TÜRKLER VE İSLAM DİNİ

 

               (Bu konunun yazımında Derin Tarih Dergisi’nin Türkler Nasıl Müslüman Oldu başlıklı dosyası ve Zekeriya Kitapçı’nın Belleten’de yayınlanan Hadislerde Türkler başlıklı makalesinden faydalanılmıştır.) 

            Rivayete göre Peygamber Efendimiz(sav) Hendek savaşında bir Türk çadırında kalmıştır. Asr-ı Saadet’te Türkler Göktürk hakanlığı bünyesinde birleşmiş olarak Orta Asya’da göçebe halinde yaşıyorlardı. Otlakların azalması,Çinliler ve Moğolların baskılarından dolayı Batı’ya doğru göç etmeye başladıklarında ise Arabistan yarımadasına hiç uğramadılar. Yaşayışları itibarıyla bol yağmur alan geniş otlaklara ihtiyaçları vardı,bu sebeple Arabistan yarımadası göçebe Türkler için cezbedici bir coğrafya değildi. Yine de İslamiyet öncesinde cahiliye Arapları ile Türkler bir birlerini tanıyorlardı. Müslümanların Bizans’ı (Hristiyan oldukları için) müşriklerin Sasanileri tuttukları hatta bahse girdiklerini biliyoruz:(İbn Cerir, Abdullah İbn Mesud, kanalıyla konuyla ilgili şu bilgiyi veriyor: Abdullah İbn i Mesud: "Farslar Rumlar'ı yenmişlerdi. Müşrikler Farslar'ın Rumlar'ı yenmesini arzuluyor, Müslümanlarsa, Kitap Ehl-i ve dinlerine daha yakın olmalarından ötürü Rumlar'ın Farslar'ı yenmesini arzuluyorlardı."En yakın bir yerde. Onlar bu yenilgilerinden sonra yeneceklerdir" ayeti indiğinde, müşrikler; Ey Ebubekir! Arkadaşın Muhammed birkaç yıl içinde Rumlar'ın Farslar'ı yeneceğini söylüyor, ne dersiniz? dediklerinde; O: "Doğrudur" dedi. Onlar: "Bahse girelim mi?" dediler (Başka bir rivayette bahisleşme olayının "falakü" çekiminden sayılarak haram kılınmadan önce gerçekleştirmiştir) ve haklının anlaşılması için yedi sene beklemek üzere, dört dişi deve üzerine sözleştiler. Yedi sene geçti, hiçbir şey olmadı. Müşrikler bu duruma sevindiler, Müslümanlara bu durum ağır geldi. Olay Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- iletildiğinde: "Size göre `birkaç yıl' ne kadardır?" diye sordu. "On’dan az olan" dediler. O: "Git bahse konu olan malı arttır,süreye de iki yıl ekle" dedi. İki yıl geçmeden kervanlar, Rumlar'ın Farslar'ı yendiği haberini getirdiler. Müslümanlar sevindiler. Fizilalil Kuran)

            Bu uzun savaşta Göktürkler ve Hazarlar Bizans tarafını tutarken Avarlar İran tarafını tutmuşlardı. Sasani-Bizans savaşlarının geleceği hakkında Rum suresinin ilk üç ayeti nazil olmuştur.

Rum Suresi

1-Elif,lam,mim,

2.Rumlar,yenildi.
3.Arapların bulunduğu bölgeye en yakın bir yerde onlar, Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir.
4.Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır. O gün müminler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir.

            Peygamber Efendimizin bazı hadislerinde Türklerden olumsuz bahsedilse de bunlar Hz. Ömer (ra)döneminde başlayıp Emeviler’in sonuna kadar süren Türk-Arap savaşlarından dolayı uydurulmuştur. Cahiliye Arapları Türkleri kahraman ama acımasız,İslamiyet için tehlikeli bir millet olarak görüyorlardı. (Ramazan Şeşen,Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üni. Emekli Öğr.Üyesi-Derin Tarih,2016 Şubat)

