VAKIF VE MÜLKİYET

Vakıf denilince doğal olarak herkesin aklına ilk önce sadaka-i cariye (bina-arazi) gelmektedir. İslami vakıfların şartlarından birisi ve en önemlisi de mülkiyettir. Kişiler mülkiyetlerindeki arazileri akar (gelir getirici) olarak yazdırabilirler ve yine kendi mülklerine vakıf binalar yaptırabilirler. Günümüzde olduğu gibi her hangi bir arazi veya binanın mülk sayılması için matbu tapu (Temlikname) gerekir.

İslam öncesi dönemde insanlar arasında topluluk bilincinin kuvvetli olması sebebiyle kollektif mülkiyet görülürken bu bilincin zayıflamaya ve parçalanmaya başladığı yerlerde de kişisel mülkiyete doğru bir geçişin olduğu da görülmektedir. Bu durum İslamiyet’ten önce de, Araplar arasındaki mülkiyet sisteminin, kolektif mülkiyetten kişisel mülkiyete doğru değişmesi şeklinde gözlemlenmektedir. İslamiyet ise, yaratılış itibariyle mal ve mülk edinmeye eğilimi olan insana, bu yöndeki eğilimine uygun olarak, mülkiyet hakkını tanımıştır.

İslam hukukunda bir malın yararlanılması ve bir başkasına devredilebilmesi hakkına rakabe denilirken söz konusu maldan yararlanma hakkına ise intifa hakkı denmektedir. İslam hukukunda malik, herhangi bir mülkiyete konu olan şeyin niteliğine ve türüne göre, mülkiyet bir defa sabit olunca, her türlü hukuki tasarruf yetkisine sahip olmaktadır. Aynı zamanda özel mülkiyet, hem rakabeyi hem de menfaati içermektedir. Malik’in mülk üzerindeki tasarrufu süreklilik arz ederken malike; mülkiyet konusu eşya üzerinde oldukça geniş yetkiler sağlamakta, başkasının tasarrufu üzerine engel olma hakkı tanımaktadır.

İslam dinini kabul etmeden önce Eski Türk Bozkır kültürüne göre göçebe kabile otlakları ortak mülkiyet idi. Yani her boy/kabilenin otlak alanları kabilenin ortak kullanım alanıdır ve her bir bölge coğrafi olarak diğer boylara ait sürülerin otlak alanları ile sınırlıdır. En net ifadeyle ortak alanları modern anlamda “kamu malı” sayılır. Eski Türklerdeki bu mülkiyet sistemine Togan “ülüş sistemi” adı verilir ve geniş otlaklarda hisse/ülüşler söz konusudur. Kısaca toprak üzerindeki mülkiyet hisselidir… “Boyların işgal ettikleri topraklar ezelden kendi mülkleri sayıldığı halde, yeniden fetih olunan yerler, hükümdarın hususi mülkü sayılmıştır.

Batıya doğru süren hareket esnasında yeni kurulan devletler tarafından topraklar “kazanılmış” olduklarından Sultanın mülkü sayılmaktaydı. Selçuklu ve sonrasında Türk töresi gereği kumandanların fethettikleri topraklar fatihlere mülk olarak verilirken, sultanın başında olduğu ordunun fethettiği topraklar sultanın mülkü sayılıyordu. Fetihten sonra sultan, komutanlarına fetih arazilerden mülk ihsan ediyordu. Osmanlı devletinde, kuruluş döneminde ve Rumeli’ye geçişte uç beylerine bu tür uygulamalar yapıldığı gibi Anadolu’nun fethinde de Selçuklu sultanları tarafından böyle uygulamalar yapılmıştır. Mülk sahibi uç beyleri mülklerinde vergileri toplayıp devlet payını ödedikten sonra topraklarının tasarrufunda tek yetkili konumdaydılar. Sahiplerinin ölümleri halinde varislerine intikal ederken vakfedilen mülkler ise miras olmaktan çıktığı için vakıf arazisi olarak devam etmekteydi. Vakıf arazileri savaş durumunda el değiştirse bile Müslüman beylikler ve devletler vakıf arazilerine dokunmazlardı.  

 

Selçuklu Türkiyesi’nde toprak mülkiyeti ve mülkleşme

Anadolu Selçuklularında mülk ve vakıf arazilerin hukuki ve mülki statüsü hakkında Osman Turan’ın konuyla ilgili görüşleri şöyledir: “Büyük Selçuklular’da devletin idaresindeki memleketler Göktürk ve Karahanlı’larda olduğu gibi Selçuklu hanedanı mensuplarının müşterek malı sayılmış, Tuğrul Bey Sultan veya devletin başı edilmekle beraber, hanedana mensubiyet derecesine veya nüfuzuna göre Türkmen beyleri, hisselerine düşen memleketlerde idari ve siyasi bakımdan yarı istiklale sahip olmuş… hakimiyet sembollerine tasarruf etmişlerdir. Türkiye’de II. Kılıç Arslan zamanında devlettin hanedanın müşterek malı olduğu ananesine göre memleketin taksimi suretiyle tezahür eden bu hakimiyet telakkisi artık İslamiyetin mülkiyet ve ikta müesseseleri ile tevil edilmiş şeri temlik ve ikta muamelesi esasları dahilinde tescil edilmiştir. Selçuklu devrinde toprağa bağlı bir ordunun meydana çıkması, yani göçebelere arazi tevzi etmek suretiyle, askeri iktaların kurulması” söz konusudur. Turan buna ilaveten Büyük Selçuklularda tüm toprakların devlete ait olduğunu ifade eder ve devamla Büyük Selçuklularda da iktaların mutlaka miri arazi üzerinde olduğu fikri benimsenmiştir. Devlete ait topraklar ile sultana ait topraklar, hakikatte şahısların mülkiyetinde olan öşri ve haraci veya mülkiyeti devlete ait miri topraklardan başka bir şey değildir. Böylece durum netleştirilmeye çalışılırken daha da karışık bir hale gelir.  Mustafa Akdağ “Anadolu Selçuklu Hükümet’nin (ilk zamanlarda hükümetçikler), Malazgirt meydan muharebesini izleyen yıllarda, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun «uç beyliği» durumunda” olduğunu ifade eder. Bu duruma göre devlet fetihçi bir karakter taşımakta ve dayandığı ana siyasi müessese de askeri iktalardan ibaret bulunmaktadır. 

Cahen Anadolu Selçuklularında özel mülklerin bulunduğunu ve bunlar üzerinde sahiplerinin tam mülkiyet haklarını kullandıklarını ifade etmektedir. Bu sayededir ki bazı mülkler vakfa dönüştürülebilmiştir. Emir Sipehsalar Şemseddin Altun-Apa, vâkıf olarak bağışladığı mülkün, tamamen kendisinin malı olduğunu resmen bildirmektedir.

Turan ve Akdağ tüm toprakların devlet malı sayıldığını, özel mülklerin devlet tarafından verilen topraklardan oluştuğunu söylerken Cahen kısaca bu durumu kabul etmekle beraber uygulamada ve gerçekte faklılıklar bulunduğunu ve hem Türklere hem de yerli halka ait özel mülk statüsündeki toprakların da var olduğunu ifade etmekle yetinir… Denilebilir ki, nüfus baskısı sonucu yerlerinden hareket eden Oğuz boylarının, kendi beyleri idaresinde kazandıkları topraklar üzerinde fetih hukukundan doğan mülkiyet hakları vardır, tıpkı Sultanlık veya Hanlık merkezi tarafından atanan komutanların ele geçirdiği toprakların devlet mülkü addedilmesi gibi. Hukuk aynı mantıkla işlemekte ve merkezden bağımsız hareket eden Türkmen şefleri fethettikleri yerleri kendi mülkleri olarak görmekte ve yeri geldiği veya fırsat bulduklarında da bu beyler kendi devletlerini/teşkilatlarını kurmaktadır. Merkezkaç güçler üzerinde otorite kurmaya çalışan ve bunu zorla sağlayan merkezileşme eğilimli Beylik/Sultanlık, topraklar üzerinde ilk fetih hakkından dolayı mülkiyet iddiasını devam ettiren unsurlara karşı farklı uygulamalar geliştirmiştir.

XIV. yüzyılın başlarında Cuma namazı için izin konusunun görüşüldüğü bir sırada Osman Gazi’nin ağzından söyletilen şu sözler durumu açıkça ortaya koymaktadır: Bu şehri ben kendi kılıcımla aldım. Bunda sultanın ne dahli var ki ondan izi alayım? Ona sultanlık veren Allah bana da gaza ile hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendim dahi sancak kaldırıp kafirlerle uğraştım…(Aşıkpaşazade)

Yukarıda alıntıladığımız tespitlere göre Anadolu’da daha ilk fetihlerle birlikte farklı statüde çok sayıda mülk arazinin var olduğunu kabul etmek gerekir. Fethedilen şehirlerdeki merkez ve kırsaldaki taşınmaz ve tarım arazilerinden, ilk mülk statüsünü kazananların, bu statüye üç temel yoldan ulaştıkları görülür:

1. Fetihle kazanılan mülkler.

2. Anlaşma yoluyla teslim sırasında, yerli halkın elinde bırakılan mülkler.

3. Sultan’a ait topraklardan (ki sultan/bey/gazi sıfatıyla yine 1. maddedeki gibi fetihle elde edilmişlerdi), sultanın temlik yoluyla devrettiği mülkler.

 

Vakıf Araziler

 

Vakıflar klasik İslam kurumlarıdır ve şeriat’a uygun olmak zorundadırlar. Anadolu’daki uygulanmaları İslam kültürünün yaygınlaşması ve yerleşmenin kati hale gelmesinden sonra mümkün olmuştur. Anadolu’daki vakıf kuruluşları cami, medrese, hastane, kervansaray gibi dini ve kamusal hizmetler için kurulmuşlardır. Şartlar devam ettiği müddetçe vakfedilen yerler üzerinde bir daha özel kişi ya da resmi kuruluşların söz söyleme, müdahale etme yetkileri kalmamaktadır. Vakfeden, mülkünü süresiz olarak bağışlamaktadır.

Vakıflar Moğol döneminde daha da yaygınlaşmıştır. Moğol döneminde aileler, mallarını güvenceye almak ya da o zamana kadar kurumlar için devlet bütçesinden ayrılmış paraların, artık devlet bütçesinin de tehlikeye düşmesi sebebiyle, ekonomik devamlılığın sağlanmasını gözetmek için bir vakıf mülkü yönetimi altına girmelerinin daha uygun olacağını düşünmüşlerdir.

Anadolu’da vakıfların bir kısmı devlet mülkü üzerine de kurulmuştur. Anadolu’da bu türden vakıflar çoktur. Bunun başlıca sebebi ise kamu topraklarının çokluğu ya da tüm torakların kamuya ait addedilmesidir. 1216 yılında Ertokuş, yeni fethedilen Antalya’nın kuzeyinde Uluborlu’da yapılacak bazı kurumlar için bir kısım mülkleri vakfa dönüştürdüğünde, bunu, o mülklerin sahibi olarak değil de, bütün Güney Anadolu’nun özerk valisi olarak ve o bölgedeki devlet topraklarını kullanabilme yetkisine dayanarak yapmıştır.

Vakıf şekline dönüştürülen mülkler önceki niteliklerini aynen koruyorlardı. Eğer bunlar ziraat alanlarıysa, orada yaşayan köylüler, vakıf yönetimini altına girerler, önceden beri yerine getirdikleri yükümlülükleri devam ettirirlerdi.

Yukarıdaki örnekler, tarımsal arazilerden ve şehirlerdeki taşınmazlardan oluşan mülklerin niteliği, kimlerin elinde olduğu, sınırları ve komşu mülklerin niteliği hakkında ayrıntılı bir tablo sunmaktadır. Buna göre müslümanlar, gayrimüslimler, kadınlar da dahil herkesin mülkü bulunabilmektedir. Sahibi tarafından kurulan bir vakfa gelir sağlamak amacıyla vakfedilmiş olmalarına rağmen eski statüleri ve komşu mülklerin statülerine ait ifadeler, açıkça Selçuklu Türkiyesi’nde özel mülkler, vakıf mülker ve sultana ait mülkler konusunda kesin bir ayırım yapmamıza imkan vermektedir. Tarihi ve akli olan vaziyet böyledir.

 

 Selçuklu ve Beylikler Dönemi Türkiyesi’nde Mülk ve Vakıf Topraklar", Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemi Uygarlığıc C. I, (Editör: Ahmet Yaşar OCAK), Ankara, 2006, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. s. 253-359. Yunus KOÇ Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 

 

Osmanlı Devleti’nde Toprak Mülkiyeti

 

Toprak rejimini İslam Hukukuna göre düzenleyen Osmanlı devletinde de sahiplik durumuna göre mülkiyet çeşitleri özel mülkiyet, vakıf mülkiyeti, devlet mülkiyeti ve kamu mülkiyeti olmak üzere dört grupta incelenebilir.

 

Özel Mülkiyet

 

Özel mülkiyet anladığımız masındadır. Yani mülk şahıslara aittir. Osmanlı devletinde malik olma şöyleydi. Fethedilen bölgelerde kuram olarak tüm araziler sultanın mülkü idi. Yapılan tahrir (Osmanlı malî teşkilâtında vergi tesbiti amacıyla yapılan sayım.) gayri müslimlerin tapulu mülkleri vergi için kayıt edilir ama el konulmazdı. Tahrir sırasında araziler dört kısım olarak kaydedilirdi. Bütün tahrirlerde istisnasız olarak vakıf arazileri tespit edilirdi. Osmanlı devletinde özel mülkiyet bedeli karşılığında sahibinden satın alma veya Osmanlı sultanının ihsanı şekline olurdu.

 

Vakıf Mülkiyeti

 

Vakıf mülkiyeti, bir gayrimenkulden elde edilecek yararın insanlarda bırakılmak üzere, Allah’ın mülkü kılınmasıdır. Dini bir amaç taşıyan vakıf uygulamasının, hayır işlemek amacının yanında, malların devlet tarafından zorla alınmasına engel olunması isteği ve İslam miras hukuku ilkelerinin uygulanmasından kaçınmak arzusu amacıyla Müslüman ülkelerde oldukça yaygın bir şekilde var olmaktadır. Vakfın mülkiyetinin Allah’a ait olması, lehine vakıfta bulunulan şahısların vakfın aynında herhangi bir haklarının söz konusu olmaması ve bu şahısların tasarrufta da bulunamayacaklarını ifade etmektedir. Dolayısıyla, vakfedenin (vakıf), vakfedilen malla (mevkuf) zaten bir ilgisi kalmamakta ama vakıf mütevellilik vazifesiyle menfaat temin edebilmektedir.

 

Kamu Mülkiyeti

 

Kamu mülkiyeti, belirli kişilere veya gruplara değil, toplumun bütün fertlerine ait olan mülkiyet türüdür. İslam hukuk sisteminde genellikle yollar, akarsular, meydanlar, çarşı ve pazaryerleri, harman yerleri, mezarlıklar, meralar, yaylaklar, kışlaklar, çeşmeler, mabetler, hanlar, kervansaraylar, baltalıklar kamu mülkiyeti olarak kabul edilmektedir.

 

Devlet Mülkiyeti

 

Beytül mal (Devlet hazinesi) devlete ait malların muhafaza edildiği fiziki mekanı ve devlete ait taşınır taşınmaz malların bütününü ve bunların idare edildiği hukuki kurumu ifade eder. Genel olarak bakıldığında İslam hukuku anlayışı devlete, gelir dağılımında adaletin sağlanabilmesi hedefinin gerçekleştirilebilmesi için, bazı mallara sahip olması gerektiği görevini yüklemektedir.

 

Osmanlı Devleti’nin Toprak Sisteminin Değerlendirilmesi

 

Osmanlı Devleti’nde ekonomi devletin temel yapısını oluştururken zirai faaliyetler de ekonominin en temel unsuruydu. Osmanlı ekonomisi önceki Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi tımar sistemi üzerine inşa edilmişti. Tımar sistemi sayesinde tarımsal arazide devlet mülkiyeti esas kabul edilmiş ve önceden tespit edilen toprak büyüklüklerinin ve bütünlüklerinin bozulmamasına dikkat edilmiştir. Bu sayede teknolojiye ayak uydurulamamasına rağmen ülkedeki yüksek tarımsal üretim için gerekli ortam sağlanmıştır.

Osmanlı Devleti’nde özel mülk olan topraklar, fetihten önce özel mülk olup, fetihten sonra da özel mülk olarak kalan haraci ve öşri topraklardan, fethedilen topraklardan ganimet olarak gazilere dağıtılmış topraklardan ve devlete hizmeti geçmiş memur ve askerlere, padişahın hanımlarına ve kızlarına bağış olarak veya satış yoluyla temlik edilmiş olan topraklardan yani öşri, haraci ve miri olmak üzere üçe ayrılmıştır. Fetih sebebiyle sultanın mülkü sayılan topraklar şartlı (babadan oğula ırsi) olarak gayri Müslimlere kiraya veriliyordu. Müslüman beldelerdeki mülkiyete devlet dokunmuyor. Hazine arazilerinin sahibi oluyordu. Özel mülk toprak sahipleri mülklerini satmak, vakfetmek ve miras yoluyla eşine ve çocuklarına bırakma hakkına sahiptiler.

Esasen bir Balkan devleti olan Osmanlı devleti Anadolu’daki toprak rejiminin esası olan tımar sistemini değiştirmeden uygularken Rumeli’de benzer uygulamalar yaptı. Uç beylerinin savaş veya ahd-ü emanla (savaşsız, anlaşmayla)  fethettikleri toprakların bir kısmı Uç beylerine tımar mülk olarak verildi. (Mihaloğullarına Plevne, Tırnova, Ihtıman, Evrenos Bey’e Serez ve Vardar Yenicesi, Saruhanlı Paşa Yiğit Bey’e Üsküp, Turahan Bey’e Tırhala, Malkoçoğullarına Niğbolu ve Silistre vb.) Uç sancak beyleri bölgelerinde yarı bağımsız hareket ederlerdi. Vergileri toplar ve harcarlardı.  

Osmanlı döneminde yapılan tahrirlerde topraklar üç kısım olarak kayıt edilirdi. Gayri Müslimlerin tapulu mülklerine karışılmaz diğer topraklar Miri, tımar ve vakıf araziler olarak kaydedilirdi. Prensip olarak özel mülkiyete sıcak bakmayan Osmanlı yönetiminde vakıf kurulması şartıyla uç beylerine büyük temlikler yapıldı. (akıncılar bölümünde ayrıntılı açıklanacak)

Vakıf toprakları ise, geliri, dini amaçlara tahsis edilmiş topraklardır. Vakfın gelirinin tümünün ya da bir kısmının dini bir hizmete tahsisi edilmesi zorunludur. Bir kişinin bir malı vakfedebilmesi için, o kişinin o mala malik olması gerekmektedir. Malını vakfeden, vakfın işlerini ve gelirlerini yürütecek bir mütevelli görevlendirmektedir. Osmanlı Devleti’nde vakıflar, mülkiyeti tamamen vakıflara ait olmak üzere mülk arazi üzerine kurulabilmişlerdir. Bu araziler satılamamakta, rehnedilememekte ve haczedilememektedirler. Osmanlı döneminde vakıflar belli bir amaç edinmiş olan ve mülk topraklardan meydana gelen sahih vakıflar ile miri topraklardan belirli bir kısmının tasarruf hakkının ya da gelirinin, padişahın izni ile belli bir amaca tahsisinden meydana gelen gayri sahih vakıflar olarak ikiye ayrılmaktadır. Sahih vakıflar hakkında, Arazi Kanununun hükümleri uygulanmamakta, İslam fıkhı hükümleri uygulanmaktadır. Sahih vakıfların idaresi ile her türlü hukuki işlemleri, vakfın şartlarına göre, vakfın mütevellisi tarafından yürütülmektedir. 

Osmanlı toprak mülkiyeti sisteminin yapısı, diğer iktisadi sistemle de benzeşmemekte ve İslam Hukuku prensiplerine uygun olarak kendine özgü bir yapısı bulunmaktadır.

Konunun başında belirttiğimiz üzere vakıflar Osmanlı devletinden Cumhuriyet idaresine miras kaldı ve günümüzde vakfiyeli bütün eski vakıf eserlerin tevliyeti Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait. Günümüzde tevliyeti Vakıflar Genel Müdürlüğünde olan ve genel müdürlük tarafından denetim ve konrolündeki vakıfları iki kısımda incelemek mümkündür.

1-     Osmanlı ve öncesi kurulan vakıflar,

2-     Cumhuriyet dönemi vakıflar.

1. Osmanlı ve öncesi kurulan vakıfları da kendi içinde iki sınıfta inceleyebiliriz.

1-a Menkul (Taşınır) vakıflar.

Menkul, bir yerden başka bir yere taşınması mümkün olan şeydir.(Para, kumaş, silah, at vs.)  Menkul vakıfar İslam tarihinde çok tartışılan vakıf türüdür. Osmanlı dönemine kadar Nükud vakfı uygulaması olmamasına rağmen tartışması sürmüştür. Esasında Para vakıfları Osmanlı döneminde ortaya çıkan vakıflardır.

1-b Gayrimenkul (Taşınmaz) vakıflar.

Gayrimenkul, başka yere taşınması mümkün olmayan mal ve mülktür. İslam Hukuku’nde temel kural olan süreklilik için vakfedilen şeyin gayrimenkul olmasıyla mümkündür.

2-   Yararlanma Biçimleri Bakımından Vakıflar.

2-a Aynından Yararlanılan (Hayrî) Vakıflar

Müessesat-ı hayriyye olarak adlandırılan bu vakıflar;

1-    Mâbed, kütüphane, misafirhane, çeşme, kuyu, köprü, ribât ve umumi mezarlık gibi herkesin faydalanabileceği müeseseler,

2-     İmaret, hastane ve dulhâne gibi sadece fakirlerin yararlanabileceği hayrî müesseseler. İslâm dünyasının hemen hemen pek çok yerinde bulunan mescitler, camiler, mektepler, medreseler, imaretler, tekkeler, hankâhlar, zaviyeler, kütüphaneler, misairhaneler, hastahaneler, çeşmeler, sebiller, hamamlar, kabristanlar, yollar, köprüler, kervansaraylar vb. eserler sundukları hizmetlerle birlikte genel olarak hayrat olarak isimlendirilir.

 2-b- Gelir Sağlamak İçin Kurulan Vakıflar

Kendilerinden doğrudan doğruya değil, gelirleri sayesinde yararlanılan vakıflardır. Gelirinden yararlanılan arazi, bağ bahçe ve maden ocağı gibi vakıf gayrimenkullere “müstegallât”; üstü kapalı iş hanı, çarşı ve ev gibi akarlara da “müsakkafât” denilmektedir.  Osmanlı uygulamasında bu vakıflar “icâre-i vâhideli, icâreteynli, mukâtaalı ve icâre-i vâhide-i kadîmeli” şeklinde dört farklı şekilde değerlendirilirdi.

3- Zürrî (Aile veya Ehlî) Vakıflar

Bu vakıf türünde tevliyet ve bütün gelirlerini vakfın kendisine tahsis eder. Zürri vakıflarda vâkıf, vakıf gelirinin tamamını ölümünden sonra ailesine ve nesline tahsis edilmesini şart koşmaktadır. Vakıfın nesli sona erince, vakfın gelirleri kamu müesseselerine, fakirlere ve ya kimi zaman Mekke ve Medine sâkinlerine gitmektedir. Zürri vakıfların bir türü de yarı zürri vakıflardır. Burada da vâkıf gelirinin bir kısmı hayrat’a harcanırken gale(gelir fazlasını kendisine veya evladına tahsis edebilmektedir. Bu tahsis şartlmı veya şartsız olabilir. Bu durumun vakfiye de belirtilmesi şarttır.

4. Avârız Vakıfları

Bir köy veya mahalle halkının ödemekte zorlandıkları avârız vergisi, kürekçi bedeli ve diğer ihtiyaçlarına sarfedilmek üzere kurulmuş olan akar ve para vakfına denilmektedir. avârız vakfı denilmektedir. Osmanlı döneminde avarız vergileri başlangıçta cüz’i ve d-rutin değilken, ekonomik durumun bozulması sebebiyle artan miktarlarda ve rutin olarak toplanmaya başlanınca bu vergileri ödemekte güçlük çeken fakir halka, akar veya para olarak tahsis edilen vakıflardan yardım edilirdi. İlerleyen zamanda bu vakıfların gelirlerinin de köy veya mahalle heyetleri kararıyla uygun yerlere sarf edilme usulü getirildi. Böylece avarız vakıflarının gelirleri yangın, deprem, su baskını, salgın hastalık gibi afetlerle, fakir, dul ve yetimlerin ihtiyaçlarına, kimsesiz kızların evlendirilmesine, sahipsiz cenazelerin masraflarının karşılanmasına ve iş hayatına atılanların sermaye ihtiyacına sarf edilme, su yolu, kaldırım, sıbyan mektebi tamiri gibi kamu hizmetleri için kullanılmaya başlandı.

5- Mülkiyetleri Bakımından Vakıflar

a. Sahih Vakıflar (Vakf-ı Sahih)

Bir kimsenin sahip olduğu menkul ve gayrimenkul bir mülkün tamamını veya bir bölümünü, Allah’ın rızasını kazanabilmek için bir hayır yönüne vakfetmesi ve bu mala tüzel kişilik kazandırması ile oluşan vakfa, sahih vakıf denilmektedir. Sahih olan vakıfların alanını, mülk arazi veya diğer mülk menkul ve gayrimenkul mallar teşkil eder. Vakıf kendi mülkünü vakfetmektedir.

b. Sahih Olmayan (Gayr-i Sahih/İrsadi) Vakıflar

Devlete ait (mirî) bir arazinin, sınırları belirli bir bölümünün devlet başkanı veya onun temsilcisi tarafından bir hayır yönüne vakfedilmesiyle oluşan vakfa, sahih olmayan (gayr-i sahih) vakıf denir (Döndüren, 1988: 81). Gayr-i sahih vakıflara “irsâdî vakıflar” yahut “tahsisat kabilinden vakıflar” da denilmektedir. Gayri sahih vakıfta arazinin çıplak mülkiyeti devlette kalırken, geliri hayır işine tahsus edilir. Hukuken geçerli olan bu vakıf daima devlet tarafından yapılır. Âşar ve rüsumun bir vakfa tahsisi halinde de devlet mülk arazideki bu hakkını vakfa devreder. Aşar ve rüsum toplama hakkı vakfa geçerken arazinin mülkiyeti devlete aittir.

Gayr-i sahih vakıflar tahsisine göre üçe ayrılır.

a. Kuru mülkiyeti ve tasarruf hakkı devletin elinde bulunan irsâdî vakıf. Burada devlet yalnız arazinin vergi ya da öşür gelirini bir hayır yönüne vakıf ve tahsis eder.

b. Şahsa yalnız tasarruf hakkı verilen irsâdî vakıf. Burada lehine tahsis yapılan kimse araziyi işletir, arazinin öşür vergisini devlete öder.

c. Hem tasarruf hakkı hem de öşür vergisi ile diğer vergilerin cami, medrese, yol gibi bir hayrî cihete vakfeder.

Bu üç kısımdan yalnız birinci kısımda arazi kanunları hükümleri uygulanır. Diğer iki kısımda, tasarruf hakkı vakfa ait olduğundan, ferağ ve intikal gibi arazi kanunu hükümleri uygulanmaz. Bunların tasarruf şartları vakfiyelerinde belirtilmiştir. Bu tür vakıflar, sahih vakıf hükmünde kabul edilir.

6. İdareleri Bakımından Vakıflar

1. Mazbut Vakıflar

Mazbut kelime anlamı itibarıyla zabt edilmiş, el konulmuş anlamında olup, hukukî literatürde, ayrı ayrı tüzel kişiliğe sahip olmakla birlikte, geçmişte Evkâf Nezâreti, Cumhuriyet döneminde Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından idare olunan vakıflara verilen isimdir. Mütevellileri sona ermiş, vakfın yok olmaması ve gayesinin tahakkuku için devlet tarafından ele alınmış vakıf anlamına gelir.

Mazbut vakıflar,

1-    Selâtin Vakıfları; Bu vakıflar, sultanlar ve hanedan mensupları tarafından kurulmuş olup, Nezâret öncesinde, sultan veya onun adına, Darüssaade Ağası gibi memurları tarafından idare edilmekteydi. Nezâret’le birlikte bu vakıfların mütevelliliği Nezâret’e devredilmiştir.  Bu nezârete, Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti denilmesi de, mütevelliliği sultanlara ait bu vakıflar nedeniyledir.

2-     Mütevellisinin nesli kesilen ya da kuruluşunda mütevelli tayin edilmeyen vakıflar; Vakfiyede belirlenen mütevellinin neslinin kesilmesi durumunda tevliyetle ilgili herhangi bir şart belirlenmemişse, vakfın idaresi devlete geçer veya vakfiyede hiç mütevelli belirlenmemişse vakıf kurulduğu andan itibaren mazbut vakıf kabul edilir ve vakfa mütevelli tayin edilir.  Mütevellisiz kalan her vakıf Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından zabtedilir. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün hangi vakıfların mütevellisiz kaldığını sürekli şekilde takip etmesi gerekmektedir.

3-    İdaresi zabtedilen vakıflar: vakfiyeleri gereğince mütevellisi olmakla beraber kendilerine belirli bir maaş tahsis edilerek, vakıf işlerine müdahale ettirilmeyip, Evkâf Nezâreti tarafından idaresi zabtolunan vakıflardır. (Hukuken mütevellisi olan bir vakfı zabtetmek uygun değildir.

2. Mazbut Olmayan (Gayr-i Mazbut) Vakıflar

    1.  Mülhak Vakıflar

Osmanlı döneminde, Evkâf-ı Hümâyûn Nâzırı’nın konrol ve denetiminde kendi mütevellileri tarafından idare olunan vakıflardır. Mülhak vakıfların ekserisinin nezâretleri yani denetimleri, Nezâret öncesinde vâkıfları (kurucuları)  tarafından Sadaret, Meşihat, Darüssaade Ağalığı, Kazaskerlik, Fetva Emaneti, İstanbul ve Bilâd-ı Selâse kadılıkları gibi yüksek mevkilerdeki görevlilerin uhdesine bırakılmışken, Evkâf-ı Hümâyûn Nezâret’nin kurulması ile bu kuruma devredilmiştir.          

Günümüzde kendi mütevellileri tarafından idare olunan bu vakıfların, denetim ve kontrolü Vakıflar Genel Müdürlüğü uhdesindedir.

Müstesna Vakıflar

Müstesna vakıflar kendi mütevellileri tarafından idare edilmekle birlikte,  Vakıflar İdaresi’nin teftiş ve kontrolüne tâbi değillerdir. Bu vakıflar Eizze-i Kirâm ve Guzât vakıfları olmak üzere ikiye ayrılır. Eizze vakıfları; meşhur mutasavvıf ve alimlerin kurdukları veya sevenleri tarafından kurulan vakıflardır. (Abdülkadir Geylânî, Hacı Bektaş Veli ve Hacı Bayram Veli gibi) Guzat vakıfları ise; Osmanlı döneminin meşhur gâzileri ve akıncı beyleri tarafından kurulmuş vakıflardır. (Gazi Evrenos Bey ve Mihaloğlu Gazi Ali Bey vakıfları) Bu vakıflara, gerek tevliyet gerekse nezaret noktasından hiçbir şekilde müdahale söz konusu değildir (Bu vakıflar günümüzde bulunmamaktadır.)

Kiraya Verilme Şekilleri Bakımından Vakıflar

(İcâre; İslam hukukunda hem gayr-i menkul ve menkul eşyanın kullanımını konu alan kira akdi, hem de insanın çalışmasını konu alan iş akdi için kullanılan hukukî bir terim.)

İcâre-i Vâhideli Vakıflar

İslam hukukunda vakıf gayrimenkullerin kısa süreli ve bir defaya mahsus kiraya verilmesi işlemidir. İcâre-i vâhideli vakıfta, kiralama süresi çoğunlukla bir veya üç yıl ile sınırlandırılırdı. İcâre-i vâhide usulünde, kiracının mal üzerinde hakları kısıtlıydı. Genel itibariyle icâre-i vâhideli vakıflar tedavül ve intikal özelliğini taşımayan, normal kira akdiyle kiraya verilen vakıflardır.

İcâre-i Vâhide-i Kadîmeli Vakıflar

İcâre-i Vâhide-i Kadîmeli Vakıf kiracının vefatı ile vakıf akarın, kira müddeti sonunda belirlenen ücreti vermek şartıyla, eski müste'cire yani kiracıya ve onun ölümünde de mirasçılarına intikal etmesidir. Yani kira akdinde süreklilik vardır. Böylece, icâre-i vâhide olarak başlayan kiralama usulü, şerʻî uygulamalara da aykırı olarak sürekli hale dönüşmüştür.

İcâreteynli Vakıflar

İcareteyn kavramı çift kira anlamında olup, kira sözleşmesindeki kira bedelinin bir kısmının

peşin (muaccel) bir kısmının da vadeli (müeccel) olmasını ifade eder. Vakıf hukukunda, vakıf bir akarın gerçek kıymetine yakın veya eşit peşin kira bedeli (icâre-i muaccele) ve buna ilave olarak her ay yahut yıl sonunda ödenecek veresiye kira bedeli (icâre-i müeccele) karşılığında kiraya verilme uygulamasına denilir. Böyle çift kira bedeli ile kiraya verilen vakıf akarlar icâreteynli vakıflar olarak adlandırılır. İcâreteynde vakıf taşınmazın rakabesi (çıplak mülkiyeti) üzerindeki binalar ve ağaçlar da dâhil olmak üzere vakıf tarafına aittir. Kiracının mülkiyet konusunda herhangi bir hakkı bulunmaz yalnızca tasarruf eder.

Bu haliyle Osmanlı döneminde icâreteyn, vakıf mülkün kayd-ı (hayat boyu) şartıyla tasarrufu, evlada intikali ve başkasına ferağ etme gibi haklarla, vakfa bir miktar muaccele ve her yıl belirli bir müeccele ödeme karşılığında mutasarrıfına devredilmesi şeklinde yaygın bir uygulama alanı bulmuştur.

Mukâtaalı Vakıflar

Mukâtaa, mülkiyeti devlete veya vakıflara ait yerlerin belli durumlarda özel şahıs yahut kurumlara kiralanması anlamına gelmekte ve buralar için ödenen kira bedeline de “mukâtaa-i zemin”, “icâre-i zemin” ve kısaca “mukâtaalı” denilmektedir. Mukâtaalı vakıf gayrimenkuller uzun süreli bir kiralama akdi ile vakıf arsa ya da arazi üzerine bina yapılmasına, ağaç dikilmesine izin verilen vakıf türüdür. Bu vakıf türünde uzun süreli bir kiralama akdi ile tasarrufuna aldığı vakıf arsanın veya arazinin üzerine, şahsına ait bina yapmak veya ağaç dikmek isteyen kimseye kiralanması, vakıf yerlerin ağaçlarıyla birlikte kiraya verilmesi veya vakıf veya mirî arazinin ziraat için kullanılması şeklindedir


OSMANLI DEVLETİ’NDE TOPRAK MÜLKİYETİNİN İKTİSADİ SİSTEMLER AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

Haydar KARADAĞ  Yrd. Doç. Dr. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, İktisat Bölümü, Zihni Derin Yerleşkesi, Merkez/Rize.

Mustafa ŞİT Yrd. Doç. Dr., Harran Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği Yüksekokulu, Seyahat İşletmeciliği Bölümü, Osmanbey Kampüsü/Şanlıurfa.

Hüseyin Çınar Miyase Koyuncu Kaya Vakıflar Kaynakçası Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınları Ankara 2015

( Vakıf Ve Müllkiyet Selçuklu Osmanlı başlıklı yazı Mustafa ESER tarafından 31.07.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu