SELÇUKLULAR
DÖNEMİ
Vakıf
geleneksel olarak Türk-İslam devletlerinde devletlerin teşvik ve destek
verdikleri kurumlar olarak her zaman varlardı. Osmanlı devleti kendinden önceki
Anadolu Selçukluların, Anadolu Selçukluları da selefi Büyük Selçukluların
kültürel miraslarını geliştirerek devam ettirdiler. O halde Büyük Selçukluların
vakıf hizmetlerine kısaca göz atmakta mutlaka fayda vardır.
Osman
Turan Selçuklular tarihi ve Türk İslam Medeniyeti isimli
eserinde Selçukluların ve Atabeglerin vakıf hizmetlerini bizlere aktarıyor:
Osman Turan’ın Selçuklu vakıflarıyla ilgili yazısı konumuz için çok önemlidir.
Çünkü Selçuklu devletinin takip ettiği vakıf felsefesi hiçbir değişikliğe
uğramadan Türkiye Selçukluları ve Osmanevleti tarafından aynı zihniyetle
uygulanmaya devam etti.
Kurulan vakıflar tamamen ve
ücretsiz kamu hizmetine sunuldu. Devlet’te vakıf hizmetlerini her zaman teşvik
etti ve destekledi. Osmanlı Devleti kendisinden önceki vakıflara dokunmadı.
Vakıf mülkleri üzerinde mülkiyet iddia etmedi. Selçuklu tarihinde Atabeyler
denilen bir dönem vardır. Şehzade öğretmenlerine verilen bir Unvan olan
Atabey’ler devletin düşüşe geçtiği dönemde yarı bağımsız bir idarenin adıdır
aynı zamanda. Anadolu Selçukluları’da bir nevi Atabeylik gibi düşünülebilirse
de ben bağımsız bir devlet olarak detaylandırdım.
Oğuzlar’ın Kınık boyuna
mensup olan hanedan adını Oğuz Devleti’nin ordu kumandanı Selçuk Bey’den
alır. Tuğrul Bey ile Çağrı Bey’in
Horasan’a geçmesiyle Selçuklu Devleti’nin temelleri atılmış oldu. Kendilerine
bir tür özerklik tanınan Selçuklular bunun karşılığında Gazneli sultanına tâbi
olacak ve içlerinden biri devlet merkezi Gazne’de oturacaktı.
Dandanakan zaferinin ardından Tuğrul Bey, Büyük Selçuklu
Devleti’nin ilk hükümdarı oldu (1040-1063). Bir rivayete göre Ağustos-Eylül
1059’da, diğer bir rivayete göre Mart-Nisan 1060’da yetmiş yaşlarında vefat
eden Çağrı Bey büyük bir kumandan, dirayetli bir siyaset adamıydı. Muharrem
448’de (Nisan 1056) halife ile Çağrı Bey’in kızı Hatice’nin nikahları kıyıldı. Ocak
1058’de halife yapılan bir törende Tuğrul Bey’e yedi siyah hilat giydirdi; bu,
cihan hükümdarlığının Selçuklu hükümdarına tevcihi demekti. Tuğrul Bey, Halife
Kaim-Billah’ın kızı Seyyide Hatun ile Ağustos 1062’de nikâhlandı, ancak düğün
ertesi yıl yapılabildi. (Şubat 1063). Sultan aynı yıl Rey’de vefat etti (4
Eylül 1063). Tuğrul Bey âdil, şefkatli, dürüst, cömert ve dindar bir
hükümdardı.
Büyük Selçuklu Devletinin en meşhur hükümdarı Alparslan
27 Nisan 1064 tarihinde halife tarafından Doğu Anadolu’da bulunan Anadolu ve
Gürcistan’daki ‘tek sultan ilan edildi.
Sultan Alparslan 26 Ağustos 1071’de Bizans ordusunu ağır
bir yenilgiye uğratarak Anadolu’nun Türkler tarafından fethini sağladı ve
burası Oğuz Türkleri’nin yurdu oldu. Alparslan’dan
sonra hükümdar olan oğlu Melikşah dönemi Selçuklu Devleti’nin sınırlarının en
geniş olduğu devirdir. Melikşah devri Müslüman ve gayri müslim tarihçiler
tarafından bir adalet devri olarak nitelendirilir. Urfalı Ermeni tarihçisi
Mateos onun ölümünün bütün dünyayı mateme boğduğunu söylemektedir.