            Ramazan Bey’in zannediyorum ki,Peygamber Efendimizin(sav) Türklerden olumsuz bahsedildiğini söylediği hadisler,Türklerin tarif edildiği hadisler olsa gerek. Peygamber Efendimiz (sav) rivayet edilen hadislerinde sadece Türkleri tarif etmiştir:(Nitekim Tevarihi Ali Selçuk adındaki kıymetli anonim bir yazmada aynen şöyle denilmektedir:”Raviler rivayet ederler ki,Oğuz kavmi Türkistandayken şekilleri Moğol çehre idi ve lehçeleri dahi onlara yakın idi, çün İran zemin ve Rum ve Şama geldiler şekiller Tacik çehre ve dilleri revan ve yumuşak oldı idiler,

            Zekeriya Kitapçı Belleten’in 189-192 sayılarında Peygamber Efendimizin Türkler’i konu alan hadislerini incelediği makalesinde uzun zaman göçebe olarak yaşayan ve büyük meblağlara ulaşan mal (hayvan sürüleri) varlıkları için Arabistan topraklarının hiçbir zaman cazip ve elverişli bir coğrafya olmadığını belirtir.

            Yaşanılan coğrafyanın uzaklığı,Türklerin göçebe olmaları,bu yüzden Arabistan’a yollarının düşmemesi gibi sebeplerden Peygamber Efendimizin ashabı arasında bildiğimiz kadarıyla Türk yoktur. Ancak gerek cahiliye döneminde gerekse Müslüman olduktan sonra ticaretle uğraşan ve Arabistan’a köle olarak getirilen değişik etnik guruplardan olayı  Araplar Türkleri tanımaktaydılar. Peygamber Efendimiz (asv) çocukluğundan itibaren ticaretle uğraştığından dolayı Arabistan’ın pek çok yerine gitmişti. Türk’leri ayrıntılı tarif etmesi bunu göstermektedir. Anlaşılacağı üzere Peygamber Efendimizin(sav) Türkler ve gelecekleri hakkında mutlak bilgisi vardı. Müslüman olarak aksini düşünmemizin de bir mantığı yoktur.

            Adnan Demircan’ın Derin Tarih Dergisinin 2016 Şubat sayısında aktardığına göre Nevevi Peygamber Efendimizin(asv) Türkler hakkındaki hadislerini mucize olarak değerlendirmiştir. Demircan’a göre Peygamberimizin Türkleri ayrıntılı tarif ettiği,Kütüb-ü Sitte’ye girmiş hadisi şeriflerinden birisinin metni şu şekildedir.”Siz küçük çekik gözlü,kırmızı yüzlü,basık burunlu çehreleri sanki örs üzerinde dövülmüş  ve üzeri derilerle kaplanmış sağlam kalkanlar gibi bir kavim olan Türklerle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır;siz kıldan örülmüş çorap giyen bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır. ”Özellikle daha sonraki zamanlarda gerek H.z.Ömer gerekse Hz. Muaviye'nin ordularına Türklerle savaşmamalarını emretmelerine sebep bir diğer Hadis-i şerif şu şekildedir: Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız” (Adnan Demircan,İst Ünv, İlahiyat Fak,Derin Tarih,2016 Şubat)

            Türklerle ilgili hadisleri Ebu Hüreyre (ra)nin nakletmesi de ayrıca önemlidir. Ayrıca daha sonraki yıllarda gerek Hz. Ömer (ra)-A. Demircan'ın bir televizyon programında anlattığına göre(05/07/2019 tvnet) Hz. Ömer Müslüman olmadan önce kabilesi adına elçilik yapan ve ticaret sebebiyle Arap yarımadasını gezen okur,yazar olan,son derece kültürlü bir insandır-gerekse Hz. Muaviye’nin ordularını Türklerle savaşmaktan men etmeleri,buna sebep olarak Peygamber Efendimizden (sav) duyduklarını göstermeleri çok önemlidir. Ebu Hureyre ise Ashabı Suffa içinde olup,uzun yıllar Mescidi Nebevi’de Peygamber Efendimize en yakın durumda bulunmuştur. Ve her duyduğunu nakletmiştir. Yine Ebu Hureyre’den nakledilen ve Sahihi Buhari’da geçen bir hadisi şerif şu şekildedir.

            (Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber buyurmuştur ki,Sizler küçük çekik gözlü, kırmızı benizli,yatık burunlu,çehreleri sanki(örs üstünde döğülmüş)ve üzeri derilerle kaplanmış (sağlam) kalkanlar gibi bir kavim olan TÜRKLERLE çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Yine sizler kıldan çarık(ve çoraplar)giyen bir kavimle(TÜRK) çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır.) Bu hadisi şerif aynı şekilde Müslim’de de bulunmaktadır.

