını sıkıp öldürebilirdim.
Annem de anlamıştı ‘evet’
demeyeceğimi, onun için, düşünmek için zaman isteyerek bir cevap vermemişti;
ama, ‘kararımızı daha sonra bildireceğiz’ demenin ‘olmaz’ demek olduğunu
biliyorlardı ve hayal kırıklığına uğrayarak giderlerken bir umutları
kalmamıştı.
Annem, günler süren ikna çabaları ile
‘evet’ dememi istiyordu. Onun derdi adamın sahip olduğu olağanüstü gayrimenkul
ve menkul servetiydi. Sahibi olduğu fabrika ve mağazalardan müteşekkil hazır
giyim şirketi kendi markasını satıyordu ve emsalleri arasında en ünlüsüydü.
Ayrıca, bugün bu yazıyı yazdığım Sarımsaklı’daki üç yıldızlı otel gibi, birkaç
otele de sahipti.
Bugün evli oluşumuzun sebebi annemin
bu gayretkeşliği değildi; adamın serveti de değildi kesinlikle…
Ona ‘evet deyişimin tek nedeni, tüp
bebek yöntemiyle üçüz bebek istediğimi söylediğimde, buna seve seve ‘evet’
deyişiydi.
İlginç değil mi? Yirmi iki yaşımdaydım
ve çocukları inanılmaz derecede çok seviyordum. Hem de pek çok… Bu sevgim
uğruna istiyordum ki, peyden pey üç çocuğum olacağına bir batında üç çocuğum
olsun.
Bu düşüncemi beni yemeğe çıkardığı bir
akşam ona söylemiştim. Sanki bu üç çocuğu ondan yapmak istiyormuşum gibi
sevinçle atılmıştı: “Ben de, ben de, ben de…”
Nasıl etti de bu üç çocuğu ondan
yapmama beni ikna etti, bir türlü anlayamadım. Ve, ‘evet’ deyiverdim!
Düğünümüz olduktan bir yıl kadar sonra
ilk üçüzlerime kavuştum.
İlk üçüzlerime diyorum, çünkü onları o
kadar çok seviyordum ki, birer kardeşleri olsun diye hemen ikinci yıl, ikinci
üçüzlerimizi de dünyaya getirdim.
Üçüncü üçüzlerimizde yemin ederim ki
benim bir kabahatim yok! Birinci ve ikinci hamileliklerim esnasında tüp bebek
merkezinde donmaya bıraktığımız yumurtalarımı dölleyerek bana sürpriz yapan
kocamda bütün kabahat. Biraz kızdım ama yok olmalarına da kıyamadım, onları da,
doğurdum.
Bu günlerde evliliğimizin dördüncü
yılını yaşıyoruz ve ben en çok kocamı çocuklarımla birlikte kapıdan
uğurlamaktan hoşlanıyorum. Dokuz çocuğumuzun her birini teker teker öperek,
onlara “Allahaısmarladık!” deyişi ve sonra sıra bana geldiğinde de eğilip
karnımdaki şişliği öperek
“allahaısmarladık, bebişlerim, sizi de sabırsızlıkla bekliyoruz,” deyişi
ve benim de dudaklarıma bir öpücük kondurması, dünyadaki hiçbir şeye
değişmeyeceğim bir mutluluk sebebidir benim için.
Artık yirmi altı yaşında ve bir yetmiş
beş boyuma karşın tam doksan kiloyum. Kocam ise otuz dokuz yaşında ve bir
altmış sekiz boyuna karşın sadece yetmiş kilo. Evlendiğimiz günden beri
uyguladığı sıkı diyetle tam altmış kilo verdi ve bir daha kalbinden hiçbir
şikayeti olmadı. Üstelik o kel de değil artık, kafasına bonus saçları ektirdi.
Kıvır kıvır, ona bir de yakışıyorlar ki!
Çocukların bakımıyla ilgili herhangi
bir problemim yok, onların her birinin, ayrı ayrı bakıcıları var.
Buna rağmen, şimdilerde kalbinden
şikayeti olan benim. Sık sık daralmaktayım ve heyheylerim üstüme üstüme
gelmekte. Kocamın sabahın köründen gecelere kadar işiyle meşgul olmayabileceği
çok takılır oldu kafama; “acaba,” diyorum, “beni aldatıyor mudur?”