Balıkesir De Bir Kadın 7
BALIKESİR'DE BİR KADIN 7 

Kabuki sokak aralarında, çatı katlarında, trafik ışıklarında, yokuşlarda hatta aklıma gelmeyen her yerde oynanıyordu.
Fırçamı alıp her gün pudralıyordum yüzümü, ağırlaştıkça ağırlaşıyordu zaman.
Balıkesir'deki tüm kokulardan ayrışıp sümbül içeren bir hikâye aramak için çıkıyorum evimden..

Aylaklığı sanat haline getirip, hayatı yavaşlatmayı ve anı yaşamayı bir ideal olarak benimsemişim farkında bile olmadan. Kahraman rolüne soyunmam, bir anlamda kendi değerlerimi topluma karşı savunan bir figür hâline geldiğimi gösteriyor. Modernizmin hızıyla çatışan, bir tür "yavaşlık" manifestosuna mürekkepli parmağımı basıp kaplumbağa adımlarıyla yürüyorum.

Biraz mola vermek iyi olur düşüncesiyle, parkta bulunan boş bir banka oturuyorum (Daha önceki yazılarımın birinde bahsettiğim Hacı Ali Camii'nin yanıbaşı). Her zaman yaptığım gibi hayalleniyorum...
Balıkesir ayak seslerimi duyunca gönenir miydi?
Geçen günlerde bir dostum şöyle
"Saygı kayığına binmeden sevgi denizinden geçemezsin" demişti 
Bu yüzden sabırla bekleyeceğim cevabını, hiç acelem yok.
Tek derdim cangul cungul çıkan seslerden dolayı memleketimin beni fark etmeme olasılığı...

Bir süreliğine olasılıkları bir kenara bırakmalı.
Aygören mahallesiyle ilgili hatıralarımı yazmaya devam ederken, içimde hep bir yanı eksik kalıyor hissi uyanıyor. Yine çanın bulunduğu müzeye uğruyorum. Telofon görüşmesini bitirir bitirmez, genç ve dinamik müdür beni bahçede bulunan banklara doğru buyur ediyor. Kısa zaman olsa da vakit ayırıyor sağolsun doğru da yönlendiriyor.
Ammavelakin görevli olan esmerce bir hanfendi iki ya da üç kez görüşmemizi çay ve kahve ikramı bahanesiyle kesmeye yelteniyor. Nazik davranışlarını gözönünde tutup bir kaşık suda boğma düşüncesinden kendimi alıkoyuyorum. 

Oradan ayrılır ayrılmaz telefonumu elime alıp utana sıkıla da olsa Metin Savaş'a mesaj atıyorum. Çanla ilgili yeni bilgiler aldığımı, lâkin bir telefon numarasına ihtiyaç duyduğumu söylüyorum. Yardımsever tavırlarına yenisini ekliyor (Nasıl minnettarım size, hem de nasıl.)
Adıyla anılan kütüphaneye "Aydın Ayhan" haftanın her günü saat iki ile üç arasında uğradığına dair bir tiyo veriyor. Ünlü tarihçiye ulaşabilmem için bir anda 
görünmez bir köprü kuruluveriyor...

Birkaç gün sonra telefon elimde, parmaklarım numarayı çevirmek için bir ileri bir geri gidiyordu. Neden bu kadar gerginim ki? Nihayet cesaretimi topladım. Çalan her sinyal, içimdeki heyecanı biraz daha büyütüyordu. Ve nihayet o tanıdık ses: "Alo?"

"Aydın hocam, merhaba! Ben… Şey… Daha önce Kent Konseyinin olağan kongresinde tanışmıştık belki hatırlarsınız…" Sözlerim titrek, ama hocamın sesi tam tersine sıcaktı. "Tabii ki hatırlıyorum, evlat! Seni yarın bekliyorum." Şakacı bir tonla ekledi: "Sakın zor sorular sorma emi."

O an, üzerimdeki tüm gerginlik bir anda dağıldı. Şakalaşarak birkaç dakikayı geçirdik, sonra ziyaretimin detaylarını konuştuk. "Bekliyorum" dedi son derece samimi bir şekilde, "sana anlatacak çok hikâyem var." Telefonu kapattığımda içim hem sevinçle hem de merakla doluydu.

Ertesi gün, güneş tam tepedeyken tarihi binanın kapısına vardım. Derin bir nefes alıp eski ahşap kapıyı çaldım. Kapı açıldığında güler yüzlü, genç bir hanım beni karşıladı. "Merhaba, Ayhan Hoca'yla bir randevum vardı" dedim hafifçe gülümseyerek.

