Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

İslam Hukuk Terimi Olarak Vakıf

İSLAM HUKUK TERİMİ OLARAK VAKIF

 

Fakihlerin çoğunluğuna göre vakıf işleminin irade beyanı (sîga), vakfeden (vâkıf), vakfedilen mal (mevkuf) ve vakıftan yararlananlar (mevkufün aleyh) şeklinde dört unsuru vardır. Hanefî hukukçuları vakfın kurucu unsurunun sîga, diğer unsurların sıhhat şartları olduğu görüşündedir. Sîgadan maksat vakfın kuruluşuna açıkça yahut örfen delâlet eden ve hukuken muteber sayılan irade beyanıdır. Vakıf, habs ve tesbîl kelimeleri bütün fakihlerce sarih irade beyanı, sadaka gibi hem vakıf hem de başka mânaların kastedilmesi muhtemel sözler ise kinayeli irade beyanı sayılır…

Vakıf malın geliri ise bundan yararlananlar açısından bütün âlimlere göre zekâta tâbidir. Fıkıh mezhepleri ve fakihlerin vakfın hukukî niteliği, kurucu unsurları, bağlayıcılık kazanması ve vakfedilen malın mülkiyeti gibi hususlarda nisbeten farklı kanaatler taşımaları sebebiyle vakıf tanımları da değişmektedir. Kur-an-ı Kerim’de doğrudan vakfa işaret eden bir ifade bulunmamakla infak ayetleri ve Peygamber Efendimizin(sav) hadisi şerifi vakfın meşruiyetinin delili olmuştur. Hanefi fakihler  (“De ki: "Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hakka yönelen İbrahim'in dinine uyun.Al-i İmran, 95)ve Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter. Bakara 148) ayetleri gibi iyilik yapmak, Allah rızası için insanlara malları ile yardımda bulunmakla ilgili diğer pek çok ayeti delil göstererek vakıf kurumunun Kur’an’ın ruhuna uygun olduğunu delil göstermişlerdir.

Ebû Hanîfe’ye göre vakıf, vakfedenin mülk bir aynı mülkiyetinde tutarak menfaatini fakirlere veya bir hayır cihetine tasadduk etmesidir. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed vakfı, “menfaati insanlara ait olmak üzere mülk bir aynı Allah’ın mülkü olarak temlik ve temellükten ebediyen alıkoymak” şeklinde tanımlar. Ebû Hanîfe’ye göre vakıf işlemi bir tür âriyet niteliğindedir ve vakfedilen malın mülkiyeti hükmen vakıf yapanda kalmaktadır. İmâmeyn’e göre ise bunlar vakfedenin mülkiyetinden çıkıp Allah’ın (kamunun) mülkü haline gelmektedir.

Hanefî doktrininde ve Osmanlı uygulamasında doğurduğu sonuçlar bakımından daha çok İmâmeyn’in tarifi benimsenmiştir. Şâfiî ve Hanbelî fakihlerinin vakıfla ilgili tarifleri de İmâmeyn’in tarifine yakındır.

Mâlikî fakihlerinin, “takdiren de olsa mülkiyeti verende kalmak üzere bir şeyin menfaatinin var olduğu sürece teberru edilmesi” biçimindeki tanımı, vakfedilen malın mülkiyetinin sahibinde kalması bakımından Ebû Hanîfe’nin tanımıyla paralellik gösterir. (Hacı Mehmet Günay DİA)

İslam Hukukçularının benimsediği tarife göre “vakıf;“bir mülkün menfaatinin halka tahsis edilerek ayninin Allah’ın mülkü hükmünde olarak temlik ve temellükten daimi olarak men edilmesidir”Bu bağlamda önemli olan husus, vakfedilen mülkün Allah’ın mülkü olarak kabul edilerek, bu mülkün bir başkasının ya da kişinin kendisinin mal varlığına geçirilmesinin sonsuza dek durdurulması ve yasaklanması, sadece yararlarının Allah kullarına ilişkin tutulmasıdır. BOZKUŞ, Ahsen ARIÖZ, Sosyal Yardım Uzmanlık Tezi, Ekim 2010 SSYD Genel Müdürlüğü.

Konumuz olan İslami Vakıf kurumunun hem fiili uygulaması hem de hukuki temeli Peygamber Efendimiz (sav) tarafından atılmıştır. İmam Muhammed’in talebesi Hassâf (ö. 874) kitabında, Hz. Peygamber zamanındaki vakıf örneklerini sıralarken, Vâkıdî’ye dayanarak verdiği misallerde, ilk vakf olarak Yahudi kabilesi Nadîroğul­larından Muhayrik isimli bir şahsın; “vefat edersem bütün mallarım Hz. Muhammed’e aittir, istediği yere sarfetsin” sözünü örnek vermiştir. Bu adam, hicretin ikinci ayında vefat ettiğinde, Hz. Peygamber bu va­siyete dayanarak, arazileri teslim almış, bir rivayete göre Haşimoğullarına, diğer bir rivayete göre amme menfeatine harcamıştır.

Ensâr arasında bu araziler hakkında “Hz. Peygamber’in bıraktığı ilk sadakalar bunlardır” görüşü hakimdi. Bu olayı sadaka değil mülkiyeti devlete geçen ve devlet başkanının tasarrufuna bırakılmış olan savâfî topraklar olarak değerlendiren muhacirler ise İslâm’daki ilk “habs” yapanın Hz. Ömer olduğunu rivayet etmişlerdir. (Fıkıh literatüründe vakıf kurumunu ifade etmek üzere “habs, hubus, ahbâs, ihtibâs, tahbîs, tesbîl, sebîl” gibi isimler kullanılmaktadır.)

Hz. Ömer (ö. 23/643) çok sevdiği bir araziyi vakfedişini şöyle anlatır: "Allah'ın elçisine; Hayber topraklarının taksimi sonucu, ömrümde sahip olmadığım güzel ve değerli bir arazi bana isabet etti, bu konuda ne buyuruyorsunuz? dedim. Hz Peygamberde: İstersen malın mülkiyetini elinde tut, semere ve gelirini ise yoksullara tasadduk et" buyurdu. Hz. Ömer, arazisini; satılmamak, bağışlanmamak ve mirasla da geçmemek üzere, yoksullara, yakın hısımlara, miskinlere, yolda kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara ve azatlık anlaşması yapan kölelere vakfetti. Mütevellinin de bundan örfe göre yiyebileceğini şart koştu. Bu konuda bir vakıfnâme düzenleyerek kızı Hafsa'ya (ö. 41/244), sonra da nesline teslim ve vasiyet etti. (Buharî, Vesâyâ, 22, 28, Eymân, 33; Müslim, Vasiyye, 15, 16).

Rivayete göre Hz. Ömer’in Allah yolunda savaşmak üzere topladığı 300 atı vakfetmiş ve bunu atların uyluklarına yazdırmış ve vakfının yönetiminde bulunan kişinin örfe göre gelirinden faydalanmasında sakınca görmemişti.

Hz. Osman’ın vakfiyesine yazdırdığına göre, Hayber’deki mülkünü oğluna asla satılmamak ve miras bırakılmamak şartıyla tasadduk etmiştir. Ebû Yusuf’un bu belgeyi vakıf konusunda esas aldığı rivayet edilir.

Câbîr b. Abdullah’ın rivayetine göre “Hz. Ömer hilâfeti sırasında yaptığı sadakayı yazdırdığı esnada Muhâcir ve Ensâr’ı çağırarak buna onları şahit tuttuğundan haberi her tarafa yayıldı. Öyle ki Ashâb’an gücü yetip de malından bir kısmını habs etmek suretiyle sadaka yapmayan kimse bilmiyorum.”

Hz. Ömer’in vakfiyesi daha sonra bazı kişiler tarafından suiistimal edilerek kadınlara düşen miras paylarında haksızlık yapılınca bizzat Hz Aişe rahatsızlığını açıkça dile getirmiştir. Emevi halifesi Ömer b. Abdülaziz, bu konuya ehemmiyet vererek, evladiyelik vakıflarda kızların hakkını tekrar iade etme teşebbüsünde bulunmuş ancak habs uygulamasına inandığını da söylemiştir. 

Bu döneme ilişkin en dikkat çeken husus, kağıdın henüz çok az ve kıymetli olduğu bir dönemde vakıf tahsislerinin yazı ile tevsik edilmiş ve vakıf belgelerinin tanzim edilmiş olmasıdır. 

            Ashab-ı kiramın pek çoğu mallarını vakfetmişlerdir. Hâlid bin Velid'in (ö. 641) zırhını ve savaş atlarını vakfetmesi (Buharî, Cihad 89, Zekat, 49; Müslim,Zekat, 11; Ebu Davud, Zekât, 22) Hz. Ali'nin (ö. 660) Yenbu'daki bir arazisini ve çeşmesini vakfetmesi (Beyhâkî, Sünen, IV,160,161; Kübeysî, a.g.e., I, 101) ve Hz. Osman'ın (ö. 655) susuzluk çekildiği bir sırada, Medineli bir Yahudi'den Rume kuyusunu satın alıp, suyunu ebedi olarak topluma bağışlaması bunlar arasında sayılabilir (Müslim, Şirb, 1; Tirmizî, Menâkıb, 18). Câbir bin Abdillah'tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Ben Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan mal ve mülk sahibi olup da, vakıf yapmamış bir kimse bilmiyorum" (İbn Kudame, el-Muğnî, Mısır, 1970, IV, 4).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Hamdi Döndüren mescere e kütüphane)

Mustafa Demirci Prof. Dr., Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü; Vakıflar Dergisi 57 - Haziran 2022 12

Hacı Mehmet Günay DİA)

BOZKUŞ, Ahsen ARIÖZ, Sosyal Yardım Uzmanlık Tezi, Ekim 2010 SSYD Genel Müdürlüğü.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

İslam Hukuk Terimi Olarak Vakıf

Mustafa ESER Mustafa ESER