VAKIF İNSANLARIN KURDUĞU VAKIF İMPARATORLUĞU

 

            İnternet’e büyük devletler yazarak kısa bir araştırma yaparsanız devletlerin bazı ölçütler esas alınarak sınıflandırıldığını görürsünüz. Büyük devletler sınıflandırmasında birinci ölçü olarak hükmedilen coğrafyanın büyüklüğü esas alınır. İkinci büyük ölçü devletlerin ordu büyüklüğüdür. Üçüncü ölçü diyebileceğim bir ölçü ise devletlerin yaşam süresidir. Metin yazarlarının değerlerine göre farklı büyüklük sınıflandırmalar yapılabilir. Teknoloji, eğitim ekonomik güç vb. Tüm bu sınıflandırmalarla varacağımız sonuç Osmanlı Devleti/ İmparatorluğunun dünya tarihinin en büyük devleti/devletlerinden biri olduğudur.

            Yukarıdaki ifadeyi duygusal olarak algılayabilirsiniz. Tercih elbette ki size aittir, ama ifadenin duygusal olması iddianın doğruluğuna halel getirmez.

            Osmanlı devletinin pek çok farklı sınıflandırma ile büyük olduğu iddiamızı kısaca paragraf paragraf  açmamız gerekirse;

1-         Osmanlı Devleti bilhassa askeri manada sayısız ilklerin sahibidir. Mesela ilk profesyonel ordu Osmanlı tarafından (öncesinde bir kaç başarısız denemenin ardından 1360’lı yıllarda kuruldu (Yeniçeri Ocağı) ve kurumsal hale getirildi.(Kanuni dönemindeki Osmanlı Ordusunun diğer ordularla arasında bariz ve büyük farklar vardı. Kanuni dönemini inceleyen tarihçi Hauser bu orduyu şöyle değerlendiriyor:

2-           ”…Bu ordu savaş ve yalnız savaş için yaşıyordu. Savaştan başka bir şey düşünmüyordu. Son derece cesurdu. Çok iyi silahlanmıştı. Muntazam maaş alıyor ve çok iyi besleniyordu. Disiplini Avrupa ordularında tasavvur edilemeyecek derecedeydi. Sultan Süleyman 30.000 askeriyle Rodos’a girdiği zaman bütün müşahitlerin birleştiği üzere, adada askerlerin ayak seslerinden başka tek bir ses,tek bir söz duyulmuyordu. Böyle bir disiplindi.…Kudretli bir topçunun desteklediği Türk ordusu,bir tek emirle,tek vücut ve iyi kurulmuş bir makine halinde harekete geçiyordu. C. Taşkıran-Osmanlı-1999)

3-           Osmanlı Askeri teknolojide, bilhassa gelişme dönemlerinde(devletlikten imparatorluğa evrildiği zamanlarda) çağındaki devletlerin çok ilerisindeydi.(Bilhassa top teknolojisinde)

4-         Bu günkü bilgilerle Özel Kuvvetler veya Komando birlikleri olarak sınıflandırabileceğimiz Akıncı Ocağı Osmanlı tarafından kurulmuş ve kurumsal olarak 250 yılı aktif olmak üzere yaklaşık 450 yıl faaliyet göstermiştir.

5-         Osmanlı Egemenlik sınırlarıyla büyük bir devlettir. Osmanlı coğrafyası bazı sitelerde 22, bazı sitelerde ise 20 milyon km2 olarak gösterilmektedir. Oysaki Osmanlı en geniş zamanlarında 4 kıtada 24 milyon km2 bir coğrafyaya hükmediyordu.(Coğrafya Profesörü Ramazan Hocamızın araştırmalarına göre Osmanlı devletinin yüz ölçümü en geniş sınırlara ulaştığı nokta olan XVII yüzyıl sonlarında 24 milyon km kareyi buluyordu. Osmanlının hâkimiyeti altındaki topraklarda bu gün 45 nüfuzu ve etkisi altındaki topraklarda ise 31 ülke bulunmaktadır. 1999 yılında basılan Osmanlı-12 cilt-Sunuş yazısı) Cümlenin sonuna Kemal Karpat’ın notunu eklememek olmaz:(Osmanlı idaresinde şu ya da bu zamanda yaşamış etnik ve dilsel gurupların sayısı altmışın üzerindedir. Avrupa, Asya ve Afrika’da ki çağdaş devletler ve federe cumhuriyetlerin yaklaşık otuz sekizi kısmen veya tamamen şu veya bu zamanda Osmanlı egemenliğine girmiştir. Dolayısıyla Osmanlı tarihi Balkanlar ve Ortadoğu’daki bazı çağdaş devletlerin tarihinin mütemmim bir cüzüdür.(K. Karpat)

6-           Osmanlı aynı hanedan tarafından yönetilen en uzun süreli devlet olarak dünyanın en büyük devletidir.(Çin, Mısır, Bizans, Britanya vb. farklı hanedanlar tarafından yönetildiler.

7-         Osmanlı’yı büyük yapan en büyük özelliğinin eğitim sistemi olduğunu özellikle belirtmemiz gerekir. Osmanlı toplumunda eğitim, temel eğitimden yeksek seviyeye kadar tamamen ücretsizdi.

8-         XV ve XVI. asırlarda Osmanlı ülkesinde yirmili medreselerden 32 (günlük öğretmen ücretinden mülhem),otuzlulardan 22, kırklılardan 29, ellililerden 147, altmışlılardan 18, bunun dışındakilerden 72 tane, ayrıca 20 dârülhadîs, 15 dârülkurrâ ve 7 darüşşifa vardı.(Ekrem Buğra Ekinci 18.12.2017,Türkiye Gazetesi)

9-           Osmanlı devletinin ilk başkenti Bursa’da medrese sayısı, XVI. Yüzyıl(1500’lü yıllar) sonunda 50’ye ulaşmıştır. Mefail Hızlı,Türkiye              Araştırmaları Literatür Dergisi’nin 2004 tarih ve 2.cilt 4.sayı İznik’te ilk medresenin kurulması ve Fatih’in tahta çıktığı 1451 arasındaki 120 yıllık sürede 84  medrese kurulmuştur. Prof. Ekmeleddin   İhsanoğlu’nun 2002 Belleten’“Osmanlı Medrese  Geleneğinin Doğuşu” makalesi. XVI.yüzyıl (1500’lü yıllar) sonunda Osmanlı medreselerinin sayısı 500  civarında olup Osmanlılardan önce yapılmış  olanlarla birlikte bu  rakam 1000’e ulaşmaktadır.  Cahit Baltacı X V.-XVI. Asırlarda Osmanlı   Medreseleri-1976

9-           Özerginin yazarı belli olmayan 1660 tarihli Eski Bir Ruznameden yaptığı tespitlere göre eksik bilgileri olanlarla birlikte Rumeli kesiminde,78 şehir ve kasaba da 292 medrese bulunmakta olup medreselerin tahmini öğrenci sayısı 7300 civarındadır. En çok medresesi olan birinci il İstanbul (131) ve ikinci il ise Edirnedir.(22)Medrese eğitiminde orta eğitim seviyesi sayılan 20li (44) ve 25li (107) medreselerin çokluğu eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanmasının bir göstergesidir. M.Kemal Özergin Tarih Enstitüsü dergisi Ağustos 1974 tarihli 4-5.sayısı