Daha cümlem bitmeden diğer odadan enerjik bir ses yükseldi: "İşte buradasın! Gel bakalım, bekletme bizi." O an içimdeki tüm çekingenlik dağıldı. Ayhan Hoca'nın sesi, sanki yıllardır tanıdığım bir dostun sesi gibi tanıdık ve sıcak geldi.

Genç hanım beni içeri buyur ederken koridorun solunda bulunan ilk odaya doğru ilerledik. Tarihi binanın içi ahşap kokusuyla doluydu; duvarları Kuva-yi Milliyeyicilerin resimleri, el yazma notlar ve kitap rafları süslüyordu. Bir köşeden çıkıp gelen Ayhan Hoca, gözleri ışıl ışıl parlayan, yüzünde kocaman bir gülümseme taşıyan bir adamdı. "Hoş geldin evlat" dedi ve beni içeri davet etti.

Masasına şöyle bir göz gezdirdim; dergiler, kitaplar, not defterleri, eski siyah-beyaz fotoğraflar ve çeşitli belgeler üst üste yığılmıştı. O kadar doluydu ki bir kedi yavrusu kaybolsa, kimse fark edemezdi! Her köşeden bir hikâye fısıldıyormuş gibi bir his veriyordu bu dağınıklık. Dergilerin arasına sıkışmış eski bir dolma kalem dikkatimi çekti, mürekkep lekesi hâlâ kapağında duruyordu. Masanın arka köşesinden sarkan bir harita parçası ise yerinden düşmek üzereydi.

"Kusura bakma" dedi Ayhan Hoca, hafifçe gülümseyerek. "Masam her zaman bu kadar düzenlidir! Eğer dağınıklık olmazsa, kendimi çalışıyormuş gibi hissedemem." Bu sözleri söylerken keyifle bir dergiyi gösterip "Uzun yıllardır tüm sayılarını alıp okuyorum" dedi.

Yerime oturur oturmaz, burada bulunma sebebimi kısaca açıkladım. "Hocam" dedim, hafifçe eğilerek, "çan ile ilgili gerçekleri doğru ağızdan öğrenmek için buradayım. Bu konuyu sizden dinlemek benim için büyük bir fırsat."

Ayhan Hoca gözlüklerini hafifçe indirip yüzüme baktı, gözlerinde derin bir bilgelik ve hafif bir tebessüm vardı. "Evlat," dedi sakin ama kararlı bir tonla, "çanların hikâyeleri, onları koruyan yüreklerin hikâyesidir. Eğer dinlemeye hazırsan, anlatmaya başlayayım."

Ayhan Hoca masasının en alt köşesinden sararmış bir fotoğraf çıkardı ve dikkatle önüme koydu. "Bak, işte bu İbrahim Ethem Akıncı," dedi gururlu bir sesle. Fotoğraftaki adamın gözlerindeki kararlılık, adeta bir çağrıyı fısıldıyordu. İnce bir çerçeveye sıkışmış bu siyah-beyaz dünyaya dalıp gitmiştim.

"Bu adam," dedi Ayhan Hoca, "Balıkesir'in kaderini değiştirenlerden biridir." Tam o sırada odadaki hava birden değişti. Rüzgâr yoktu ama perdeler usulca dalgalandı. Masadaki kitap yaprakları kendi kendine çevrilmeye başladı, tüylerim diken diken oldu.

Fotoğrafa bir kez daha baktığımda gözlerinin kıpırdadığını sandım. Gözlerimi kırptım, ama bu kez bir fısıltı duydum: "Gel." Ayhan Hoca'nın gözleri de hayretle açılmıştı. "Hazır ol," dedi sessizce. Bir an sonra kendimizi odadan uzaklaşırken bulduk. Etraf karanlığa büründü ve ardından bir ışık patlaması...

Gözlerimi açtığımda üzerimde geleneksel kıyafetler vardı. Çevremde taş döşeli sokaklar, ahşap evlerin ve sanki savaşın kokusu hâlâ havadaydı. Ayhan Hoca yanı başımdaydı ve hafifçe gülümseyerek, "Evlat, hoş geldin memleketimizin kurtuluşuna," dedi.

