Milliyetçilik Ve İttihatçılık Yeni Şafak Alıntı
Milliyetçilik ve İttihatçılık
04:002/07/2025, Çarşamba
Yeni Şafak
Türk kamuoyunun İttihatçı algısının zamanla geçirdiği değişim ve dönüşümleri iyi analiz etmek gerekir. Tektipleştirici tavır alışlardan, belli bağlamlarda dile getirilmiş birtakım söylemlerden genel bir anlatı çıkmaz. Türkiye gibi siyasal ve entelektüel gündemin ve pozisyon alışların hızla değiştiği bir siyasal kültürde genelleyici tutumlar bilhassa sakıncalıdır ve gerçekliğe işaret etme kapasitesinden de bir o kadar uzaktır…
Dr. Yunus Şahbaz - Kırıkkale Üniversitesi
Türkiye’de
dönem dönem zuhur eden İttihatçılık tartışması son günlerde Talat Paşa
üzerinden tekrar alevlenmiş durumda. Önce Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı
Mansur Yavaş, Ankara’da bir Talat Paşa Anıtı yapıldığını duyurdu. Daha sonra
DEM Partili bir milletvekilinin Talat Paşa’yla ilgili söyledikleri Talat
Paşa’yı bir anda kamuoyunun gündemine getirdi. Tartışmanın ilginç boyutlarından
birisi Talat Paşa’yı milliyetçilikle müsemma isimlerin yoğun olarak
savunmasıdır. Bu savunuşu ilginç diye tarif etmemin sebebi ise Türkiye’deki milliyetçi
çevrelerin İttihatçılıkla kurduğu tarihsel ilişkidir. Nitekim Talat Paşa’ya
menfî yaklaşan çevrelerin, Alparslan Türkeş’in 1990’lardaki bir konuşmasında
İttihatçıları tenkit eden sözlerini paylaşması tarihsel sürecin ilginç bir
yönüne işaret etmektedir.
İTTİHATÇI KARŞITLIĞININ KÖKENLERİ
Türkiye’nin
siyasal kültürü ve politik hafızasında İttihatçılar Osmanlı’nın yıkılmasıyla
özdeşleştirilmiştir. Bu özdeşleştirmede Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan
yoğun bir anti-ittihatçılık kampanyasının büyük etkisi vardır. Cumhuriyet
elitlerinin kendileri de en nihayetinde “eski İttihatçıdır”. Fakat bu elitler
ilk etapta başlatılan Kurtuluş mücadelesini, daha sonra kendilerini ve en
nihayetinde Cumhuriyet’i İttihatçılıktan ayrı kılma çabasında olmuştur. Onlar nazarında
İttihatçılar Osmanlı’nın yıkılışındaki başlıca suçlu olduğu gibi Türk halkının
20. yüzyıldaki makus talihinin de esas müsebbipleridir. İttihatçıları bu
şekilde öteki olarak konumlandırmak çeşitli vesilelerle hem eski İttihatçıların
siyaseten tasfiye edilmesi hem de İttihatçılığın müsemma kurumları olan Türk
Ocakları gibi derneklerin kapatılmasıyla kendini göstermiştir.
Elbette
Cumhuriyet’in ilk yıllarında öteki olarak konumlandırılan ve Cumhuriyet
elitleri için suçlu ilan edilmesi çok daha kolay olan bir diğer özne de
Osmanlı’dır. Türklerin Osmanlı hatta Selçuklu geçmişi büyük oranda devre dışı
bırakılarak eski Türk tarihine yönelinmesi Osmanlı’ya ilişkin bu yaklaşımın bir
sonucudur. Entelektüel planda Ziya Gökalp gibi isimler de Osmanlı’yı Türk kültürü/harsı
dairesine değil, medeniyet dairesine almak suretiyle bu politik söylemin
çerçevesini belirlemiştir. Kanımca Gökalp’in genç Cumhuriyet üzerindeki en
belirgin etkisi Osmanlı’nın konumlandırılmasıyla ilgilidir.
Cumhuriyet
döneminde Osmanlı’ya ilginin biraz ilmî ve renksiz bir şekilde başlaması ise
1939 yılında hazırlanan Tanzimat kitabı vesilesiyle olmuştur. Tanzimat
Fermanı’nın 100. yılına özel hazırlanan bu cilt ilk kez bir inceleme nesnesi
olarak ele alınsa da Osmanlı’ya yönelik ilgiyi tekrar gündeme getirmiştir.
1960 SONRASI ARAYIŞLAR
Osmanlı’nın
yoğun bir şekilde gündeme gelmesi ancak 1960 sonrasında olmuştur. 60’lı yıllar
Türkiye için bir arayış yıllarıdır. Bu arayışta sol ve sol-Kemalist çevreler
Türkiye’yi anlamak, “Türkiye’nin Düzeni’nin” geçmişte ne olduğunu ve gelecekte
de nereye evrilebileceğini anlamlandırmak için mecburi olarak Osmanlı’ya
yönelmek zorunda kalmıştır. İdris Küçükömer ve Doğan Avcıoğlu gibi isimler
Türkiye’nin düzenini sorguladıkları kitaplarını Balta Limanı (1838) anlaşmasıyla
başlatır. Ki sonraki yıllarda Balta Limanı da Avcıoğlu’nu “kesmemiş” ve
Avcıoğlu Türkiye’yi anlamak için Osmanlı’yı anlamak gerekir düşüncesiyle
“Osmanlı’nın Düzeni”ne yönelmiştir. Bu yönelişin sonucunda ise ortaya 5 ciltlik
Türklerin Tarihi adlı eser çıkmıştır. Benzer şekilde Niyazi Berkes Türkiye’deki
modernleşme çabalarını III. Selim öncesine taşır ve meselenin ilk kez matbaanın
Osmanlı’ya geldiği 1720’li yıllardan itibaren ele alınması gerektiğini
belirtir.
Diğer
yandan milliyetçi cenahtan da Osmanlı’ya dönük ilginin arttığı görülür.
Özellikle Osman Turan’ın Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Türkleri
Selçuklu ve Osmanlı mirası üzerinde yükselen imparatorluk kurucu bir millet
olarak tasvir eder. Fakat milliyetçi çevrelerde Osmanlı’yı etkili bir şekilde
gündeme getiren iki isim bilhassa önemlidir. Bunlardan biri Dündar Taşer diğeri
de Erol Güngör’dür. Dündar Taşer MHP’nin kuruluş sürecindeki rolü, Türkeş’le
yakınlığı ve Ülkü Ocaklarının kuruluşundaki misyonları itibarıyla etkili bir
figürdür. Taşer’deki Osmanlı imgesi ve imajı ise, Türkleri adeta Osmanlı’yla
özdeşleştirir. Osmanlı, Taşer nazarında, büyüktür, yücedir, millet olma ve
millet adına fedakârlık yapma ülkülerinin cisimleşmiş halidir.
Erol
Güngör ise daha çok sosyolojik devamlılık ve ortak kültür anlamında Osmanlı’yla
ilgilenir. Güngör için Osmanlı’nın en önemli yanı Türk milletini birleştiren
ortak bir kültür inşa edebilmiş olmasıdır ve 1970’lerde de tekrar modern bir
Türk kültürü kurmak Türk aydınının en önemli misyonudur. Güngör özellikle Ziya
Gökalp’i Osmanlı üzerinden eleştirir ve “hayattaki tek kusuru Osmanlı’yı yanlış
anlamasıdır” der bir yazısında…
YIKICI VE BOZGUNCU İMAJI
Milliyetçi
aydınlar resmî Osmanlı anlatısı dışına çıkmalarına karşın İttihatçılar
konusunda resmî anlatıyla ortak bir söyleme sahiptir. Erol Güngör bir başka
yazısında İttihatçılardan “Günümüzün Dev-Genç’i olan İttihatçılar” diye söz
eder. Dolayısıyla 1960 ve 1970’lerde milliyetçi telakki için İttihatçılar,
Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki “yıkıcı ve bozguncu” imajla örtüşür.
İttihatçıların
bu şekilde ele alınmasında 1970’lerin sosyo-kültürel yapısının da yoğun etkisi
vardır. Zira 1970’lerde milliyetçilik her türlü terör ve anarşiye, bozgunculuğa
karşı devletin bekasını savunmakla öne çıkmıştır. Bu bozgunculuk sol ve
sosyalizm adına yapıldığı için de Türk sağı doğal olarak anti-komünist bir
retorik benimsemiştir. İttihatçıların “yıkıcı ve bozguncu” imajı ile dönemin
sol örgütlerini özdeşleştirmek hem pratik hem de entelektüel anlamda kamuoyunda
karşılığı olabilecek bir söylemdir. Dolayısıyla 1970’lerin anti-İttihatçılığı
büyük oranda resmî anlatının tesirleri ve dönemin konjonktürel şartlarıyla
şekillenmiş bir söylemdir. Alpaslan Türkeş’in İttihatçıları eleştiren
sözlerinde bu dönemin etkisini görmek mümkündür.
Diğer
yandan 1980 sonrasında İttihatçılara ilişkin algı, en azından entelektüel
düzlemde, farklılaşmaya başlar. Resmî anlatının dışında İttihatçıların Millî
Mücadele’deki rolleri tekrar gündeme getirilir. Eric Jan Zürcher’in Milli
Mücadelede İttihatçılık kitabı bu alandaki en etkili metinlerden biridir.
ENVER PAŞA’NIN DÖNÜŞÜ
Benzer
şekilde, milliyetçi kamuda da İttihatçı algısının değişmeye başladığı
görülmektedir. Özellikle Türkiye Günlüğü çevresi ve Mustafa Çalık “Milliyetçi-İttihatçı”
telakkinin belki de kurucusudur. Çalık’ın Ermeni Tehciri’ni en üst perdeden
müdafaa eden söylemleri, çalışma ofisindeki yeri hiç değişmeyen Enver Paşa
tablosu, Sarıkamış Harekatı’nda Enver Paşa’yı suçlayan söylemlere karşı çıkması
onu tanıyanların aşina olduğu hususlardır. 1990’lar ve özellikle 2000’lerden
sonra ise ülkücülük ve İttihatçılık birbirinin mütemmim cüzü şeklinde
kodlanmaya başlanmıştır. 2008 yılında Nevzat Kösoğlu’nun Şehit Enver Paşa
kitabı ise bu formülasyonun adeta zirvesini teşkil eder. Günümüzde kendisini
milliyetçi-ülkücü addeden birisinin anti-İttihatçı olması nerdeyse düşünülemez
bir hâle gelmiştir.
Fakat
son günlerde öne çıkan husus Ülkücü-İttihatçı kaynaşmasının Enver Paşa’nın yanı
sıra Talat Paşa’yı da kapsamış olmasıdır. Zira milliyetçi camiada öne çıkan
kişi çoğunlukla Enver Paşa olmuştur. Hem dini vurgularının daha güçlü olması
hem de cephede at sırtında savaşırken şehit olması Enver Paşa’yı öne çıkaran
meziyetleridir. Diğer yandan Talat Paşa ise, her ne yaptıysa devletin bekası
için yaptığı gerekçesiyle öne çıkarılır. 15 Temmuz sonrasında milliyetçi
camianın devletin bekası söylemi etrafında bir siyasal pozisyon alması ve son
aylardaki bölgesel gelişmelerin toplum nezdindeki algısı da Talat Paşa’nın
meşruiyetini kuvvetlendirmişe benzemektedir.
En
nihayetinde ise şunu söylemek mümkün; İttihatçı şahsiyetler ve onların
yaptıkları gibi, Türk kamuoyunun İttihatçı algısının zamanla geçirdiği değişim
ve dönüşümleri de iyi analiz etmek gerekir. Tektipleştirici tavır alışlardan,
belli bağlamlarda dile getirilmiş birtakım söylemlerden genel bir anlatı
çıkmaz. Türkiye gibi siyasal ve entelektüel gündemin ve pozisyon alışların
hızla değiştiği bir siyasal kültürde genelleyici tutumlar bilhassa sakıncalıdır
ve gerçekliğe işaret etme kapasitesinden de bir o kadar uzaktır…
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.