İslam Hukuk Terimi Olarak Vakıf
İSLAM HUKUK TERİMİ OLARAK VAKIF
Fakihlerin
çoğunluğuna göre vakıf işleminin irade beyanı (sîga), vakfeden (vâkıf),
vakfedilen mal (mevkuf) ve vakıftan yararlananlar (mevkufün aleyh) şeklinde
dört unsuru vardır. Hanefî hukukçuları vakfın kurucu unsurunun sîga, diğer
unsurların sıhhat şartları olduğu görüşündedir. Sîgadan maksat vakfın
kuruluşuna açıkça yahut örfen delâlet eden ve hukuken muteber sayılan irade
beyanıdır. Vakıf, habs ve tesbîl kelimeleri bütün fakihlerce sarih irade
beyanı, sadaka gibi hem vakıf hem de başka mânaların kastedilmesi muhtemel
sözler ise kinayeli irade beyanı sayılır…
Vakıf malın geliri
ise bundan yararlananlar açısından bütün âlimlere göre zekâta tâbidir. Fıkıh
mezhepleri ve fakihlerin vakfın hukukî niteliği, kurucu unsurları, bağlayıcılık
kazanması ve vakfedilen malın mülkiyeti gibi hususlarda nisbeten farklı
kanaatler taşımaları sebebiyle vakıf tanımları da değişmektedir. Kur-an-ı
Kerim’de doğrudan vakfa işaret eden bir ifade bulunmamakla infak ayetleri ve
Peygamber Efendimizin(sav) hadisi şerifi vakfın meşruiyetinin delili olmuştur.
Hanefi fakihler (“De
ki: "Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hakka yönelen İbrahim'in dinine
uyun.”Al-i İmran, 95)ve Herkesin yöneldiği
bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi
bir araya getirir. Şüphesiz, Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter. Bakara
148)
ayetleri gibi iyilik yapmak, Allah rızası için insanlara malları ile yardımda
bulunmakla ilgili diğer pek çok ayeti delil göstererek vakıf kurumunun
Kur’an’ın ruhuna uygun olduğunu delil göstermişlerdir.
Ebû
Hanîfe’ye göre vakıf,
vakfedenin
mülk bir aynı mülkiyetinde tutarak menfaatini fakirlere veya bir hayır cihetine
tasadduk etmesidir.
Ebû
Yûsuf ve İmam Muhammed
vakfı, “menfaati
insanlara ait olmak üzere mülk bir aynı Allah’ın mülkü olarak temlik ve
temellükten ebediyen alıkoymak” şeklinde tanımlar. Ebû Hanîfe’ye göre vakıf işlemi
bir tür âriyet niteliğindedir ve vakfedilen malın mülkiyeti hükmen vakıf
yapanda kalmaktadır. İmâmeyn’e göre ise bunlar vakfedenin mülkiyetinden çıkıp
Allah’ın (kamunun) mülkü haline gelmektedir.
Hanefî
doktrininde ve Osmanlı uygulamasında doğurduğu sonuçlar bakımından daha çok
İmâmeyn’in tarifi benimsenmiştir. Şâfiî ve Hanbelî fakihlerinin vakıfla ilgili
tarifleri de İmâmeyn’in tarifine yakındır.
Mâlikî
fakihlerinin, “takdiren
de olsa mülkiyeti verende kalmak üzere bir şeyin menfaatinin var olduğu sürece
teberru edilmesi” biçimindeki
tanımı, vakfedilen malın mülkiyetinin sahibinde kalması bakımından Ebû
Hanîfe’nin tanımıyla paralellik gösterir. (Hacı
Mehmet Günay DİA)
İslam Hukukçularının
benimsediği tarife göre “vakıf;“bir
mülkün menfaatinin halka tahsis edilerek ayninin Allah’ın mülkü hükmünde olarak
temlik ve temellükten daimi olarak men edilmesidir”Bu bağlamda önemli olan
husus, vakfedilen mülkün Allah’ın mülkü olarak kabul edilerek, bu mülkün bir
başkasının ya da kişinin kendisinin mal varlığına geçirilmesinin sonsuza dek
durdurulması ve yasaklanması, sadece yararlarının Allah kullarına ilişkin
tutulmasıdır. BOZKUŞ, Ahsen ARIÖZ, Sosyal Yardım Uzmanlık Tezi, Ekim 2010 SSYD Genel
Müdürlüğü.
Konumuz olan İslami Vakıf kurumunun hem fiili uygulaması
hem de hukuki temeli Peygamber Efendimiz (sav) tarafından atılmıştır. İmam Muhammed’in talebesi Hassâf
(ö. 874) kitabında, Hz. Peygamber zamanındaki vakıf örneklerini sıralarken,
Vâkıdî’ye dayanarak verdiği misallerde, ilk vakf olarak Yahudi kabilesi
Nadîroğullarından Muhayrik isimli bir şahsın; “vefat edersem bütün mallarım Hz. Muhammed’e aittir, istediği yere
sarfetsin” sözünü örnek vermiştir. Bu adam, hicretin ikinci ayında vefat
ettiğinde, Hz. Peygamber bu vasiyete dayanarak, arazileri teslim almış, bir
rivayete göre Haşimoğullarına, diğer bir rivayete göre amme menfeatine
harcamıştır.
Ensâr arasında bu
araziler hakkında “Hz. Peygamber’in bıraktığı ilk
sadakalar bunlardır”
görüşü hakimdi. Bu olayı sadaka değil mülkiyeti devlete geçen ve devlet
başkanının tasarrufuna bırakılmış olan savâfî topraklar olarak değerlendiren
muhacirler ise İslâm’daki ilk “habs” yapanın Hz. Ömer olduğunu rivayet
etmişlerdir. (Fıkıh
literatüründe vakıf kurumunu ifade etmek üzere “habs, hubus, ahbâs, ihtibâs,
tahbîs, tesbîl, sebîl” gibi isimler kullanılmaktadır.)
Hz. Ömer (ö. 23/643) çok
sevdiği bir araziyi vakfedişini şöyle anlatır: "Allah'ın elçisine;
Hayber topraklarının taksimi sonucu, ömrümde sahip olmadığım güzel ve değerli
bir arazi bana isabet etti, bu konuda ne buyuruyorsunuz? dedim. Hz Peygamberde:
İstersen malın mülkiyetini elinde tut, semere ve gelirini ise yoksullara
tasadduk et" buyurdu. Hz. Ömer, arazisini; satılmamak, bağışlanmamak ve
mirasla da geçmemek üzere, yoksullara, yakın hısımlara, miskinlere, yolda
kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara ve azatlık anlaşması yapan kölelere
vakfetti. Mütevellinin de bundan örfe göre yiyebileceğini şart koştu. Bu konuda
bir vakıfnâme düzenleyerek kızı Hafsa'ya (ö. 41/244), sonra da nesline teslim ve
vasiyet etti. (Buharî, Vesâyâ, 22, 28, Eymân, 33; Müslim,
Vasiyye, 15, 16).
Rivayete göre Hz.
Ömer’in Allah yolunda savaşmak üzere topladığı 300 atı vakfetmiş ve bunu
atların uyluklarına yazdırmış ve vakfının yönetiminde bulunan kişinin örfe göre
gelirinden faydalanmasında sakınca görmemişti.
Hz. Osman’ın
vakfiyesine yazdırdığına göre, Hayber’deki mülkünü oğluna asla satılmamak ve
miras bırakılmamak şartıyla tasadduk etmiştir. Ebû Yusuf’un bu belgeyi vakıf
konusunda esas aldığı rivayet edilir.
Câbîr b. Abdullah’ın
rivayetine göre “Hz. Ömer hilâfeti sırasında
yaptığı sadakayı yazdırdığı esnada Muhâcir ve Ensâr’ı çağırarak buna onları
şahit tuttuğundan haberi her tarafa yayıldı. Öyle ki Ashâb’an gücü yetip de
malından bir kısmını habs etmek suretiyle sadaka yapmayan kimse bilmiyorum.”
Hz. Ömer’in
vakfiyesi daha sonra bazı kişiler tarafından suiistimal edilerek kadınlara
düşen miras paylarında haksızlık yapılınca bizzat Hz Aişe rahatsızlığını açıkça
dile getirmiştir. Emevi halifesi Ömer b. Abdülaziz, bu konuya ehemmiyet
vererek, evladiyelik vakıflarda kızların hakkını tekrar iade etme teşebbüsünde
bulunmuş ancak habs uygulamasına inandığını da söylemiştir.
Bu
döneme ilişkin en dikkat çeken husus, kağıdın henüz çok az ve kıymetli olduğu
bir dönemde vakıf tahsislerinin yazı ile tevsik edilmiş ve vakıf belgelerinin
tanzim edilmiş olmasıdır.
Ashab-ı kiramın pek çoğu
mallarını vakfetmişlerdir. Hâlid bin Velid'in (ö. 641) zırhını ve
savaş atlarını vakfetmesi (Buharî,
Cihad 89, Zekat, 49; Müslim,Zekat, 11; Ebu Davud, Zekât, 22) Hz.
Ali'nin (ö. 660) Yenbu'daki
bir arazisini ve çeşmesini vakfetmesi (Beyhâkî, Sünen, IV,160,161; Kübeysî, a.g.e., I,
101) ve Hz. Osman'ın (ö. 655) susuzluk
çekildiği bir sırada, Medineli bir Yahudi'den Rume kuyusunu satın alıp, suyunu ebedi
olarak topluma bağışlaması bunlar arasında sayılabilir (Müslim,
Şirb, 1; Tirmizî, Menâkıb, 18). Câbir bin
Abdillah'tan şöyle dediği nakledilmiştir:
"Ben Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve mülk sahibi olup da,
vakıf yapmamış bir kimse bilmiyorum" (İbn Kudame, el-Muğnî,
Mısır, 1970, IV, 4).
(Hamdi Döndüren mescere e kütüphane)
Mustafa Demirci Prof. Dr., Selçuk Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü; Vakıflar Dergisi 57 - Haziran 2022 12
Hacı Mehmet Günay DİA)
BOZKUŞ, Ahsen ARIÖZ, Sosyal Yardım Uzmanlık Tezi, Ekim 2010 SSYD Genel
Müdürlüğü.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.