            Arapların Türklerle olacak münasebetlerini düzenleyen Sünen-i Ebu Davud’da bulunan şu hadisi şeriftir:(Abdullah b. Büreyde'nin babasından rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber buyurmuştur ki; şüphesiz çekik gözlü bir kavim(olan Türkler)le çarpışacaksınız. Onlar sizleri üç defa sürüp kovalayacaklar ve sonunda sizlere Arabistan yarımadasında yetişeceklerdir. Birinci istilada onların önünden kaçanlar(mutlak bir felaketten) kurtulacaklardır. ikinci takib de ise bazılarınız kaçıp kurtulacak bazılarınız ise helak olup gideceklerdir. Üçüncüde,ise onların istilalarının kökü kesilecek (istilaları sona erecek)tir. Nuaym b. Hammad Kitabül fiten isimli kitabında benzer bir hadisi şerifi şu şekilde nakleder:(Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Benim ümmetimi öyle bir kavim sürüp kovalayacaktır ki:Onların yüzleri (yuvarlak ve)enli,gözleri(çekik ve ) küçük,çehreleri sanki üzeri derilerle kaplanmış kalkanlar gibidirler. Onlar üç defa Arabistan yarımadasına kadar ilerleyeceklerdir. İlk istila da onların önlerinden kaçanlar kurtulacaktır. İkinci(istilada hücuma uğrayanlardan) bazıları helak olacak ve bazıları da canlarını kurtaracaklardır. Üçüncü istilada ise onların kökleri kesilecektir.(artık istilaları son bulacaktır)İşte onlar TÜRK’lerdir. Nefsim yedi kudretinde olan Allaha yemin ederim ki Türkler (çok yakın bir gelecekte)atlarını Müslüman mescidlerinin direklerine bağlayacaklardır.)Kaynaklarda Peygamber Efendimizin Göktürk hakanına İslam’a davet mektubu yazdığı rivayetleri bulunmaktadır.(Alıntılar için Doç. Dr. Zekeriya Kitapçı-Belleten Sayı 189-192)

            Bu alıntılardan varabileceğimiz yegane sonuç;Peygamber Efendimizin(sav) ashabına Türkler hakkında ayrıntılı bilgiler verdiği ve onları mecbur kalmadıkça Türklerle savaşmaktan sakındırdığıdır. Kaynaklarda  Halife Hz. Ömer'in komutanı Ahnef bin Kays’ın emrindeki ordunun Ceyhun nehrine ulaşmalarına önce sevindiği ardından Keşke Horasan’a doğru bir ordu göndermeseydim. Keşke bizimle Horasan toprakları arasında ateşten bir deniz olsaydı,diyerek bu üzüntüsünü açıkça beyan ettiği,yaptığı durum değerlendirmesinin ardından Ahnef bin Kays’a:Sakın Ceyhun Nehrinin öte tarafına tecavüz etmeyiniz. Horasan’a hangi şartlar altında girdiğinizi çok iyi     biliyorsunuz,aynı şartlarla orada kalmaya devam ediniz. Böylece zaferiniz de devam etmiş olur. Hem sakın daha ileri giderek nehrin öte tarafına geçmeyiniz,sonra darmadağın (perişan) olursunuz. şeklinde emirname gönderdiği;

            Buna benzer bir durumun Emevi halifesi Muaviye zamanında olduğu, Ermeniye valisine yazdığı mektupta şu ifadeleri kullandığı: İdarendeki araziye Türklerin akın ve yağma ettiklerinden bunun üzerine onların arkalarına takib kuvvetleri sevkettiğinden ve bu takibcileri yağma edilen şeyleri onların elinden geri almış olduklarından bahsedip duruyorsun. Anan sana matem tutsun!Sakın bir daha böyle bir harekette bulunma. Türkleri kışkırtma ve onlardan sakın bir şeyler almaya çalışma. Çünkü ben Rasulullah’dan işittim,buyurdular ki;Türkler yavşan otu biten yerlere,yani Arabistan’ın aşağı kesimlerine kadar ilerleyeceklerdir, şeklindeki ifadeleri kayıtlara geçmiştir.

            Tarihi kaynakları incelediğimiz zaman Türklerin pek çok kavimin aksine kılıç zoruyla değil gönül rızasıyla, kendi istekleriyle İslam dinini kabul ettiklerini anlıyoruz. Emevilerle Türkler arasındaki savaşlar sırasında İslamiyetin Türkler arasında yayılması neredeyse sıfır noktasındaydı. Emevilerin vergi gelirleri ve Arap olmayanlara köle muamelesi yapma hevesleri dinamik bir hayat yaşayan Türkler için savaşlar,yenilgiler ve kılıç zoru bir işe yaramamıştır,  üstelik yapılan savaşlarda Türk kavimleri mağlup durumunda olmadıkları gibi galip sayılabilecek durumdadırlar.

            Türklerin İslam’ı kılıç zoruyla değil pek çok kavmin aksine gönül rızasıyla kabul ettikleri tarihi kayıtlarla sabittir. Türkler yeni bağlandıkları İslam dinini safiyane duygularla yaşamışlardır.

          Türklerin İslam toplumuyla yakın ilişki içine girmesi Abbasiler-Çinliler arasındaki Talas Meydan savaşında Karluk Türklerinin Abbasilerin tarafında savaşarak Çinlilerin mağlubiyetinde etkili olmalarından sonradır. Abdülkadir Satuk Buğra Han’ın kabilesiyle birlikte Müslüman olması Türklerin ilk büyük çaplı İslam’a girişi sayılmaktadır. Yine de Türk kavimlerinin tamamen İslam’ı kabul etmeleri 300 yıl gibi bir zamanda gerçekleşmiştir. Tufan Gündüz)

            Türklerin İslam’ı kabul ederek kabileler halinde Müslüman olmaları Dünya tarihini kökünden etkilemiştir. Binli yıllardan itibaren Türkler temelde savaşçı karakterleri sebebiyle İslam memleketlerinin sahibi İslam dininin hadimi oldular. Türklerin elbette ki tek vasıfları savaşçılıkları değildi. Benois-Mchin’e göre Göçebe Türklerin devletler kurma ve idaresinde fıtri kabiliyetleri vardır ve en eski edebi eserlerinin adının Kutadgu Bilik (Hikmet-i Hükümet adını taşıması tesadüf değildir.(Benoist-Mchin,s.31-Yılmaz Öztuna,Türkiye Tarihi Cilt 3)

            Türkler bazılarının iddialarının aksine İslamlaşmakla milli karakterlerini değiştirerek asimile falan olmadılar. Araplaşmadılar.Başta Mekke,Medine ve Kabe olmak üzere İslam kültürüne olan düşkünlükleri İslam dinini en uygun şekilde yaşamak yolundaki gayret ve samimiyetlerinin tezahüründen ibarettir. Yüce Rabbimiz Kur’anı Kerim’in Al-i İmran suresinde açıkça buyurduğu gibi kendini sevmenin şartı olarak Resulüne (asv)uymayı şart koşmuştur.Ve Resulüne(asv) itaat etmeyi kendisine itaat etmenin hemen ardından zikretmiştir.

            De ki: "Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir."Ali İmran Suresi,31)diğer ayette ise Yüce Rabbimiz kendine ve Resule itaat edilmesini,yüz çevirenlerin kafir olacağını bizlere emretmektedir.(De ki: "Allah’a ve resule itaat edin." Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kafirleri sevmez. Al-i İmran : 32) Nisa suresinde ise Peygamberlerin itaat edilmek üzere gönderildiğini bildirir,(Biz her bir peygamberi, Allah’ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah'dan bağışlanmayı dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret dileseydi,elbette Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı. Nisa,64) Nisa suresinin bir sonraki ayetinde ise Peygamberimize itaat etmedikçe iman etmiş olmayacağımızı bildirmiştir.(Hayır, rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar. Nisa:65)
            Resul-i
Ekrem Efendimiz , muhtemelen övünç vesilesi olarak algılanmaması ve sonraki dönemlerde Hristiyanlıkta görüldüğü gibi aşırı telakkilere yol açmaması için kendisinin üstünlüğünü dile getiren beyanlara fazla yer vermemişse de birçok hadis mecmuasında Peygamber sevgisine dair bazı ifadeleri mevcuttur.
“Sizden hiçbiriniz beni babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz” mealindeki hadis (Buhari, “İman”, 8; Müslim, “İman”, 69)

            Türklerin İslam dinine olan bağlılıkları her türlü takdirin üstündedir. Bu gün bile toplumuzda Ahmet, Mahmud,Mehmet ve Mustafa isimleri en çok tercih edilen isimlerdir.

          Osmanlı’nın Peygamber sevgisini her zaman canlı tutmasına en bariz örnek Bursa Ulu Cami imamı Süleyman Çelebi’nin yazmış olduğu Mevlid olarak bilinen Vesiletün Necat’tır. İran’dan Bursa’ya gelen ” bir vaiz Bakara suresinin 285. ayetini açıklarken peygamberler arasında bir fark bulunmadığını, bu sebeple Hz. Muhammed’in Hz. İsa’dan ve diğer peygamberlerden üstün olmadığını söyleyince cemaatten bazıları vaize karşı çıkmış, tartışmalar büyümüş, bu arada Süleyman Çelebi, “Ölmeyip İsa göğe bulduğu yol / Ümmetinden olmak için idi ol” beytini söylemiş, halkın çok beğendiği bu beyti, daha sonra büyük bir aşkla Hz. Peygamber’in sevgisini terennüm edecek ve onun hayatının bazı bölümlerini içine alacak şekilde geliştirerek eserini tamamlamıştır.(DİA)Süleyman Çelebi’nin Peygamber sevgisiyle yazdığı ve okuduğu Vesiletün Necat(Mevlid) 550 yıldan fazla bir zamandır Türk insanının gönlünde yer etmiştir. İnsanımız Peygamber sevgisiyle yazılan Vesiletün Necat’ı bir insanın yazdığı her hangi bir şiirden çok fazla sevmiş ve beğenmiştir.

            Türkler çocuklarına Muhammed ismini çoğunlukla edebinden vermemiştir. Kızgınlık anında kötü söz söylememek için aynı kökten gelen Mehmed ismini tercih etmiştir. Hicaz demiryolu yapılırken çekiçlere keçe sarılması Peygamber sevgisi ve yaşadığı yerlere duyulan edebin zirvesidir adeta. Osmanlı tarihinde Peygamber sevgisiyle alakalı yüzlerce menkıbe bulabilirsiniz. Bu sevgi Osmanlı’yı İslam dininin hizmetkarı,koruyucusu pozisyonuna çıkardı ve bu yüzden Avrupa yüz yıllarca Türk ve Müslüman’ı özdeşleştirdi.

            Abdülkadir Özcan’ın da belirttiği üzere; Evlad-ı Fatihan denilen ve Rumeli’ye iskan edilen Müslüman Türk kabilelerin güzel komşuluk ilişkileri olsun gerekse yerel yöneticilerin adil davranışları Batı toplumunda Türk ve Müslüman algısını birleştirdi. Kemal Karpat’ın da ifade ettiği üzere Batı yüzyıllar boyu Türk ve Müslüman terimini aynı manada kullandı. Özcan’a göre  Osmanlı devletinin Batı’daki karşılığı Türk Devleti Kanuni Sultan Süleyman’ın ise Grand Turc (Büyük Türk’tür)

             Osmanlı devletinin hükümran olduğu sivil Avrupa toplumunda da aynı algı yerleşti. Avrupa’da bir gayri Müslim Müslüman olduğunda ona Türk oldu denilirken Sıbyan mekteplerinde İslam’ın beş şartı Türklüğün beş şartı gibi algılanmış ve söylenmiştir. 20.yüzyılın yüz karalarından Sırp-Boşnak savaşında savaş Sırp-Müslüman savaşı olarak algılanmış ve bu şekilde ifade edilmiştir. Gerçekten Türklük ve İslamiyet zamanla et ve tırnak gibi birbirinden ayrılmaz iki unsur olmuş, Macarlar,Gagavuzlar,Bulgarlar ve Finler gibi Müslüman olmayan kavimler Türk kabul edilmemiştir.(Abdülkadir Özcan)

            İsimleri anılan kavimlerde kendilerini Türk olarak kabul etmemektedirler. Mesela Macarlar kendilerini ayrı bir ırk gibi gördükleri Hunların torunları olarak kabul ederken,Bulgarlar kendilerini ayrı bir ırk kabul ettiklerinden yüz yıllardır süren Türk düşmanlıklarına devam etmektedirler. Profesör Özcan’ın ifade ettiği gibi özdeşleşme 20 yüzyılda da devam ediyordu. Sosyal Medyada Aliya İzzetbegoviç’e isnad edilen”: Sırplar bize Türk derlerdi. Onlar için bütün Müslümanlar Türk’tü. cümlesini HÜSNÜ DEMİRCAN Belleten’in 286. sayısındaki yazısında teyit etmektedir.” Kendi tercihleri ile bir kültür devrimi gerçekleştiren ve Avrupa kültürü ile farklılaşan Boşnaklar artık Sırpların gözünde bir nevi “Türk” olmuşlardır.” Aynı dönemlerde İngilizler bile tüm Osmanlı egemenliğinde yaşayan Balkan devletlerini Türklerin dostu ve Hristiyanların düşmanı olarak kabul ediyorlardı. H. Demircan)

            “Eski dinleri İslamiyet’le benzeştiği için Türklerin yeni dini kabul etmeleri kolay olmuştur” gibi bir iddiaya rastlamışsınızdır. Bazı İnternet sitelerinde Türklerin eski dinlerinin Şamanizm olduğunu da okumuşsunuzdur. Bu iddia da temelsiz bir iddiadır. Birincisi İslam dini Hak dindir,Son dindir. Bu husus Kur’an-ı Kerim’ de (Allah katında din kesinlikle İslam’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki hak tanımazlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur. Al-i İmran:19) olarak bize bildirilmiştir. Herkesin malumudur ki:Hz. Adem(as) dan bu güne bütün hak dinlerin özü İslam dinidir. Tufan Gündüz Derin Tarih dergisinin Türkler Nasıl Müslüman Oldular dosyasına yazdığı yazıda, Türk’lerin; Tek Tengri (Tek Tanrı)inancına sahip olduklarını,dua ederken Tek Tengri diye dua ettiklerini, öldükten sonra cennete gireceklerine inandıklarını,İbni Fadlan’dan nakille, Müslümanlara karşı hassas davrandıklarını,yanlarında bulunan bir  Müslüman tövbe istiğfar ettiğinde onlarında hemen Müslümanlar gibi tövbe istiğfar ettiklerini bizlere aktarmaktadır.

            Adı geçen derginin aynı sayısında Prof. İsmail Taşpınar’da Şamanizm ve Türklerin Tanrı inançlarını  benzer ifadelerle anlatmaktadır. Taşpınar’ın yazdığına göre Şamanizm bir din olmaktan ziyade dini bir unsurdur. Eski Türk Kültüründe atalara saygının önemli bir yere sahip olması,Türk kültüründe ölen atalarla ve tabiatüstü varlıklarla irtibatın kurulmasında şamanların aracılık yapması, bu külte önem verilmesine sebep olmuştur.

            Eski Türklerin inançlarıyla ilgili kaynaklara geçmiş bir bilgi notu paylaşmak istiyorum:

(Horasan Valisi Cüneyd ile Türk  Hükümdarı Hakan karşılaştılar. Hakan’ın ordusu o kadar kuvvetliydi ki,                 Cüneyd korktu. Hakan durumu görünce  Cüneyd’e haber gönderip: “Korkma,ben sana bir fenalık yapmak istemem. Kuvvetlerinin eksik tarafını önceden gördüm. Eğer sana galip gelmek ve kötülük yapmak isteseydim, fırsat vermeden kuvvetlerini tozla duman ederdim. Senin akıllı ve dinini bilen bir kimse olduğunu duydum. Dininizi tanıyabilmek için bazı şeyler sormak istiyorum. Sakın benden kuşkulanma, endişeye düşme. Benim gibi bir adama gadr etmek yakışmaz” dedi. Bunun üzerine Cüneyd geldi. Hakanla görüştüler. Cüneyd: İstediğini sor? Beğendiğim bir cevap bulursam veririm. Aksi halde bunu benden daha iyi anlayana havale ederim.

Hakan: Zina eden bir kimse hakkında hükmünüz nedir?

Cüneyd: Evli olmayana yüz sopa atarız. Ayrıca onu kalabalığın içinde teşhir ederiz. Evli olanı öldürünceye kadar taşlarız.

Hakan: İyi, güzel. Namuslu olan bir insana zina iftirası atana ne yaparsınız?

Cüneyd: Seksen sopa atarız, bir daha şahitliğini kabul etmeyiz.

Hakan: İyi, güzel. Hırsız hakkındaki hükmünüz nedir? 

Cüneyd: Eve zorla girip hırsızlık yapanın elini keseriz. Yol kesip adam öldüreni, yakalayıp çarmıha gereriz.

Hakan: İyi ve güzel. Gasp eden ve başkalarının malını yağmalayan kimseye hükmünüz nedir?

Cüneyd:Hırsızlık dışında kol kesmeyiz.

Hakan:İyi ve güzel İnsan öldüren ,kulak ve burun kesen kimse hakkında hükmünüz nedir?

Cüneyd:Bu husustaki hükmümüz cana can,göze göz,buruna burun…yani kısastır.

Hakan:İyi ve güzel. Yalancı,dedikoducu,saygısız kimse için hükmünüz nedir?

Cüneyd:Biz bu gibi kimselere sürgün,ahaliden uzaklaştırma ve aşağılama gibi cezalar veririz. Şahitliklerini kabul etmeyiz.  

Hakan:Sadece bu mu?

Cüneyd:Dinimize gö   re verilecek cevabımız budur?

Hakan:Bana göre dedikoducu kimseler,insanların arasını tutuşturan kimsedir. Böyle bir insanı hiç kimseyi görmeyeceği bir yere hapsederim. Alenen yellenenin kıçını dağlarım.           Yalancıya gelince sizin hırsızın elini kesmeniz gibi bende onun dini keserim. İnsanları güldürüp hafif meşrepliğe alıştıranları memleketimden sürerim.

Cüneyd:Siz hükümlerinizi aklın uygun görüp görmemesine göre veriyorsunuz. Biz ise Peygambere tabi olan, aklımıza göre idareye kendimizi salahiyetli görmeyen bir milletiz. Allah bize faydalı olan şeylerin iç yüzünü hadislerin sırrını ve mahiyetlerini,faydalarını ve sonuçlarını bilir;insanlar bunu bilmez. Her şeyin dış yüzüne göre hüküm verirler. Nice tedbirsiz kişiler kurtuluşa erdiği halde nice tedbirli kişiler felakete uğramışlardır.

Hakan:Bundan daha değerli söz söylememiştin. Bu sözler kalbime işledi.(El Cahiz,Hilafet Ordusunun Menkıbeleri ve Türklerin faziletleri.)

             El Cahiz’den aktardığımız alıntıdan okuduğunuz gibi duydukları Türk Hakanının hoşuna gitmiş,kalbine işlemiştir. Eski Türklerin ilah anlayışları ve günlük dini uygulamaları bazı İslami uygulamalarla benzerlik gösterebilir. Ayrıca bizler Allah-ü Teala(cc)nın her kavme peygamber gönderdiğini inanıyoruz. Ancak kabul etmek gerekir ki bu tür benzerlikler din değiştirmek için yeterli değildir. Asıl önemlisi Eski Türk  dini inançlarının İslamiyet kadar toplum hayatının her alanını kapsayıcı olmaması,Kur’an-ı Kerim’le rekabet edecek bir kitaba, Hz. Peygamber'in karşısına ikame edecekleri bir peygambere,mescidin karşı bir mabede sahip olmaması sebebiyle Türkler İslam ini karşısında mutlak bir direniş refleksi gösterememişlerdir. Mustafa Alican)
            Türkler kabul ettikleri yeni dinlerine-sufilerin büyük gayretleriyle-safiyane biçimde bağlandılar. Bu bağlılıkları sebebiyle kendi ırkdaşlarıyla bile savaşmayı göze aldılar,savaştılar. İslam dininin bayraktarı oldular.

( Türkler Ve İslam Dini başlıklı yazı Mustafa ESER tarafından 7.08.2025 tarihinde sitemize eklenmiştir. Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu , kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. )
Okuduğunuz Yazının Site Kurallarını İhlal Ettiğini Düşünüyorsanız, Site Yönetimine Bildirmek İçin Tıklayınız.
 

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu

EdebiyatEvi.Com | Edebiyat ve Kültür Platformu