Sokaklarda bir telaş vardı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar... Rumlar arkalarına bile bakmadan kaçıyorlardı. Ayak sesleri taş sokaklarda yankılanıyordu, yüzlerindeki korku ve endişe her şeyi anlatıyordu. Bazıları ellerindeki bohçalara sıkı sıkıya sarılmış, bazıları ise hiçbir şey almaya fırsat bulamadan sadece koşuyordu.

"Evlerini, topraklarını bırakıyorlar," dedi Ayhan Hoca yavaşça yanıma yaklaşarak. "Savaş sadece topla tüfekle kazanılmaz, evlat. Kalplerde, zihinlerde ve hatıralarda da izler bırakır."

Bir köşeden gelen çığlık dikkatimi çekti. Genç bir kadın, kucağında ağlayan bir bebekle ne tarafa gideceğini bilemeden etrafına bakınıyordu. Onu geçip giden kalabalığın içinde kaybolup gitti. Sokaklardaki bu kaos, zamanın donup kaldığı bir an gibiydi.

Uzaktan, İbrahim Ethem Akıncı'nın sesi duyuluyordu. "Korkmayın! Balıkesir artık bizimdir!" Bu sözler, kaçanların hızını artırdı, kalanların ise gözlerindeki umudu yeşertti. O an tarihin akışına tanıklık ettiğimi hissettim.

Çığlıkların, karmaşanın arasında bir duman kokusu burnuma çalındı. Başımı çevirdiğimde, göğe yükselen kara dumanları gördüm. İnsanlar o tarafa doğru koşuyordu, kimileri merakla, kimileri dehşet içinde. Ayhan Hoca'nın sesi kulağımda yankılandı: "Hadi, çabuk! Orada bir şeyler oluyor."

Dar bir sokaktan geçerek kalabalığın toplandığı yere vardık. Korkunç bir manzara bizi karşıladı: Tarihi Ermeni kilisesi alevler içinde yanıyordu. Ateşin kızıllığı geceyi aydınlatırken, taşların ve ahşap sütunların çatırdayarak çöktüğünü gördüm.

Kalabalık arasında genç Türk erkekleri, ellerinde meşalelerle duruyordu. Yüzlerinde öfke, gözlerinde kararlılık vardı. "Burası bizim! Onların değil!" diye bağırıyorlardı. Halkın bir kısmı sessizce izlerken, bazıları bu öfkeye alkış tutuyordu.

Birden Ayhan Hoca'nın kolumdan tuttuğunu hissettim. "Görüyorsun, değil mi?" dedi, sesi titriyordu. "Öfke bazen gözleri kör eder. Haklı olduklarını düşünüyorlar, ama bu alevler sadece taşları değil, bir tarihi de yok ediyor."

Kiliseden gelen çatırtılarla irkildim. Alevlerin içinde bir haç çökmek üzereydi. O an sadece bir bina değil, bir hikâye, bir geçmiş de kül oluyordu. Kalabalıktaki gençlerden biri, öfkeyle bağırarak elindeki meşaleyi yere fırlattı. Diğerleri onu desteklercesine bağırmaya devam etti.

Ayhan Hoca başını önüne eğdi. "Tarihe tanıklık ediyoruz, evlat. Ama bu tanıklık, her zaman gurur duyulacak bir şey değildir."

İbrahim Ethem Akıncı, kalabalığın arasından hızla yürüyerek gençlerin yanına geldi. Yanan kilisenin önünde durmuş, gözlerini öfkeyle ateşe dikmişti. Alevlerin ışığında yüzündeki sert ifadeyi daha da belirgin görebiliyordum.

"Neden yaptınız bunu?" diye haykırdı. Sesi o kadar güçlüydü ki kalabalık bir an sessizleşti. Gençlerden biri, cesaretini toplayarak, "Onlar bizim topraklarımızı işgal etti! Bu bina onların sembolüydü!" dedi.

İbrahim Ethem, bir adım öne çıktı ve parmağını gençlere doğrultarak devam etti: "Fatih Sultan Mehmet bile İstanbul'u fethettiğinde Ayasofya gibi kiliseleri yıkmadı, dokunmadı! Neden? Çünkü medeniyet yıkmakla değil, korumakla olur. Siz ise öfkenize yenik düştünüz ve bir tarihin parçasını kül ettiniz!"