10-         Osmanlı kendinden önce Anadolu Selçukluları ve beylikler tarafından kurulan medreseleri iptal etmemiş gerektiğinde ilave vakıflarla desteklemiştir. Anadolu’ya gelip yerleşen Türkler, burada sadece han, hamam, kervansaray, köprü, medrese, gözlemevi ve hastane yapmamış, bir taraftan da, bunların temelini oluşturan bilimsel faaliyetlerde bulunmuşlardır. Kendilerinden önce müspet bilimlerle ilgili ortaya konmuş çalışmalardan yararlanmak suretiyle,Anadolu Selçukluları matematik, astronomi, fizik, kimya ve tıpla ilgili çalışmalar yapmışlardır...Her ne kadar birçok bilim eseri, Anadolu’da da Arapça, kısmen de Farsça kaleme alınmış olsa da; ilginç bir şekilde, tıp eserlerinin genellikle Türkçe kaleme alındığı gözlenmektedir. Ayrıca, Beylikler döneminde bazı beyliklerde, bizzat devlet adamlarının emriyle, tıp eserlerinin Türkçeye kazandırıldığı görülmektedir. Bu devlet adamları arasında birçok eserin Türkçe’ye tercüme edilmesini emreden Aydınoğlu Mehmed Bey özel bir yere sahiptir... Anadolu Selçukluları ile Beylikler döneminde sağlık konularına çok büyük önem verilmiştir. Bu durumun en açık delili, Anadolu’nun hemen her şehrinde kurulan, aynı zamanda tıp eğitiminin de yapıldığı çok çeşitli hastanelerdir. Bu hastanelere, ünlü filozof-astronom ve tabib Kutbuddin Şirazî’nin de bir süre görev yaptığı Kayseri’deki Gevher Nesibe Hatun Tıp Medresesi ve Hastanesi (1206) örnek olarak verilebilir... Dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan birisi şudur: Bu hastanelerin bir kısmı leproseridir; yani o zaman için çok büyük tehlike gösteren cüzzamın tedavisine ayrılmıştır. Dulkadiroğulları zamanında böyle bir leproseri, Kayseri’de yapılmıştır. Anadolu Selçukluları ve Beylikler Dönemindeki Bilimsel Çalışmaların Kısa Bir Değerlendirmesi Esin KAHYA Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 2,Say: 4, 2004, 73-80

11-            Osmanlı Devleti/İmparatorluğu halkına sağlık hizmetlerini yüzyıllar boyunca ücretsiz olarak sundu.

12-         İslam dünyasın da darüşşifa (hastahane), profesyonel tıbbi kadronun çalıştığı bir vakıf kurumu idi. XV. asra kadar nadiren uzman hekim çalıştıran Avrupa hastaneleri ise sonraları İslam dünyasından, özellikle Selçuklulardan etkilenmişti. XII I.-XV. asırlar arasında İslam hastaneleri İtalya ve Fransa’daki hastanelerden daha iyi teşkilatlanmıştı ve standartları daha yüksekti. Vakıf biçiminde ki kurumlar Batı’da daha çok XX. asır da oluşturulmuştu... Bu bilgilerden yola çıkarak, Sayılı’ nın(Dünyaca meşhur Türk Bilim tarihi Profesörü) da değindiği gibi, klinik öğretim daha eskiye dayandığı için ‘İslam medeniyetinde hastane medresenin değil, medrese hastanenin bir parçasıydı’ diyebiliriz... Fatih külliyesinin masrafları içerisinde darüşşifanın payı %16’yı bulmaktaydı. Süleymaniye Külliyesi’nde,1557 yılı için-zavaid, horan ve duaguyan ücretleri hariç- medrese, mektep ve darüşşifa görevlilerinin yevmiyelerinin toplam ücretler içerisinde ki payı  %30’du...Ayrıca, Fatih ’in külliye kütüphanelerine bağışladığı kitaplar arasında çeşitli tıp eserleri vardı. Bu tarihler de Paris Tıp Fakültesi kitaplığın da sadece altı eser bulunduğunu belirtelim. Yakup AKKUŞ İktisat Tarihi AD, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi,  Osmanlı Vakıf Kurumunda Tıp Bilimlerinin Gelişimi Türkiye Klinikleri Tıp Etiği-Hukuku-Tarihi Dergisi, C: 18, S: 1, 2010, s. 26-36. 

13-            Osmanlı’nın egemen olduğu toplumların din ve mezhep çatışmalarına izin vermeyerek çağının çok ilerisinde bir yönetim tarzı oluşturması konusunda Prof. Osman Turan Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihinde Osmanlının hiçbir zaman milliyetler tezadına ve mezhep mücadelelerine fırsat vermediğini bu sebeple günümüz imparatorluklarından daha ileri ve emsalsiz bir nizamın sahibi olduklarını yazar. Osman Turan. T. C.H.M. Tarihi)

            Osmanlı’nın büyük devlet olması iddiası kuru bir iddia değildir. Yukarıdaki kısa maddeler dışında binlerce örnek bulunabilir. Akademik kariyeri olmayan amatör bir araştırmacı olarak-bana göre-Osmanlı’nın büyüklüğünü/ büyümesini tek bir kelimeye bağlıyorum: Vakıf.

            Vakıf kelimesi gerçekten de Osmanlı medeniyetini tek başına anlatan bir kelime/kavramdır.

            Vakıf aslen Arapça bir kelimedir. TDK (Türk Dil Kurumu) Web sayfasında bulunan güncel sözlükte Vakıf kelimesinin anlamaları şu şekilde verilmiş:

1.isim Bir hizmetin gelecekte de yapılması için belli şartlarla ve resmi bir yolla ayrılarak bir topluluk veya bir kimse tarafından bırakılan mülk, para.

2.” isim Bir topluluk veya bir kimse tarafından bırakılan mülk ve paranın idare edildiği yer: vakıf) Arapça vāḳif

1.sıfat, eskimiş bilen, farkında olan:

"Demirci anladı, ses çıkarmadı, duvardan üç beş halka aldı, sanatına vâkıf bir adam sükunetiyle değneğe taktı." -Memduh Şevket Esendal

            Televizyon programlarında konuşmacıların konuya vakıf olduklarını veya hukukçuların dosyaya ya vakıf olduklarını duymuşsunuzdur.

            Birde bu anlamlara ilaveten Vakıf kelimesinin toplum arasında kullanılan başka bir anlamı da Kişinin kendisini bir şeye adaması manasında vakfetmesidir. Dine vakfetmek, ilme vakfetmek gibi)

            Kaynakları incelediğimizde Vakıf kelimesinin üç manasının da Osmanlı Devletini anlattığını görüyoruz. Bilhassa kuruluş ve gelişme döneminde Osmanlı devletini sırtlayan insanlar vakıf insanlardı. Ulema, Dervişler, komutanlar, akıncılar vb. Çoğu Akıncı Uç beyinin çocuklarının sayısı bilinmediği gibi uç beylerinin şecerelerinde boşluklar vardır. Örnek olarak Ihtıman sancak beyi Mihaloğlu Gazi Mahmud Bey’in 1,5 asırlık süre içinde evlatları bilinmiyor. Mihaloğlu akıncı ailesinin ilk atası Abdullah Mihal Gazi (Köse Mihal) nin küçük oğlu Gazi Balta Bey sağ iken torunu ve/veya oğlu Ankara savaşında şehit oldu. Geriye dönmeyi düşünmeden Rumeli’ye çıkan milyonlarca insanın mezar taşı bile yok. Osman Bey’in yeğeni Aydoğdu 15 yaşında şehit oldu. Kuruluş ve gelişme çağında milyonlarca insan kendisini ve evlatlarını devletin bekası için vakfetti. Yine aynı dönemde devletin başındaki sultandan başlayarak herkes işini mükemmele yakın biliyordu ve en iyi şekilde yaptı.

            Aynı şekilde ulemada kendilerini vakfettikleri ilmin namusunu korudular. Örnek vermek gerekirse Molla Fenari Yıldırım Bayezid’in mahkemede şahitliğini kabul etmedi. Molla Fenari’nin şahitliği reddetme konusunda iki farklı yorum vardır.

I- Sultan Bayezid alkol kullanmaktadır.

II-Sultan Bayezid cemaate katılmamaktadır.

Her iki durumda da Molla Fenari kendini vakfettiği ilmin namusunu korumuştur, işin ilginç yanı Bizans kaynaklarında Zorba diye anılan Yıldırım Bayezid şahitliğini reddeden Bursa Kadısına agresif bir tepki vermez. Halbuki Bursa Kadısını atayan Rumeli Kazaskerini Yıldırım Bayezid görevlendirmiştir. Rivayete göre reddetme hadisesinden sonra Sultan sarayın yakınına küçük bir cami yaptırır ve cemaate devam eder. Veya alkolü bırakır. Molla Fenari aynı zamanda Osmanlı Devletinin ilk Şeyhül-İslam'ıdır. Rumeli’ye geçtikten yaklaşık 45 -50 yıl sonrasında Orta Avrupa’nın Tuna Nehri’ne kadar olan kısmını egemenlik sahasına alan ve bu zaman içinde 4 büyük savaştan(Sırp Sındığı, Çirmen, I. Kosova ve Niğbolu) galip ayrılan Osmanlı bu başarısını hiç şüphesiz ki işine Vakıf ve canını, neslini Gaza idealiyle devletinin bekasına Vakfeden insanlara borçludur. Kendini vakfetme işinde sultanlar baştadır. Rivayetlere göre I. Murad Hüdavendigar Kosova savaşı öncesi Allah-ü Teala(cc)ya zafere bedel olarak şehadeti için dua eder duası kabul olur,ertesi gün savaş meydanında şehit olur:

            (Sultan I. Murad Hüdavendigar, 8 Ağustos 1389’da Kosova ovasına girdiğinde ortalığı toza dumana katan bir fırtına ile karşılaşmıştı. Bu durumda adeta göz gözü görmüyordu. İşte o gece Berat Gecesi idi. Murad Han, iki rekat namaz kıldıktan sonra, gözyaşları içinde şu duayı yaptı:

               “Ya Rabbi! Bu fırtına, şu aciz Murad kulunun günahları sebebiyle çıktıysa, onun yüzünden masum askerlerimi cezalandırma!.. Allah’ım! Onlar ki buraya kadar sadece senin adını yüceltmek ve İslam’ı tebliğ etmek için geldiler!İlahi! Bunca kerre beni zaferden mahrum etmedin. Daima duamı kabul buyurdun. Yine Sana iltica ediyorum, duamı kabul eyle! Bir yağmur nasib eyle! Bu toz bulutu kalksın. Kafirin askerini aşikar görüp, yüz yüze cenk edelim!

               Ya İlahi! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben aciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrarımı en iyi Sen bilirsin. Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in rızanı isterim. Ya İlahi Bu mümin askerleri küffar elinde mağlup edip helak eyleme! Onlara öyle bir zafer lütfet ki, bütün Müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününün kurbanı da şu Murad kulun olsun!

               Ya İlahî! Bunca Müslüman askerin helakine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim; yeter ki Sen beni şehidler zümresine kabul eyle!.. İslam askerleri için ruhumu teslime razıyım... Beni gazi kıldın. Sonunda lutfen ve keremen şehidlik de nasib eyle!.. Amin!”(Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti, I, 145,146)

                        Konumuzun esası Vakıf kelimesinin sözlükte isim olarak geçen “Bir hizmetin gelecekte de yapılması için belli şartlarla ve resmi bir yolla ayrılarak bir topluluk veya bir kimse tarafından bırakılan mülk, para. Ve vakıf mülklerinin idare edildiği yer olduğu için asıl konumuza geçmek istiyorum.

            Osmanlı kurduğu vakıflarla gerçekten bir vakıf imparatorluğudur. Fikret Eren’in Osmanlı Dönemi Vakıfları isimli çalışmasında belirttiği üzere” Bir araştırmaya göre,Osmanlı döneminde   kurulan vakıf  sayısı,26.300 veya 50.000 dir.”Osmanlı devleti bu vakıflarla Rumeli’yi baştan başa yeniden imar ettiği gibi Anadolu ve hükmettiği diğer coğrafyaları da mamur etti. Bu vakıflarla her mahallede yaptırılan sıbyan mektepleri ve medreselerle yüzlerce yıl boyunca halkına ücretsiz eğitim verdi. Öğrencilere harçlık verildi,yemek yedirdi, kıyafetlerini ücretsiz karşılandı. Bu vakıflarla kurulan İmaret ve Zaviyelerde ırkına ve dinine bakmadan insanlara ücretsiz yemek dağıtıldı,ağırlandı.(Osmanlı zamanında Kahire’den İstanbul’a kadar hiç para harcamadan seyahat etmek mümkündü.)Bu vakıflar binlerce kişinin iş kapısı oldu. Toplumun olası bütün sorunları bu vakıflar sayesinde halledildi.(Kuş evleri,fakir kızların çeyizi,hizmetçilerin zarar tazmini,dağdaki vahşi hayvanlara et götürülmesi vb.)

Toplumlarda ki gelir adaletsizliği ve devletlerin insanlarına sunmak zorunda olduğu hizmetlerin üretilmesi,toplumdaki herkesi bu hizmetlerden faydalanması hem geçmişte hem de günümüzde devletlerin en büyük sorunu olmaya devam etmektedir. İslam dini bu sorunlara yüz yıllar öncesinden Peygamber Efendimizin sağlığında bu konuya kalıcı bir çözüm üretmiştir. İslam ekonomik sisteminin getirdiği önemli çözümlerden birisi tamamen isteğe bağlı ve gönüllülük esasına göre çalışan Vakıf müessesesidir. İsteğe bağlıdır çünkü dinimizde Zekat farzdır. Ama infak dediğimiz nakdi sadaka ve sadaka-i cariye tavsiye edilmiştir,isteğe bağlıdır. Bir kısım araştırmacılar Kur’an ve hadislerde vakıf konusunda açık bir hüküm yoktur iddiasındadırlar. Oysa vakıf  Kuran’ı Kerim’in pek çok ayetinde anlam olarak yer almaktadır. Örnek olarak üç ayeti zikredebiliriz:

(Siz sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe kavuşmuş olmazsınız.-Ali İmran Suresi/92) ”Mallarınızı Allah yolunda harcayın, kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın,iyilik edin,doğrusu Allah iyilik edenleri sever. Bakara Suresi-195)(Ey iman edenler! Kazandıklarınızın en güzel olanlarından ve sizin için yerden çıkardığımız şeylerden infak ediniz. Bakara Suresi-267)Ömer Faruk TEBER/ Osmanlı Toplumunda bir sosyal kurum olarak vakıf çeşitleri ve işleyişi)

Vakıf müessesine doğrudan eleştiri getiremeyen bir kısım insanlar eleştirilerini el altından vakıf sahiplerine yapmaya çalışıyorlar. Bunlardan biri (Özellikle Osmanlı döneminde) yönetim kademesindeki bulunan bilhassa kul statüsündeki (devşirme) yöneticilerin katl emirlerinin verilmesi durumunda mallarının müsadere edilmemesi için vakıf hizmetine girdikleridir.(XVII.yüzyılda Bursa'da aile vakfı sayısının oldukça düşük olduğunu, aslan payını tamamen toplum yararına yönelik olan vakıflara ait örneklerle ispatlayan Gerber,müsadere endişesinin vakıflar açısından öneminin abartılmaması fikrindedir... B. Yediyıldız, vakıfları hayri veya şer'i aile vakfı ve yarı ailevi vakıflar olmak üzere üç kategoride inceler. Hayri vakıflarda vakıfın ilahi lütuf ve bazen sosyal nüfuz dışında bir beklentisi yoktur. Aile vakıflarında ise vakıf, vakıf gelirlerinin ölümünden sonra ailesine ve nesline tahsis edilmesini şart koşar. Yarı ailevi vakıflar, hem hayri vakıfların hem de aile vakıflarının unsurları kapsar. Yarı ailevi vakıflar özellikle 18. yüzyılda yaygın olarak karşımıza çıkan vakıf türleridir. Miyase Koyuncu Kaya Vakıflar dergisi 4-Aralık 2014)

( Osmanlı Ne Yaptı başlıklı yazı Mustafa ESER tarafından 7.08.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu