
‘’En
azından, okurlarım olabileceğine inanmak istiyordum. Oysa şu anda biliyorum ki,
benim dışımda bu yazdıklarımı okuyacak, okuyabilecek tek kişi var. Bu kişi
defterimi yok etmeyebilir de. Karar vermek bana düşüyor. Şu birkaç defterimi
yırtıp yakmak, külünü yemek mi, bitirip her şeyi ona da okuttuktan sonra yok
etmek mi, yoksa ona bırakmak mı gerekir?’’(Bilge Karasu)
Düşlemsel bir eğri
belki de devasa bir çan eğrisi yüreğin kıyıldığı kaleminse kıyama durma arzusu…
Bana gelince…
Buralarda durasım
hiç yok üstelik sözcüklerden başka servetim yok ve ne yazık ki: sözcüklerle
hesap yapamıyorsun ne de bütçene iyi geliyor sözcükler ve bir zaman zarfında
saklı mektup gibiyim: kendime postaladığım ama adreste bulamadığım bir kendim
var bir de öykündüğüm dünüm var.
Mustarip olduğu binlerce
şey üstelik…
Ak akçem de yok
kara günümde ve kara göğünde hüznün, kardığım sözcüklerden başka da yok
sığınağım.
Renkler alacalı
bulacalı idi bir zamanlar şimdi ise: hayat siyah beyaz bir film gibi çark
ediyor yanımdan çağ atladığımıza inandığımız kadar da çivi çiviyi söküyor hayli
zamandır.
Belki de…
Çivisi çıkmış
düzene riayet ve de sirayet etmekten başka yapacak şeyimiz yok.
Yazılmış onlarca
ölüm fermanım belki de yüzlerce.
Yazgımla yüz yüze
kabullendiğim kaderim ve kederimle güme giden gençliğim ve de çocukluğum:
Beti benzi atmış
bir sabaha daha çıkma umudu ve işte uykumdan uyandırıldığım gel gör ki: evde ne
bir Allah’ın kulu var uyandıran ne de saati ve de alarmı kurdum.
Alarm zilleri
çalıyor lakin mademki uykumdan feragat ettim ve işte güne kavuşuyorum ve umuda
ya sevdiklerime…
Süklüm püklüm
döktüğüm yapraklar.
Pul kadar değeri
yok değerim yok.
Parça pinçik bir
yastayım bir yaştayım ve verdiğim her mola sadece ölümümü tehir ediyor.
İsyankâr
kullarından değilim Rabbimin ve itaat ettiğim kadar düzene…
Ah, bir de uyku
eşiğinde gördüğüm rüyamı bir anımsasam…
Hani, yazın
hayatımda esen yel gibi.
İçine düştüğüm
kuyudan çıkıp da feraha kavuşmak gibi.
Gün yüzlü annemin
sesinde var olmak gibi.
Yokluğun adı keşke
sadece para olsa ve hiçlik makamında zikri fikri bir olan derviş gibi
salındığım sokaklarda maruz kaldığım bunca acıya kılıf geçirip bir şiir derken bir
yazı ve hikâye iliştirirken yakama yetmezmiş gibi iki yakamın da asla bir araya
gelmediği bir sihirli yolculuk iken şehrin hüsranına bandığım kadar kederi ve
şiirlerimin gölgesinde yeşeren gözlerime şiirler yazmasını dilediğim bir
yabancının isyanında kaybolduğum gibi…
Makberi düşündüğüm.
Mahşeri yaşadığım.
Mahzenimde attığım
voltalar ve de cılkı çıkmışken hayatın.
Cıva gibi iken
gençlik yıllarımda bir gün sonrasını asla düşünmeyip de günümü ve anımı
yaşadığım ve asla oynamadığım borsada her nasılsa değer kaybeden bir hisse
senedi gibi ve işte benliğimle ve bedenimle zaman aşımına uğradığım kadarı ile
yetinmenin bir adım ötesinde yatıya kalan hüznüme şerh düşüp kelebek ömürlü bir
şiire daha imzamı atıp gözlerimi kapamak istediğim kadar da aşikâr iken…
Elbette umudumu
yitirmeden.
Elbet huzura aş
ermeden…
Geçmez iken hayat
ve kalemin dur ihtarı ile devasa bir ayraç ekleyip de yazdıklarıma okuyucu ile
buluşmanın verdiği mutluluk ve huzurun üstüne inşa ettiğim cennetimden asla
çıkmak istemediğim kadar dertlerimi de imha edip bir çekinceye de mahal
vermeden yaşadığım kozamdan ayrı düşmemek adına…
Mehter Marşı ile
kalemin şarkısını çaldığım.
İzmir Marşı ile
yarınlara uzandığım.
Ve üstüne ant
içtiğim andımla hemhal çocuk kalmanın verdiği o şaşkınlıkla ve inanmaz gözlerle
kuş bakışı yaşamak ve bakmaksa hayata elbet bir zarfa koyup da kendime ebedi
cennete postalamak istemekten başka isteğim de yok iken.
Yazarak kendimi
avuttuğum ve kandırdığım kadar…
Yazdıklarımın da
okuyucu ile buluşmasının haricinde beni hayata bağlayan tek bir şeyin de
olmadığını bilmek acı verse de ve ben her halükarda inancıma sıkı sıkı sarılıp
umutla ve sevgiyle beklerken yolunu lakin kimi ya da neyi beklediğimi
bilmeksizin at koşturduğum o uzun ve dar koridorda hani, olur da kendime
rastlarım diye bir arzuhal ile de çıkmışken Rabbin huzuruna…