Gençler başlarını önlerine eğdi. Alevlerin çatırdayan sesi, ortamı daha da kasvetli hale getiriyordu. "Bu bina sadece taşlardan ve ahşaptan ibaret değil," diye ekledi İbrahim Ethem. "Bu, bir geçmiş, bir hikâye, bir hatıradır. Bizimle birlikte bu toprakların bir parçasıdır. Yıkmak kolaydır ama korumak zordur. Siz bugün kolay olanı seçtiniz."

Gençler sessiz kaldı. Yanan kilisenin önünde İbrahim Ethem’in kararlı duruşu, o geceye mühür gibi kazındı.

Bir anda tekrar ışınlanıyoruz. Bu kez kendimizi çamlık bir bölgede buluyoruz. Ayhan Hoca sessizce etrafı gözlüyor, ardından önümdeki mağaraya doğru işaret ediyor. "İşte burada," diyor.

Askerlerin insan eliyle açtığı bu mağara, dimdik bir yamaca kazılmıştı. Taşların arasından sarkan yosunlar, zamanın bu yapıyı adeta yutmak istediğini hissettiriyordu. Ayhan Hoca, o dönemlere dair anlatmaya başlıyor:

"1939-40 yıllarında… İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği yıllarda, bu mağarayı askerler açtı. Çan, buraya konulmuştu. Sebebi, savaşın şiddetli bombardımanlarını haber vermekti. Türkler savaşa girmemişti, bu nedenle çanı hiç kullanmadılar. Ama ihtimal olursa diye, savaş günlerinde bu mağarada beklemişti."

Elini mağaranın girişine sürdü. "Bu mağara, savaşa hazırlık için yapılmıştı. O zamanlar, çan burada duruyordu. Gündüzleri sessizdi, ama geceleri sanki geçmişin fısıldadığı bir zaman tüneli gibi hissettirirdi."

Çevremizdeki taşların arasında zamanla sararmış eski harflerle yazılmış bazı notlar var. "Bunlar, o yıllardan kalma izler," dedi Ayhan Hoca. "Bazıları, bu çanın burada bulunduğu zamanı belgeler. Fakat çan, hiçbir zaman ihtiyaca cevap vermedi. Çünkü Türkler savaşın patlak vermesini istemedi ve bu cihazı boşuna bırakmadılar."

Ayhan Hoca, orada duran mağaranın ve çanın hikâyesini anlatırken, geçmişin o unutulmaz anları yeniden canlanıyor gibi hissediyorum. Bu taşların ardında daha pek çok gizli sır saklı gibi…

Ayhan Hoca, konuşmasını sonlandırdıktan sonra biraz daha sessizleşti. Etrafımıza bakındım, tarih, anılar, kaybolmuş zamanlar her yerde sanki duyguların izini bırakmıştı. Birlikte geçmişe tanıklık ettiğimiz bu an, bize daha önce hiç yaşamadığımız duyguları hissettirmişti.

Derin bir nefes aldım ve içimden bir şeylerin değiştiğini hissettim. "Teşekkür ederim, hocam. Bu hikâyeyi benimle paylaştığınız için…" dedim.

Ayhan Hoca hafifçe gülümsedi. "Unutma evlat, her taşın, her çanın, her toprak parçasının bir hikâyesi vardır. Geçmişle bağını koparmadan geleceğe adım atarsın. Ve bizler, bu topraklarda hep iz bırakmış insanların torunlarıyız."

Gözlerimi kapadım bir an, rüzgarın hafif esintisiyle geçmişin sesleri kulaklarımda yankılandı. Sanki o günleri yeniden yaşıyor gibiydim…

Yavaşça geriye adım attım, hikâyeyi içimde taşımak için. Ama artık zamanı geldi. Artık günümüze dönme vaktiydi.

"Hoşça kalın, hocam… ve teşekkür ederim her şey için," dedim.

Ayhan Hoca başını hafifçe eğdi, yüzünde bir samimiyet ve hüzün karışımı bir gülümseme vardı. "Hoşça kal, evlat. Bu hikâyeler hep bizimle kalacak. Unutma, geçmişle geleceğin köprüsüsün sen."

Ve o an, her şey bir anda yavaşça silinmeye başladı.

Işıklar bulanıklaştı, zamanın sınırları kayboldu… Birden, hissizleşen bedenim yeniden günümüzdeki kendi evime dönüyordu. Ama kalbimde, bu hikâyenin dokunduğu her an, bu toprakların sesi ve izi hep yaşayacaktı.

H. Çiğdem Deniz
( Balıkesir De Bir Kadın 7 başlıklı yazı çitlembik tarafından 12.01.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu