Ötenazi Yapılmış Bir Kentin Çocuklarıydık
‘’Nereye gideceğini bilmeden yola düşmek hayatımın en
görkemli serüveniydi.
Uzak bana gelmez, ben uzağa giderdim.
Karşılaşılacak bilinmezlerin “kaybolarak bulma
hazzını” hiçbir şey veremezdi.
Gidilecek bir yol yoksa mutlu olacak bir yer de
yoktu.’’(Alıntı)
Ötenazi yapılmış bir kentin çocuklarıydık: öteki beriki yok
iken kaygı eşiğinde saklı intiharın izleri ve gizleri sözcüklerin yoksun
bırakıldığımız sevginin, sevgili kentin çocukları…
Öznesi yoktu hiç birimizin belki de ölü bir öfkenin kırıntılarında
doğmuştuk nasıl ki kıyamet alameti idi sessiz vakur duruşu kentin ve işte yol
olduk şehir olduk ve kutsandık ve düştük yola içine düşülesi bir aşkın belki de
görünmez görünmenin imkân dâhilinde olmadığı düşlerin müridi idik.
Uzaktık birbirimize.
Tuzaktık aşka düşmeye göre.
Yasaktık da.
Yasak harflerin ihlalinde söken şafağa talip nöbete
kaldığımız gecelerin uyumayan bekçileri idik.
Bir laneti giyindik olmadı.
Esrara büründük yetmedi.
Doluya koyduk taştı.
Boşa koyduk ve kendimize rast geldik.
Düşlerin kovuğunda kalan iltihaplı yaralardık yaralandığımız
kadar da yarılanan hayatların tek şahidi.
Sona varmaya ramak kala başa dönen bir mucit gibi hep sorduk
sorguladık sonra yittik sonra bakaya kaldık sonra perçinlendi suretler ve
peçesinin altına gizlendi kehanetler bir de kâhin.
İşimiz fala mı kalmıştı yani?
Fal taşı gibi açılan gözlerinde göğün müdavimi leyleklerin
getirdiği çocuklardık biz.
Gizin izinde.
Sevdanın nesrinde.
Özlemin neşrinde.
Soygunlarda yitti hayallerimiz.
Ötekileşen cümlelerde b/ölündük.
Ne de olsa bir b/ölü iki idi aşk ve köreldik ve köhne
lahitlerin ucube kentinde korların hicvinde gölgelerin nezdinde:
Biledik.
Bilendik.
Bilmezden geldik.
Sevdalandık.
Her çocuk bir şairdi her şairse ölü.
Kent yağmalanmış.
Kent sürgün edilmiş.
Sevdanın başkenti ölümün arifesinde bayramlık giysilerimizi
giydik derken lanetlendik.
Uzaklardı bizi çağıran ama fiziken yoksunduk.
Uzaklardı bizi çağıran oysa bizler bardağın dibinde
tortuyduk.
Toyduk da.
Tosladığımız iken duvar inceden nasiplendin aşktan.
Boğumlu hayallerin sırça köşkünde.
Şahikanın kanadında.
Yağmayan yağmurun hem nuru hem cananı.
Sözcüklerse gizil bir yolculuktu bahsi geçen ölü kentin
ıssızlığında aş erdiğimiz kadar mutluluğa şerh düştük düşeli kimse şirk koşan
Tanrıya…
Muadilimiz vardı ya da yok.
Ölümsüzlük iksirinde boğazımıza kaçtı şarap.
Ve şarap misali iken duygular:
Yıllandık.
Yoklandık.
Yuhalandık.
Yanası değil sönesi ateşin kıvılcımlarında tohumlandık.
Tornistan diyen meleklerin gazabına uğradık.
Dilimiz b/ağlandı.
Alnımız aklandı.
Kentin ölü meclisinde.
Kat izinde yaşlı yaslı cihanın ve aşılası kıtaların uzak
mesafesinde sadece ruhumuzla tavaf ettik sadece ruh çağırma seanslarında
buluştuk bizim gibi kayıp ve hüzünlü ruhların çağrısında bir ağrı mahiyetinde
ne uzadık ne kısaldık.
Ölü şairlerin ölgün şiirlerinde ve mezar sessizliğinde kentin
damgalandık damgaladık da yeri göğü bir çetele ise yanına çentik atılası bir
onur belgesi iken sessizlik çıt dahi çıkarmadan yaşamak neymiş gölgelendik
aşkın hurafelerinde özlemin davetiyelerinde yalnızlığın da kayıtlı sicilinde
saklı iken temiz kâğıdımızla en temiz en masum aşkları giydik üstümüze
nemalandığımız kadar gizin izinde önce nameler kondurduk sonra ruhumuzu
dondurduk ve ölü bir kentin şaibeli varlığında bizler de kaybolduk nihayetinde
ne sır ne ser ne de şehrin surları yetti bizi gizlemeye ne de Tanrı yeltendi
anlamaya ve her sus payı söylemde cehennem ateşi ile kavrulduk kavrulacaktık da
sonsuzluk izin verdiği sürece…
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.