Lale, yaşamın tanıdık eylemlerinin tamamen dışında, bir mengeneye kelepçelenmiş sağ kolu üzerine eğilerek yoğun bir ilgiyle ameliyat yapan beş altı kişilik, türkuaz kılıklı, maskeli insan grubunun ortasında bir ölü gibi hareketsizdi. Etrafında toparlanmış insanlar, yoğun bir ilgi ile işlerine yoğunlaşmışlardı ve arada sırada birbirlerine verdikleri talimatlara ait sesler duyuluyordu.
“Pens!”
“Neşter!”
“Tampon!”
“Nabız?”
*
Aynı polikliniğin başka bir ameliyathanesinde ise çok daha yoğun bir ameliyat ekibi çalışmaktaydı. Kazım Köseabdi müdahaleye geç başlanılmış olan iç kanamaları nedeniyle koma durumundaydı. Karın bölgesinde, boşlukta birikmiş olan kanama aspiratöre bağlı hortumlarla dışarı alınarak bir şişe içine akıtılmaktaydı. Aynı anda kesiklerle büyük zarar gören pankreas ve böbrekleri de vücudundan ayrılıyordu. Öte yandan saçları tıraşlanarak kafatasında bir bölgeden, kafatası içindeki kanamalı kılcal damarların eklenmesi gerçekleştirilmekteydi. Uyutulmuştu ve Sun’i solunum cihazına bağlıydı. Ameliyat masasından sağ kalkabileceğine dair hiç kimsede umut kalmamıştı.
*
Ameliyathanenin dış koridorlarındaki bir bankta iki tarafına Çiğdem ve Sinem’i oturtmuş olan Metin, bir taraftan onları teskin etmeye çabalarken, bir taraftan da öğütlerde bulunuyordu.
“Siz ikiniz ne kadar güçlü olursanız, bu belayı o kadar kolay defedersiniz. Anladınız mı? Az sonra, buraya polisler gelir. Olayın nasıl olduğunu anlattırmak için alıp götürürler sizi. Korkmayın sakın, emi… Onlara olayın nasıl olduğunu, neden dolayı olduğunu bilmediğinizi söyleyeceksiniz. Hoş zaten ön evdeydiniz, görmediniz bir şey… Babanızın, nasihat etmek için arka tarafta oturan İsmail’in yanına gittiğini… Dönmekte gecikince, merak ederek siz de gittiğinizi… Sonra babanızı kanlar içinde yerde yatarken gördüğünüzü… Lale ablanızın sinirleri çok bozulduğu için üzüntüsünden cama yumruk attığını… İsmail’in ise evde olmadığını, hiç görmediğinizi söyleyeceksiniz… Tamam mı? Anladınız mı iyice?”
“Anladık Metin amca…”
“Her şeyi bana anlattığınız gibi anlatın işte…”
*
Lale’nin ameliyatını yapan gruptan bir hemşire, elindeki ıslak turnikeyle, kızın yüzünü, dudaklarını sildi. Lale, ıslaklığın yarattığı serinliği hissetti; ayılmak üzereydi. Canı acıyordu! Birisi üçüncü sınıf bir kundura imalatçısı titizliğiyle derisini yüzüyor, kesiyor, dikiyor, onu öldürmeye çalışıyordu sanki. Neler oluyordu? Bir ses geldi gaipten. Ses: “Elinizi çabuk tutun! Narkozun etkisi bitiyor. İlave bir şey yapmadan kapatıverelim şurayı!” diye talimatlar vermekteydi. Narkoz? Bu kelimeyi bir yerlerden tanıyordu.
Aman Allah’ım, bu da ne! Bu ani baş ağrısı da nereden çıktı böyle? Başını ortadan ikiye mi bölüyorlardı, ne? Dayanamayacaktı bu acıya, dayanılacak gibi bir ağrı değildi. İnlemeye başladı. “Ah! Ahhh...”
Cerrah, hemşireye, “şu turnikeyi tutsana kızım! Görmüyor musun kanamayı?” diye çıkıştı.
Kızcağız, “özür dilerim hocam!” diyerek denileni yapmaya koyuldu.
Lale inlemeyi sürdürüyordu. “Ih!... Ah!...” Hiç bu kadar şiddetli bir baş ağrısı çekmemişti. Öldürülüyordu.
Gaipteki ses, memnun, “ Tamam, kapattık! Haydi, geçmiş olsun! Alçıya alabilirsiniz...” diye seslendi.
Lale, birden hatırladı. Narkoz, ameliyatlarda kullanılan uyuşturucuydu... Evet, evet, ameliyat ediliyordu... Narkozun etkisi azaldıkça acıları duymaya ve başı ağrımaya başlamıştı. İyi de, neden ameliyat ediliyordu ki?
Babasını arabayla hastaneye götürüyorlardı...
Lale’ye ne olmuştu da... Tabii ya, o da İsmail’e kızarak evdeki kapı camını yumruklayarak bileğini kesmişti. Arabaya binerken, minicik, serçe kanadı gibi, tüle benzer bir bulut inmişti gözlerine. Şöyle bir sallanmış, korkunç bir karıncalanmayla beraber yığılıvermişti yere. Ayağa kalkmak istemişti, sanki hayatının en önemli işi oymuş gibi, tüm hüneriyle kalkıp arabaya binmeye çalışmıştı ama her yanında iğneler batıp çıkıyormuşçasına vücudunu saran karıncalanmalar yüzünden bir türlü yerden kalkamamış, kalkayım derken sırtüstü yerde kalakalmış, bu eforu da sarf ettikten sonra tüm gücünü yitirerek karanlıklar içine dalıp gitmişti. Karanlığın içindeyken bol bol “Allah’ım... Allah’ım!... Abla, abla!...” diye başlayan çığırışlar duymuştu. Kardeşlerinin inlemeleriydi onlar. Sonsuza dek sürecekmiş gibiydi o karanlık; sonra birisi, büyük bir ihtimalle de Metin abisi o güçlü kollarıyla kavramıştı onu da, arabanın ön koltuğuna oturtmuş, son hızla sürdüğü arabasıyla hastaneye yetiştirmişti. Sonra hastanedeki koşuşturmaları, haykırışları duymaya başlamıştı.
“Kanını alın, kan tahlili...”
“Filmini... Tomografi... Emar...”
“Kan... A eraş pozitif... İki üç şişe yeter şimdilik...”
“Ameliyathaneyi hazırlayın.”
“Hoca bizzat kendisi girecekmiş ameliyata. Dikkatli olun...”
En son hatırladığı an, kolundaki damara batırılan bir iğnenin ısırığıydı. Narkoz denilen şey de, o damardan vücuduna akıtılan uyuşturucuydu işte...
Gaipteki ses: “Ben çıkıyorum. Kızım, ikiyüzlük bir novaljin ver de, ağrısı hafiflesin çocuğun,” dedi. Vakit geçiyordu. Dünyaya ait bu meçhul ses, dünya ile bağlantısını düşünmeye sevk ediyordu onu. Hala yaşıyordu ve hala dünyadaydı. Kıçına kaygan, soğuk bir el değdi. Bu el, onu ameliyat edenlerden birinin plastik eldiven giydirilmiş eliydi. Elindeki şırınganın iğnesini batırdı kabasına, içindeki sıvıyı içine akıttı. Lale, “eli hafifmiş,” diye düşündü.
Kendine geliyordu. Ağrıları hafiflemiş, vücudundan beynine ulaşan hiçbir acı hissi, ağrısı, sızısı, düşkünlüğü kalmamıştı. Buna memnun oldu. O iyi hissediyordu da, babası ne olmuştu acaba? İnşallah kurtulmuştur. Bir konuşabilse, sorardı, öğrenirdi ama...
Birileri, bir şeyler konuşmaktaydı. Babası hakkında konuşuyor olabilirler miydi? Kulak verse, babası hakkında bir şeyler duyabilir miydi? Kulak verdi. Yok! Konuşanlar bir uğultu halinde, işleriyle ilgili konularda konuşmaktaydılar. Babasıyla ilgili hiçbir söz bile edilmiyordu. Bir an, ölümden söz edildiğini duyduğunu sandı. Kulaklarını iyice hassaslaştırdı sese. Bir kadın sesi, ölmüş mü, diye soruyordu birilerine. Evet, diye karşılık veriyordu bir diğeri.
Aman Allah’ım! Babası ölmüş müydü yoksa? Zavallı babacığı, galiba ölmüştü…
*
Hemşirelerden birisi, onu yarı baygın, yarı ayılmış bir halde ayılma odasına götürürken, çokça zorlanarak, babasını sordu. Daha doğrusu soramadı, ama onun merakını hisseden tecrübeli hemşire, “babanın ameliyatı sürüyor,” diyerek onu bilgilendirdi. Böylelikle, babasının ölmemiş olduğunu öğrenmiş olmaktan dolayı huzurluydu.
Lale, buz gibi ayılma odasında müthiş üşüyerek sarsıla sarsıla titremeye başlamıştı. Buna rağmen aklında sadece babası vardı.
“Bana bunu yaşatma lütfen ya rabbi! Babam benim her şeyim – bir tanemdir. Onsuz ben bu dünyada eksiğimdir. Ne olur onun arkasından ağlatma beni. Dua kapım olarak seçtim seni. Biliyorsun her aksam dua ederim sana: Ne olur Allah’ım babamın ölümünü gösterme bana! Ya beni ondan önce al yanına, yada hepimiz birlikte olalım; o'da devam etsin baba olarak yaşamına…”
Lale, ayılma odasından servise alındığında, onun ilk kontrollerini yapan genç doktor, “babanın tansiyonu normale çekildi,” dediğinde pek bir şey anlamamıştı;bunun, iç kanamalarındurdurulduğu anlamına geldiği açıklanınca çok sevindi.
“Bu dünyada en çok, kendime bir şey olacağından değil, babamın benden önce ölebileceğinden korkuyorum. Bunu düşünmeden duramıyorum. Ya gidip yalnız bırakırsa bizi bu dünyada, ne yaparız biz yalnız başımıza? En çok üzülen ben olurum tabi.”
Çiğdem, üstündeki koyu yeşil renkli ameliyat kılığını soyup temiz iç çamaşırı ve pijamalarını giyindirmeye çalışırken ona, “ne yani, biz daha mı az seviniriz?” diye sitem etti.
Elinde bir serum şişesiyle servis hemşiresi geldi, giyinmesine o da yardım etmeye başladı. Giyinmesi bittiğinde serum askılığına astığı serum şişesinin ucuna ince bir hortum takan hemşire, hortumun diğer ucunu da Lale’nin kolundaki serum iğnesine geçirdi, akacak ilacın damla miktarını ayarladı ve “Geçmiş olsun!” diyerek odadan ayrıldı.
Hemşirenin gittiği andan hemen sonra Metin geldi odaya, gidip kızın elinden tutarak, “Geçmiş olsun, Lale! Ameliyatın iyi geçtiğini öğrendim,” dedi.
“Teşekkür ederim Metin abi! Evet, iyi geçti.”
Metin, kızın elini bırakarak, odadaki kanepeye ilişerek oturdu. Çiğdem’e de, “Geçmiş olsun!” diledi. “Babanızdan bir haber var mı?” diye sordu.
“Evet. Tansiyonu normale çekilmiş ameliyatına devam ediliyormuş şu anda.”
Lale, sevincini Metin ile paylaşmak isteyerek, “babam da kurtulacak inşallah!” dedi.
Metin onun sevincini paylaşarak, “inşallah!” diye tekrarladı. Çiğdem’e dönerek, “siz nasılsınız kızım?” diye sordu. “Polisteki sorgunuzda neler oldu?”
“Bir şey olmadı Metin amca! Sizin dediğinizi dedik onlara. Sonra salıverdiler…”
Lale yattığı yerde meraklanarak, “ne oldu? Ne polisi o öyle?” diye lafa karışınca Metin, ona da tembihlere başladı.
“Sizi, kavganın içine dahil etmemeleri için polislere, babam abime biraz nasihat etmek için onun odasına gittiydi; dönmesi gecikince merak edip gidip baktığımızda, babamızı yerde yatarken bulduk. Ben sinirlerime hakim olamayıp camı yumrukladım. O sırada abimiz evden gitmişti,” deyin, emi kızım!”
Lale, “zaten bu dediğiniz gibi oldu her şey ki,” dedi.
Metin, “Her neyse…” diyerek ayaklandı. Sinem’e, “hadi sen benimle gel kızım, bu gece bizde kalırsın, yarın sabaha da gelir nöbeti teslim alarak Çiğdem ablanı yollarsın,” dediyse de kızlar hemen itiraz etti.
“Yok, bu gece ikimiz de burdayız. Hele babamın ameliyatı bir bitsin sağ salim…”
Metin üstelemedi. “Siz bilirsiniz,” diyerek Lale’nin yanına gitti, sözlerini, “ben gidiyorum Lale, evde halletmem gereken işler var. Eğer bi durum olursa beni ararsınız, ” diyerek sürdürdü.
“Tamam, Metin abi, her şey için çok sağol.”
Metin cebinden çıkardığı parayı Lale’nin yastığı altına sokuştururken, ona, “bulunsun yanınızda, ne olur ne olmaz,” diyerek göz kırptı.
Lale mahcup bi şekilde, “çok sağol Metin abi. Gerçekten çok sağol,” diye mırıldandı.
Metin gülümseyerek, “Ben müsaadenizi rica ediyorum,” diyerek öteki kızlara baktı. Kapıya doğru giderken, “İyi akşamlar! Ben, gene gelirim.” diyerek odadan çıktı, gitti.
O çıkarken kızlar “İyi akşamlar!” dileyerek uğurladılar onu.
*
Lale, sağlam kolunda takılı serumla yatıyordu. Bileği içeri doğru bükülmüş ve öylece alçıya alınmıştı. Bileğindeki tendonların kesik olması nedeniyle karşılıklı olarak eklenmeleri yapılmıştı ve kendilerini yenileyerek normal hallerine dönüşecekleri güne kadar kolu alçı içinde tutulacaktı. Alçının içindeki dikiş yerlerinde ısırığı andıran sürekli bir acıma hissi vardı.
Sinem, odadaki kanepe üstünde çoktandır uyku halindeydi.
Her saat başında odaya gelen nöbetçi hemşire, pek bir şey konuşmadan tansiyonunu ve ateşini ölçüp, tespit ettiği rakamları ayakucundaki çizelgeye kaydettikten sonra öylece çıkıp gidiyordu.
Odadaki sessizliğe uyum sağlamış bir diğer kişi de Çiğdem’di. Pencere önünde ki masaya ilişmiş, kafasının içindeki düşüncelerle konuşuyordu o. Lale, bilinçsiz bir şekilde gözlerini karşı duvara dikmiş olan kardeşine baktı. Bir ihtimal, bu gün yaşadıklarından sonra on yaş birden yaşlanmış olmalıydı o da. Ne kadar talihsiz bir hayattı onunki! Bileğine atılan dikişlerin acısı, psikopat bir abinin varlığı ile yaşanılanların acısı yanında bir hiçti aslında; yaşamları zulüm altında geçiyordu. Zavallı kardeşi dünyanın en dertsiz insanı gibiydi, çünkü kendine ait hiçbir derdini hiç kimseye yansıtmaksızın, başkalarının dertleriyle mücadele ede gelmişti o. O arada maruz kaldıklarını nasıl da saklamıştı, hayret! Onun yaşadıklarını Lale yaşasaydı, çoktan intihar etmişti.
Babaları Kazım Köseabdi hakkında olumlu hiçbir haber alamamışlardı. Ameliyatı bugünlük tamamlandığını, yoğun yaşam ünitesine bağlı olarak tutulacağını ve durumuna göre de yeniden ameliyata sokulabileceği söylenilmişti. Şimdilik, durum kötü görünüyordu ya, yarın, yarından sonra nelerin olacağını nasıl olsa göreceklerdi; şimdilik dua etmekten başka çare yoktu.
Lale, “lambaları söndürüp biraz uyusak ya,” dedi kardeşine. Kız, sessizliğini korumayı sürdürerek, kalktı, ışıkları söndürdü. Geçti, yeniden masanın kenarına ilişti.
*