Yirmi yılı meliklik olmak üzere altmış yıla yakın hüküm
süren Sencer, hükümdarlığının son yıllarında kendi öz kavmi Oğuzlar’ı
cezalandırmak isterken yenilgiye uğrayıp Nisan 1153’de onların elinde üç yıl
esir kaldı. Ekim-Kasım 1156’da esaretten kurtulduktan kısa bir süre sonra öldü
(26 Nisan veya 6 Mayıs 1157). Sencer’in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti tarih
sahnesinden çekilmiş oldu. Hamdullah
el-Müstevfî, İslam hanedanından her birinin birkaç ayıba bulaşmış olduğunu,
Selçuklular’ın ise bütün bu ayıplardan uzak bulunduğunu ifade ettikten sonra
onların temiz inançlı, hayır sahibi ve halka karşı şefkatli olduklarını söyl
Vergilerin bir kısmıyla ülke imar edilmiş, büyük vakıf ve
hayır eserleri kurulmuştur. Yakut el-Hamevî, Sultan Sencer’in Merv’de inşa
ettirdiği, içerisinde sultanın türbesinin yanı sıra pek çok imaretin yer aldığı
büyük bir külliyeden bahsetmektedir. İlk Selçuklu hastahanesi Nizâmülmülk
zamanında Nişabur'da açılmış, bunu başka hastahaneler takip etmiştir. Selçuklu
sultanları, hatunlar ve önemli devlet adamları pek çok hastahane inşa
ettirmiştir. Bu dönemde darüşşifaların yanı sıra ordu bünyesinde seyyar
hastahaneler kurulmuştur
Eğitim faaliyetleri şehirlerde hızla yayılan medreselerde
yürütülmekteydi. Merv, Nişabur Bağdat, İsfahan, Rey gibi şehirlerde çok sayıda
medrese ve büyük kütüphane mevcuttu. Yâkūt el-Hamevî, Merv’de on büyük
kütüphanenin olduğunu, dünyada bir eşi görülmeyen bu kütüphanelerden 200 cilt
kadar kitabın okunmak üzere eve götürülebildiğini kaydetmektedir. Ayrıca
Selçuklu sultanlarının saraylarında özel kütüphanelerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.
Türkler’in
büyük çoğunluğu gibi Selçuklu sultanları da Sünniliğin Hanefi yorumunu tercih
etmişler ve bu konuda son derece titiz davranmışlardır. Tuğrul Bey’in
Nişabur’da inşa ettirdiği medreseden sonra Sultan Alparslan, Bağdat’ta Ebu
Hanife’nin kabrinin yanında Hanefiler için bir medrese yaptırmıştır.
Selçuklular döneminde açılan medreselerde dinî ilimlerin
yanı sıra edebiyat, riyâziye, astronomi ve felsefe okutulmuş, Ebu İshak
eş-Şirâzi Cüveynî, Gazzâlî ve Fahreddin er-Râzî gibi din alimleri yanında diğer
ilimlerde de söz sahibi âlimler yetişmiştir. Selçuklular dönemi fen bilimleri
alanında da önemli başarıların elde edildiği bir devirdir. Selçuklular devrinde
tıp sahasında da önemli gelişmeler olmuştur. Sultan Alparslan zamanında yeni hastahaneler
açılmış, Sabur b. Sehl ve İbnü’t-Tilmiz gibi ünlü hekimler burada hizmet
vermiştir. Eczacılık, kimya, botanik ve biyoloji gibi fen bilimleri yanında
mimarlık ve güzel sanatlar konusunda da Selçuklular devrinde önemli başarılara
tanık olunmaktadır.
Horasan sufiliğinin görüşlerini temsil eden Muhammed b.
Hüseyin es-Sülemî, hocası Nasrâbâdî’nin, “Tasavvufun aslı Kitap ve Sünnet’e
dört elle sarılmaktır” şeklindeki görüşünü devam ettirerek Selçuklular
döneminin önemli âlim ve sûfîsi Abdülkerîm el-Kuşeyrî’yi etkilemiştir. Selçuklular devrinde ülkenin çeşitli
yerlerinde zâviye ve hankahlar inşa edilerek sûfîlerin hizmetine verilmiştir.
Aynı amaç için kullanılan ribâtlar, sûfîlerin barınma ve eğitim merkezleri olmanın
yanında seyahat eden âlimler ve talebeler için konaklama mekânları görevini de
sürdürmüştür. Selçuklular döneminde inşa edilenlerle birlikte sûfîlere ait
ribâtların sayıları artmıştır. Sadece Sultan Melikşah devri ve sonrasında
yapılan ribâtların sayısı otuz beş civarındadır.
Selçuklular’ın
vakıf hizmetleriyle ilgili olarak meşhur tarihçilerimizden, Osman Turan’dan bir
alıntı yapmak algımızdaki Selçuklu vakıflarını daha da
belirginleştirecektir. (”…Selçukluların ve onlardan doğan devletlerin
medeniyet tarihinde en büyük hizmetleri şüphesiz Tuğrul beg’den itibaren İslam
dünyasının her tarafını cami, medrese, kütüphane, tıp mektebi, hastane, imaret,
zaviye ve kervansaraylar ile doldurmaları, bu müesseseleri büyük vakıflar
yapmaları idi. Filhakika, bir ilim ocağı olarak, medreselerin devlet eliyle
teşkilatlanması, tahsilin vakıf suretiyle meccani olması ve İslam dünyasına
yayılması Selçukluların eseridir. Bu arada Büveyhi veziri Şapur bin Ardaşir
tarafından 993 te kurulan ve eski ilimlere ait 10.400 cildi ihtiva eden çok
mühim bir kütüphane de yandı. Kurtulan kitapların bir kısmını Selçuk veziri
Amid ul Mülk aldı. Muhammed b. Hilal al Şabi’de ilmin yok olacağı endişesi ile
1000 ciltlik vakıf bir kütüphane kurdu…
Tuğrul Beg zamanında zamanın
da başlamak, fakat daha ziyade Alp Arslan ve Melik-şah zamanında genişlemek
üzere İslam dünyasını medrese ve zaviyelerle doldurur, alimlere ve şeyhlere
vakıflar ve maaşlar tahsis edilirken sultanlar mefkurelerinin icabını yapıyor,
askeri kuvvet yanında bir fikir ve mefkure ordusu vücuda getirerek
hakimiyetlerinin manevi temellerini kuruyorlardı.
İlk Selçuk medresesi Tuğrul
beg zamanında Nişabur’da yapılmış, Alp Arslan’ın da 1067 de Bağdad’da
yaptırdığı Nizamiye medresesi her sınıf insanın bulunduğu bir merasimle
açılmıştır. İslam dünyasının diğer şehirlerine de teşmil eden bu medreseler ilk
defa vakıflarla yaşayarak tahsili meccanileştiriyor, müderrislere ve talebeye
maaşlar bağlanıyordu…
Bir Batıni fedaisi tarafından
şehid edilen Nizamülmülk’ün tabutu Isfahan’a götürülerek vakıf eylediği
medresesinde defnolundu. …Ölümünden 63 yıl sonra 1219’da Merv’i ziyaret eden
Yakut Selçuk satvetinin bu büyük abidesini tasvir ederken “Azametli yeşil
kubbesinin bir günlük mesafeden göründüğünü, pencerelerinin Ulu Cami’e doğru
baktığını, türbeye, türbedarına ve Kur’an okuyucularına vakıflar yapıldığını
söyler.
… Sultan Sancar ilme, edebiyata, sanata ve imar
işlerine çok hizmet etmiş büyük bir hükümdardı. Devrin en büyük ilim ve
edebiyat adamlarının adı ona bağlıdır ve hepsi sultanın muhitine mensuptur veya
onun yetiştirmesidir. Bunlara maaş, ihsan ve vakıf suretiyle sarf ettiği
paralar tarihe bir hayranlık örneği olarak intikal etmiştir.
...Atabeg Reyhan kuvvetli bir şahsiyet olarak
meydana çıkar. Pek çok medrese, hankah ve yollarda yolcular için
ribat(kervansaray) lar inşa etti ve onlara vakıflar yaptı.
