
Ötenazi yapan şiirin ırmaklarında bir
yolcu…
Karınca adımlarıyla halenin sihri
Yatay ve düşey istikametinde
bulutların
Yetinmeyi bilmez nankör insan.
Hayat, zalim ve nankör olan o habis
urdan mütevellit.
Kayaların gölgesindeki karıncalar
gibiyiz: bir ileri bir geri ve tamah ettiğimiz kırıntılar da değil sadece
karaltı.
Tensiye ettiğimiz düşler var. Misal
yaraya yorgan örttüğümüz; aşkı ihanetle ördüğümüz belki de saçakları eprimiş
bir çözeltiyiz. Ayaklarımız düztaban; yürek yangından mal kaçıranların cehennemi
ve tutanaklarda geçmeyen adlarımızla gerçek bile değiliz.
Sabahı uyutabilirim, tehir ettiğim
ölümü de ve pejmürde bir düş ısmarlayabilirim, anlık öfkemi yok sayan cahil bir
gölge olmak kadar da hicap ettiğim en çok kendimden.
Batıl safsatalar buyururken mevsim,
hicretimi talep ederim Tanrı’dan.
Aykırı iklimlerden geldik her
birimiz: gök şahitti ve Tanrı çok yorgun. Uyuduk ansızın. Uyandık geç
kalmışlığımızla sonramızı lav ettik derin bir hüzün çöreklenirken, devasa
bulutlara serdik içimizin yetimlerini. Öksüz öksürükler peyda oldu ölümün
koltuğunda yaşamı daha ne kadar uzatırız, diye efkarlanırken.
Gücüne elemine tanıktık madem ve
zehir zemberek ahkamlara yasladık sırtımızı akabinde, göğün muhabbet tellallı kim
ise ser verdik sır vermedik. Her biri iri cüsseliydi ve görünmezliğin mabedinde
aşkı doğradık ince ince…
İnceden yağmadı kar.
İnce düşünmedi iblis.
İnce değildi gövdemiz ve ince belli
bardaklarımız yoktu her doğduğumuzu milat belleyip harap olduğumuz göğün
bekçilerine sunarken dileklerimizi.
Arayışımı sonlandırıyorum, Tanrı’nın
gözlerindeki merhameti içimdeki metanete hafifçe sürerken.
Ve içime batan kıymıkların resmini
çekip gönderiyorum posta kuşlarıyla hani olur da cezp ederim meleklerden birini
yine idare lambasında içimdeki şavkın, ezici çoğunlukla yeniden yok sayılırım.
Hüznün tarhında dehlizler mevcut ve
küçük yarım adalar bir de ayağı olmayan pabuçlar. Sanki tersten okuyorum her
şeyi ve hayatı da resmederken araya karbon kağıdı koyuyorum şimdi tabiri ile
kopyala yapıştır resmi geçidinde ben iri bandajlı bir yara iken, irkildiğimin
de ispatı adeta ruhuma verilen elektro şok sayesinde yeni bir ben olma hayali.
İzah etmem gereken ne ise önce
uyuyorum ve rüyamda alt yazı geçen her sahneyi usulca not alıyorum tıpkı o gece
olduğu gibi.
Vahşetin çağrısına tanığım ve küçük
pembe diline dokunan bir kelebek nidası ise içimdeki sevgiyi ve dolaptaki sütü
boca ettiğim o boş yoğurt kabı. Önce iyice yıkadım ne de olsa yoğurttan asla
haz etmez Pembe Hanım sonrası malum. Geldi gecenin seyrine dalmışken yıldızların
da bahtına küçük konfetiler serperken meleğimsi bir nidanın ilk şahidi.
Kolaylıkla ölmeliyim belki de her
ölüm kolay iyi de hastanenin morgu bunun tam tersini savunuyor ve sayısız
hemşire gelip giderken acısı asla dinmiyor yaşlı kadının.
Ben bir kör noktayım ya da
görünmezliğimi tescil eden Tanrı sayesinde kimse ile alıp veremediğim olmadığı
gibi…ah, kendime olan borcum aslında alacaklı olduğum alt bilincime yerleşik o
istilası geçmişimin gelecek potansiyeline aktarım yaptığım an’ın fotokopisi iken
bir günün özetini her güne denden çekip gına gelmişken hayattan.
Yine de hoyrat ve yalnız fıtratımda
bir nebze de olsa dayanma gücü buluyorum her hastaneye gidişimde beni güvenlik
amacıyla tarayan cihazın ne amaçla öttüğünü de kestiremezken.
Radyasyon yemiş ne çok insan ve
onlara dokunmam yasak.
Keza kardeşimin içerlediğine kani
oysaki içimdeki ses haykırıyor; susmakla bağırmak arasında gidip geldiğim
hastane koridorları ve saat tutuyor başhemşire bana derin bir bakışla bir
yandan empati duymama vesile yorgunluğuna şapka çıkardığım.
Hastamın yanında olamadım kaç zaman
sanırım şarkıların ve melodilerin unutulduğu hanemde ben bıçak sırtında onun
taburcu olmasını beklediğim kadar o da evini özlemişken.
Sesim de sitem var mı peki?
Acı var. Ve korku biraz da hüzün
menşeli bedbinliğim.
Kendimi nadasa bıraktım son on gün
sonrası malum. Delişmen gözlerinde mevsimin çarpıldığım sert rüzgar akabinde
kesilen elektriklerin evde yarattığı hüzün sarmalı ve dışarıda yağan yağmura
eşlik eden şimşekler sayesinde mum ışığına ihtiyaç duymadığım.
Gelen bir telefon belki de yüreğimin
pasını arttıracak aslında içimde kalın bir roman özeti babında her gece. Sanki
yılları sığdırıyorum sabaha saatler kala içimin koridorlarında volta atıyorum.
Yan pencereye konan minik serçeyi son
görüşümdü bu gün ne de olsa minik bedenini koruyamadı hain kediden.
Kediye düşman kesildim oysaki Pembe
Hanım kadar kanımın kaynadığı tombalak bir tekirdi.
Pembe Hanımla sıcak bir diyalogumuz
var. Her eve gelişimde koşarak yanıma gelen ve sütünü bekleyen munis bir canlı.
Unuttum o gün. Hatırlamasaydım keşke
gecesinde hele ki gök delinmişken ne vardı da durduk yerde ıslanacaktı garibim?
Hesap edemedim yağmuru oysaki günler
evvelinden uyarı vermişti yetkililer.
Aklım dağınık.
Yüreğim zaten yer değiştirip duruyor
sanki iğne ayağıma batmış da beynimdeki hücrelere kadar yürümüş.
Aç olduğumu da unuttum sanırım ne
zamanki televizyon karşısına geçtim hatırladım saatlerdir bir şey yemediğimi ve
kendime koca bir bardak süt koyarken aklıma üşüştü yine nifak tohumları.
Ölümü irdelemek pek mi işime geliyor
ne? Sonra içimin ikramlarında buyur ediyorum huzursuz yürek sendromunu yoksa
başka bir şey miydi? Sanırım ben uydurdum.
Al işte: elektrik de gitti.
Pembe Hanım kim bilir nerelerde? Ya
bizimkiler ne alemde?
İnsanlar kaçıncı uykusundaysa
hayvanlar aleminde durum nasıl?
Belli ki ipini koparan köpek doluşmuş
sokağın en sakin ve ıslanmayan bölümüne.
Ağaç altı deyin ya da ansızın hızını
yitiren yağmur. Ve elektrik de geldi. İç rahatlığı ile ben de içebilirim
sütümü.
Dışarıda hava süt liman ya şimdi
duyduklarım?
Büyük ihtimalle sokak köpekleri-aman
ha hayvan severler duymasın iyi de ev köpeği diyecek halim yok üstelik hangi
biri sığar ki evin bilmem kaç odasına?
Serzenişim kendime ne de olsa şimdiye
kadar yatsaydım ne bu hazan seremonisine tanık olacaktım ne de mum arayacaktım
evde?
Kös kös yatamam da şimdi. Aklım
dışarıda. Pembe Hanımı da unutmanın verdiği ağırlık ile geç de olsa koydum ya
sütünü yoksa çok mu geç kaldım?
Sayıları arttı ve çok hırçınlar. Ya o
tiz sese ne demeli? Yoksa bir acının neticesi hangisi hangisini paralıyorsa…iyi
de bu, köpek sesine benzemiyor. Vallahi de değil. Bu, bu…
Camdan bakmak çok mu akıl karı ne de
olsa işini bitirdiler o zavallı inleyen hayvanın. İtfaiyeyi mi çağırsam
belediyeye mi haber versem?
Komik olma, seni sefil!!!
Milletin evini su basmış ben neyin
derdindeyim. Allah vere de Pembe Hanım başını sokacak bir saçak altı bulmuştur.
Çok da tanıdık ve çok acı dolu bir miyavlama.
Bir, iki…altı ve yedi…Aman Allah’ım,
o altıncı ağzındaki şey de ne?
Beyaz: hayır kana bulanmış ve karnı deşilmiş! Aklıma bile getirmek
istemiyorum! Ellerinden pardon köpeklerin köpek dişlerinden nasıl
kurtarabilirim ki Pembe Hanımı? Ben suçluyum. Katil benim. Kendi derdime düştüm
hayvanın sütünü bu saatte bıraktım sokağa.
O da kim?
Bu sağanakta bu motorun ne işi var
sokakta? Belli ki birilerinin iştahı açılmış yağmuru görüp.
Helal sana, delikanlı.
Al işte: motorunu sürdü üstlerine
köpeklerin iyi de iyi de…artık cansız Pembe Hanımın bedeni.
Geç kaldın delikanlı. Ben de çok geç
kaldım.
İçi dışına çıkmış o güzelim kedinin
sırf iki damla süt için kendini helak etti hayvan. Hayır, benim onu helak eden.
Lanet olsun bana.
Mesaj geldi. Yoksa cennetten mi bu
gelen mesaj?
Pembe, sen misin yoksa bana lanet
okuyan ve cennetin önünden bile geçmeye hakkımın olmadığı?
Annemden mesaj.
‘’Sütünü içtin mi? Dikkat et
kendine!’’