... Selçuklular Afrika dışında, bütün İslam
dünyasına ve fethedilen Anadolu’ya hakim olarak siyasi birliği kurdular. Tesis
edilen medreseler, kütüphaneler, zaviyeler ve bunlara, mensuplarına yapılan
vakıflar sayesinde bir ilim ve kültür ordusu da vücuda getirerek askeri ve
siyasi kudretlerini yükselttiler. İslam’ın ve kendi devletlerinin iç ve dış
düşmanlarını bertaraf ettiler
…Mısırdan gelen bir kimse Basra taraflarında
Karmati zemini üzerinde Mehdilik iddiasıyle meydana çıkmış ve 10.000 kişilik
bir kuvvet teşkil ederek 1090 senesinde Basra şehrini yağma etmiş ve yangına
vermişti, İslam’ın ilk vakıf kütüphanesi bu yangında yok olmuş, Melikşah’ın
yaptırmış olduğu su tesisleri ve kanallar da tahrip edilmişti.
…Selçuk
sultanları ve beyleri Şii imamların türbelerini inşa ve ziyarette kusur
etmiyor, Şii alimlere ve seyyidlere ihsanlarda bulunuyor, kendilerine
zaviyeler, medreseler yaptırıyor ve bu müesseselere vakıflar tahsis
ediyorlardı. Nitekim o devirde İran’ın kahir ekseriyeti Sunni olduğu halde Kum
ve Kaşan şehirleri Şii idi ve buralarda medreseler inşa etmişlerdi. Esasen
mutedil Şii’leri ayırmak içinde bir sebep yoktu…
Zekeriya
Kazvini’ye göre Sultan, Nizam ül-mülk ile Nişapur’da camiin kapısında,
elbiseleri perişan gençleri görünce sebebini sormuş; Vezir de ona” bunlar
insanların en şereflileri olup dünya zevki bulunmayan ilim talipleridirler”
cevabını vermiş ve bunun üzerine Sultan kendilerine bir yurt inşasını ve maaş
verilmesini emretmiştir. Selçuk devletinin alimler ve talebe için vakıf
suretiyle meccani, tahsillerini temin eden teşkilatlı medreseleri Alp Arslan
zamanında, Bağdad’da 1067’de Nizamiye’nin inşasıyla başlamış ve süratle bütün
İslam ülkelerine yayılmıştır. Artık sultanlar, vezirler, beyler ve hatunlar
birbirini takip etmekle, bu faaliyet büyük bir hız kazandı.
Nizam ül mülk zamanında
Bağdad’dan sonra İsfahan, Rey, Nişapur, Merv, Belh, Herat, Basra, Musul,
Amul…gibi büyük merkezlerde Nizamiyye adını almış ve sonradan diğer isimlerle
başka medreseler vücut bulmuştur. Selçuklular zamanında medreseler vasıtasıyla
ilmin himayesi ve yayılması, tahsilin meccani ve kolay yapılması sebepleri de
bizzat bu devrin yaratıcılarından Nizam ül mülk tarafından gösterilmiştir.
Gerçekten büyük vezire göre eski padişahlar alimlere maaş vermedikleri ve
onları bir vazife ile bağlamadıkları için onlar hükümdarlara ve devlete karşı
hareket ediyorlardı
… Selçuk
Devleti medreseler vasıtasıyle bir yandan ilmi koruyarak yükseltiyor ve
yayıyor,öte yandan da vücuda getirdiği bu büyük irfan ordusu sayesinde Şİİ
Fatımiler idaresinde kurulan Sunni aleyhdarı propagandalara karşı İslam
dünyasını ve devletin bünyesini kuvvetlendiriyordu. İlim ve tahsilin bu derece
himayesi, yayılması da böylece Selçukluların eseri olup medeniyet tarihinde ilk
defa vuku bulmuş ve son demokratik ve sosyal gelişmelere kadar Avrupa
medeniyetinin de meçhulü kalmıştı. Böylece İslam dünyası Çin hudutlarından
Akdeniz kıyılarına kadar ilim, kültür, içtimai yardım müesseseleri ve sanat
abideleri ile dolmuştur. Medreselerde alim ve talebelere maaş tahsisisinden
başka ilmi teşvik maksadıyle vakıf tahsisatından 100,500 ve 1000 dinar veya
akça mükafatlarda konuyordu. Selçuklular ile başlayan bu büyük harekete diğer
Müslüman kavimlerde katılmış ise de kurulan müesseseler kahir bir ekseriyette
Türklerin eseri idi.
Suriye gibi ileri bir
medeniyet bölgesi olan ve diğer memleketlere nazaran Türk nüfusu az bulunan
ülkede bu devirde sadece Şam şehrinde 21 cami, 20 medrese, 9 hankah ve ribat 7
hamam,1 Darül hadis ve 1 büyük hastahane (Atabeg Nureddine ait bimaristan) nin
Türklerin eseri olduğuna dair İbn Şaddad tarafından verilen isimleri
hatırlatmak kafidir. Aynı müellif Halep’te Türklerin ismini taşıyan 77 cami ve
mescid, 7 hankah, 8 medrese ve 8 hamam da kaydeder. Bu büyük hizmete rağmen
Sunniliğin ayağı olan medreselerin tesisi, Şiilerin kuvvetli olduğu yerlerde, bir
takım güçlüklerle karşılaşıyordu. Nitekim Halep’te hutbenin Fatımiler yerine
Alp Arslan namına okunması ancak burada Selçuklulardan önce mevcut Türk
askerlerinin himayesinde mümkün olduğu gibi Halep’te ilk Selçuk medresesi de
bundan takriben yarım asır sonra güçlükle kurulabilmişti.
Filhakika Artuk Bey’in torunu
Süleyman 1116 yılında bir medrese inşasına başladığı zaman henüz Şii’ler
faaliyette bulunuyor ve her gün yapılan inşaat geceleri yıkılıyordu. Nihayet
Artuklu Emiri Alevilerin reisi olan Şerif Zuhre bin Ali’nin tavassutunu
teminden sonra inşaat tamamlanabilmiş ve böylece Halep, Şam şehirleri tedricen
Şii’likten kurtarılmıştır. Bu sebeple de rivayete göre Atabeg Nureddin’e kadar Suriye
ilimden ve ilim adamlarından hali idi, onun zamanında ise alimler, sofiler,
medreseler ve ribatlar ile doldu.
Büyük Selçuklu hastahaneleri
hakkında malumatımız çok azdır. Fakat Türkiye Selçukluları, Atabegler ve
Selahaddin Eyyubi tarafından yapılan muazzam hastaneler ve onların vakıfları,
teşkilatı cidden hayranlık verecek bir mahiyette idi. Anadolu’da bugün hala
ihtişamlarını muhafaza eden ve o zamanda Bimaristan, Darüşşifa, Darussıhha, ve
Darül afiye alan bu hastanelerin en eskisi Kayseri’de 1205 te yapılmış Gevher
Nesibe Hatun’a aittir. Sivas’ta I. Keykavus tarafından 1217 de inşa edilen
Darüşşifa’da aynı ihtişamı muhafaza edip ona ait bir vakfiye sureti bize kadar
gelmiştir. Yüzden fazla dükkan ve pek çok da arazi ve başka akarın vakfedildiği
bu Darüşşifa’da çeşitli mütehassıs tabipler, cerrahlar ve göz doktorları, memur
ve müstahdem bulunuyor, onların ve ilaçların tahsisatı ve hasta masrafları bu
evkafın gelirinden temin ediliyordu.
… Erbil
atabegi Muzaffereddin Gök-Böri (1190-1233) ise ilmi, dini ve hayri müesseseleri
ile İslam dünyasında destan olmuş bir şahsiyet idi. Gerçekten devletinin
hudutları geniş olmadığı, küçük bir bölgeye inhisar etmiş bulunduğu halde çok
çeşitli tesisat kurmuş idi. Kör ve sakatlara dört hankah yapmış, dul ve
ihtiyarlara, yetim ve kimsesiz çocuklara yurtlar kurmuş, bunlara süt analar ve
zengin vakıflar tahsis etmiş idi. Kendisi bizzat bu müesseselere uğrar, hasta
ve düşkünlerle meşgul olurdu. Tesis ettiği misafirhanelerden ayrılan yolculara ve
gariplere yol azığı da verirdi. Vakıf eylediği para ile her yıl adam göndererek
Haçlılardan Müslüman esirlerini satın alıp hürriyetlerine kavuştururdu.
Hacılara yardım edip Arafat’da ilk defa sarnıçlar yaptırarak hacılara su
dağıttıran da Gök-Böri idi. Prof. Osman TURAN