Ehl-i Tasavvuf Ve Şeriat
EHL-İ TASAVVUF- ŞERİAT
Ehl-i sünnet tasavvufu konusunda referans kaynağımız çoğunlukla Nakşibendi
literatürüdür. Ancak Nakşibendi literatürünün
tamamını anlatmamız veya özetlememiz mümkün değil. Bunun yerine Nakşibendiyye
tarihinde iz bırakan büyük sufilerden bahsedeceğiz. Elbette ki Sufiler hakkında
ayrım yapmak gibi bir had bilmezlik içinde değiliz. Ancak sufilerin de manevi
makam olarak derece derece olduklarını ve gerek makam gerekse manevi görevleri
sebebiyle bazılarının tasavvuf tarihinde iz bıraktıklarını biliyoruz.
Daha önce belirttiğimiz üzere amacı itibarıyla Ehl-i sünnet
tasavvufu aslında tektir. “Allah-ü Teala
(cc) nın rızasına ulaşmak.” Tarikat/Sufilik ise bu amacın hayata
geçirilmesidir. Tarikatların fikir ve amaçları aynı iken metotları farklıdır.
Metot bakımından tarikatları Sesli (cehri) zikir ve sessiz (hafi) zikir yapan
tarikatlar şeklinde ikiye ayırabiliriz.
Daha önce belirttiğimiz üzere İslam tasavvufu Tabiin döneminde Zühd
hareketi olarak başladı. Gerek zâhid gerekse sufi ismiyle tanınan sufiler sonra
gelenleri yaşamları ve fikirleriyle her bakımdan etkilediler. Bu dönemde
kurumsal olarak “Tarikat” isminden bahsedemeyiz.
İlk dönem sufileri arasında, Tasavvuf tarihini en çok
etkileyenlerden birisi Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) dir. Abdülkadir Geylani
(ks) şathiyeleri, kerametleri ve Gavsul Azam lakabıyla İslam tasavvuf tarihinde
silinmez izler bırakmış ve kendisinden sonraki tüm sufileri ve tarikatları
etkilemiştir. İsmine nispetle Kadirilik olarak anılan tarikatın kurucusu
sayılır. Kısaca bahsetmek gerekirse;
İsmine nispetle Kadirilik olarak anılan tarikatın kurucusu Seyyid
Abdülkadir Geylani (ks) (1077-1166)
1077 tarihinde Hazar denizinin güneybatısındaki Gîlân eyalet merkezine bağlı
Neyf köyünde doğmuş olup, Arapça’da “el-Cîlî, el-Cîlânî”, Farsça’da “Gîlî,
Gîlânî”, Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde telaffuz edilen nisbesiyle şöhret
bulmuştur. Soy kütüğü Hz. Ali (kv) ye dayanır. Babasının son derece dindar
olduğu bilinirken annesi Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fâtıma’nın da kadın
velîlerden olduğu kabul edilir.
18
yaşında gittiği Bağdat’ta hadis, fıkıh ve edebiyat okudu. Usul, füru ve
mezhepler tarihi hakkında geniş bilgi sahibi olan Abdülkadir Geylani (ks)
tasavvufa intisap etti. Bir süre hocası Ebû Sa‘d’ın kendisine tahsis ettiği
medresede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimleri okuttu ve vaaz
verdi. Bir süre sonra bütün bunları bırakarak menkıbeye göre 25 yıl süren bir
inzivaya çekildi. Tarikat silsilesi Cüneyd-i Bağdâdî’ye (ks) ulaşmaktadır.
Abdülkādir-i
Geylânî (ks) Bağdat’ta Şâfiî mezhebinden Hanbeli mezhebine girmekle birlikte
hayatının sonuna kadar her iki mezhebe göre fetva vermiştir. Yaşadığı dönemde
Hanbelîler’in imamı olmuş ve bundan dolayı kendisine “Muhyiddin” (dini ihya
eden) unvanı verilmiştir. Abdülkādir-i Geylânî (ks) ameli ve itikadi olarak
Hanbelî mezhebine sarsılmaz bir şekilde bağlıdır. Şathiyeleri sebebiyle mutasavvıfları tenkit
eden İbn Teymiyye onun bu tür sözleri karşısında ya susmak veya bunları te’vil
etmek zorunda kalmıştır. İbn Teymiyye, onun Cüneyd-i Bağdâdî ve Muhâsibî gibi
şer‘î hükümlere hassasiyetle bağlı, büyük ve saygı değer bir şeyh olduğunu
söyler, hatta İbn Akīl’in hücumuna uğrayan şeyhi Debbâs’ı da savunur.
Abdülkādir-i
Geylânî’nin (ks) tasavvuf anlayışı, şeriata ve dinin zâhirî hükümlerine yani Kur’ân ve Sünnete dayanır. Onun tasavvuf anlayışında beş
kural vardır. 1) Himmeti (niyet ve düşünceyi) yüceltmek, 2) Haramlardan kaçınmak,
3) Hizmeti güzelleştirmek, 4) Azmi artırmak, 5) Nimete saygı göstermek. Himmeti
yüce olanın derecesi yükselir. Haramlardan kaçınanları Allah korur. Hizmeti
güzelleştiren keramet sahibi olur. Azmi artıranın hidayeti sürekli olur. Nimete
saygı gösterenin nimeti artar.O, her an Kur’an ve hadislere uygun hareket etmeyi
şart koşar. Ona göre bir zâhidin hayatında görülebilecek derunî haller dinî
ölçülerin dışına taşmamalıdır. Müridlerine hep, “Uyun, uydurmayın; itaat edin,
muhalefet etmeyin, yakınmayın; temizlenin, kirlenmeyin” şeklinde tavsiyelerde
bulunurdu. Dinin zâhirî hükümlerine uymadığı için, tasavvuf anlayışını “Kur’an’a sarılmak, sünnete uymak, helâl lokma
yemek, eziyetten kaçınmak, günahlardan uzak durmak, tövbe etmek ve hakları
yerine getirmek
esaslarına göre şekillendiren sufilerin
şeyhi Sehl
et-Tüsterî’nin “sır” nazariyesini reddetmiş, kendi tarikatının şeriata uygun
olduğu İbn Teymiyye gibi bir münekkit tarafından bile kabul
edilmiştir. Gazzâlî’nin geliştirdiği Sünnî tasavvuf, onun tarafından devam
ettirilmiştir denebilir.
Sühreverdî, şathiyelerinden söz ederek bunların sekr halinde söylenmiş sözler olduğuna dikkati çeker. SÜLEYMAN ULUDAĞ DİA https://geylani.beun.edu.tr/hakkimizda.html Okt. Mustafa SEZER
Bahsedeceğimiz
ikinci sufi aynı zamanda sufi Cüneyd-i Bağdadi (ks) nin “Sûfîler
arasında Bâyezîd’in yeri, melekler arasında Cebrâil’in yeri gibidir” şeklinde vasfettiği Bayezid-i Bistami (ks) olacak.
Bayezid-i
Bistami (ks) yaşadığı zamanda (ö.848-73 yaş) zahiren şeriata aykırı gözüken
şathiyeleriyle meşhur ilk dönem sufilerdendir. Bayezid-i Bistami (ks) tasavvuf
hayatında sekr halini çok sık yaşamıştır. Onun tanınmış mürid ve halifelerinden İbrahim el Herevi
şathiyeleri dolayısıyla aleyhinde çok şeyler uydurulduğunu söyleyerek Bâyezîd’e
(ks) isnat edilen bu tür ifadelerin ona ait olabileceğine ihtimal
vermemektedir.
Hadis,
fıkıh ve kelâm âlimlerinden çoğu Bâyezîd’in (ks) şathiyelerini doğru bulmamakla
birlikte sekr halinden dolayı kendisini mâzur görmüşlerdir. Nitekim İbn
Teymiyye, sekr halinde söylenen bu tür şathiyeleri yaymak değil gizlemek
gerektiğini ifade ederek ondan saygıyla bahseder ve özellikle vahdet-i
vücûdcu mutasavvıfların bu sözleri delil olarak ileri sürmelerine
şiddetle karşı çıkar.
Kendisinden pek çok keramet ve keşf hali
nakledilen Bâyezîd (ks) olağan üstü hallere önem verilmesini istemez: “Falan kişi tayy-ı mekân ediyor” denilince, “Allah’ın
lânetlediği şeytan ile leş yiyen kargalar da aynı şeyi yapıyor”; “Falan zat su üzerinde
yürüyor” denilince, “Balıklar da aynı işi yapıyor” diyerek bunları önemsemediğini göstermiş ve
aslolanın şeriatın hükümlerine bağlı kalmak olduğuna işaret etmişti. O, şer‘î
edeblerden birine aykırı davranan kişiye Allah’ın velîlik sırrını emanet
etmeyeceğini söylerdi. Onun bazı şathiyelerini şerheden Cüneyd-i Bağdâdî’ye
göre Bâyezîd yine de tasavvufta son mertebeye ulaşamamıştır; söz ve
halleri sülûkün başlangıç ve ortalarında görülen
türdendir. Süleyman
ULUDAĞ DİA Bayezid (ks) aynı zamanda Nakşibendi silsilesinde olup
tarikat Yusuf Hemedani’ye kadar ismine nisbetle Tayfuriyye olarak tanınmıştır.
Bahsedeceğimiz
üçüncü sufi Abdülkadir Geylani (ks) nin tarikat silsilesinde bulunan Cüneyd-i
Bağdadi (ks) dir. (ö.909) Küçük
yaşta ilim tahsiline başlayan Cüneyd-i Bağdadi hem şer’i hem tasavvuf ilminde
kendisini yetiştirdi. Yirmi yaşında iken fetva verecek seviyeye gelmişti.
Tasavvufa intisap etmesinden sonra da şer‘î ilimlerle de sürekli meşgul oldu.
İlim ve tasavvuftaki üstün mertebesinden dolayı “tâvûsü’l-ulemâ” ve
“seyyidü’t-tâife” olarak anılan Cüneyd-i Bağdadi (ks) şer’i ilimler ve
tasavvuftaki üstün mertebesine rağmen geçimini sağlamak için ticaretle
uğraşırdı.
Cüneyd-i Bağdadi (ks) bir
mektubunda bu tevhidi dörde ayırır. 1- Halkın tevhidi. 2- Zâhir ulemâsının
tevhidi. 3 ve 4 seçkin âriflerin (havassın) tevhidi. Âriflere ait tevhidin
birinci mertebesinde Allah’ın birliğini dile getiren sâlikin gözü O’ndan başka
bir şeyi görmez; zâhirde ve bâtında O’nun emirlerini yerine getirirken O’ndan
başka hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir şeye rağbet etmez. Hakk’ın tecellileri
karşısında sadece Hak için Hakk’ın emirlerine uyar. İkinci mertebede sâlikin
Allah’ın huzurundaki varlığı bir gölge ve hayalden ibarettir. Onu sevk ve idare
eden sadece Allah’ın irade ve kudretidir.
Cüneyd-i Bağdadi (ks) sema
ve ilahilerin lüzumuna inanırken zâhirî hükümlere bağlı kalınması, şer‘î
ölçülerin dışına çıkılmaması gerektiğini ısrarla vurgulamış ve şeriata aykırı
tasavvufî hal ve hareketleri tenkit etmiştir.
Cüneyd-i
Bağdadi (ks) Hz. Peygamber’in sünnetine sarılma ve onu örnek alma yolu
dışındaki yollardan hiçbiriyle Hakk’a ulaşılamayacağını belirtir ve “Yolumuz
Kitap ve Sünnet’le kayıtlıdır”, “Tasavvuf ilmi Kur’an ve hadisle sınırlıdır”
derdi. SÜLEYMAN ATEŞ
DİA
Zikretmemiz gereken dördüncü
sufi İmam Ebubekir Şibli (ks) dir. Seyyidu’t-Tâife Şeyh Cüneyd-i Bağdâdî
(ks)’nin yetiştirdiği halîfelerinden Türk-İslam mutasavvıfı Ebû Bekr Şiblî (ks)
tasavvufun tarîkat devrinden önce yaşamıştır. Şiblî (ks) Abbâsî saraylarında
yetişmiş, iyi eğitim almış, yöneticilik yapmış ve sonunda bunların hepsini terk
ederek tasavvuf yoluna yönelen zühd ehli ilk Türk mutasavvıflardan biridir.
Tarikatların kurumsallaşmasıyla birlikte Cüneyd-i Bağdâdî (ks) ’nin halîfesi
olarak Kadiriye, Mevleviye, Rifaiye, Şazeliye tarikatının silsilelerindeki
şeyhlerden biri olmuştur.
O, sûfî şahsiyeti kendisinde
tabiat ve mîzac oluncaya kadar mücâhedeye ve nefsini kırmaya devam etmiştir.
Aynı zamanda oldukça zühd ehli bir hayatı tercih eden Şiblî (ks) kendisiyle
sülûkunu niyet ettiği yolda engel kalmaması için mallarını ve kitaplarını
dağıtmıştır. İmam Şibli (ks) kaynaklara göre nefis terbiyesi için uzun süren
bir riyazet ( Sûfîler, sâlikin nefsini mubah olan hazlardan da mahrum ederek nefis
üzerinde hâkimiyet kurması gerektiğine inanırlar. Riyâzet “nefsin şehvet denilen
beden ve dünya ile ilgili arzularını kırmak, bunları etkisiz hale getirmek,
nefsi aklın ve dinin tesbit ettiği sınırlar içinde tutmak” şeklinde de
tanımlanmıştır.)
Hayatının tamamı tevhîd olan
Şiblî’ye göre zühd, ‘kalbin eşyâdan, eşyânın
Rabb’ine çevrilmesidir.) Başka bir rivâyette de; Sûfî, Allah’la beraber iki cihanda da Allah’tan başkasını görmez,‛
demiştir. Şiblî’ye göre tevhîd Allah’a dâimî olarak aşk,
mutlak boyun eğme ve sınırsız tevekküldür. Şiblî dünya ve âhiretin
rüya, Allah Teâlâ’nın uyanıklık olduğunu söylemiştir. Ona göre bu haldeki sûfî
Sevgilisi olarak Allah’ı razı etmek için şeriate uysa, gayesi Allah’tır;
Şiblî (ks) zahiri olarak küfür
sayılabilecek şathiyelerinden dolayı deliliği kendisine gelebilecek itham ve
saldırılara karşı kalkan yapmıştı. “ “Ben ve
Hallâc aynı şey idik; beni divaneliğim kurtardı, onu aklı batırdı”Bu
yüzden işaretlerle konuşuyor, şiirlerinde istiareler kullanıyordu. Belki de bu
yüzden en iyi dostu Hallac-ı Mansur (ks) gibi katledilmekten kurtulmuştu.
Tarikatler biri Hazret-i Ebû
Bekir (ra), diğeri de Hazret-i Ali (kv) ye nisbet edilen iki asıl silsile kabul
etmişlerdir. Seyyidu’t-tâife diye tanınan Cüneyd-i Bağdâdî’ye kadar olan
silsile, Halvetiyye, Mevleviyye, Bayrâmiyye, Sühreverdiyye, Desûkiyye gibi,
silsilesi Hazreti Ali’ye ulaşan pek çok tarikatta aynıdır.
İmam
Şiblî (ks)’nin tasavvuf yolunda eğitim aldığı iki büyük şeyhi vardır. 1.
Cüneyd-i Bağdâdî (ks) (ö.910) Fıkh-i bâtınî demek olan tasavvufta imam olan
Cüneyd(ks), aynı zaman-da fıkh-ı zâhirîde de âlimdi. 2. Hayru’n-Nessâc Ebu’l-Hasen Muhammed b. İsmâil (ks) (ö. 837) Cüneyd-i
Bağdadi (ks) bu şeyh için “
O hepimizin iyisidir,” demiştir.
Ebu Bekir Şibli (ks) İslam
tasavvuf tarihinde iz bırakan sufilerdendir. Kaynaklara göre Rifaiyye,
Kadiriyye, Mevleviyye ve Şazeliyye tarikatlarının silsileleri halifeleri
vasıtasıyla İmam Ebubekir Şibli’ye (ks) ulaşmaktadır.
Şeyh Ebû Bekr Şiblî (ks) ’nin şeyhi
Seyyidu’t-Tâife Cüneyd-i Bağdâdî (ks)’den itibaren Cüneydiyye diye adlandırılan
silsilelerden tarikatların teşekkül devrinden sonra birçok tarikat ortaya
çıkmıştır. Dünya’nın dört bir yanında birçok müntesibi bulunan Kâdiriyye,
Rifâiyye ve Şâzeliyye gibi tarikatların silsilelerinin kendisine dayandığı
Cüneyd’in halifelerinin en önemlilerinden biri, Allah için şan, şöhret, hüküm
ve serveti terk eden büyük Türk-İslam mutasavvıfı Şeyh Ebû Bekr Şiblî’(ks) dir.
Tasavvuf Tarihinde zühd ve takvasıyla olduğu kadar, yetiştirdiği halifeleri ve
kendisinden sonra teşekkül eden tarikatlar sayesinde yerini almış olan Şeyh
Şiblî (ks) Türklerin Müslüman olmalarından sonra İslam’la buldukları izzetin en
önemli örneklerinden biri olmuştur.
Tasavvuf | İlmî ve Akademik Araştırma
Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 19, ss. 211-234. Tasavvuf | İlmî ve Akademik
Araştırma Dergisi Ar. Gör. Dr. Süleyman Demirel Ü. İlahiyat Fakültesi 212 |
Rifat OKUDAN DİLAVER GÜRER DİA
Bahsetmemiz gereken diğer bir sufi Seyyid Yusuf Hemedani(ks) dir.
Hak ettiği kadar tanınmadığını düşündüğümüz Seyyid Yusuf Hemedani (ks)
yetiştirdiği iki büyük sufi ile tasavvuf tarihini derinden etkilemiştir. Hace
Yusuf Hemedani (ks) aynı zamanda Türk-İslam tarihini etkileyen üçüncü halifesi
Hace Ahmed Yesevi (ks) dir. Ahmed Yesevi (ks) hakkında yorum yapmaya gerek
duymuyorum. Herkes Türklerin müslümanlaşmasındaki rolünü az çok biliyor.
Hace Yusuf Hemedani (ks) nin dördüncü halifesi olarak görevi
devralan Abdülhalik-ı Gucdüvani Kelimatı Kudsiyye adıyla bilinen (“hûş der-dem”, “nazar ber-kadem”, “sefer der-vatan” ve “halvet
der-encümen”i Yusuf Hemedânî (ks) hazretleri, müridi Abdülhâlik-ı Gucdüvânî
k.s. hazretlerine tavsiye etmiş, ondan da “yâdkerd”, “bâzgeşt”, “nigâhdâşt” ve
“yâddâşt” dahil sekiz adedi rivayet olunmuştur.) ıstılahları Nakşibendi
literatürüne sokmuştur. Gucdevani (ks) Şah-ı Nakşibendin (ks) üveysi olarak
şeyhidir ve gizli(hafi) zikri ona talim eden kişidir. Şah-ı Nakşibend (ks) den
sonra Nakşibendiler tamamen gizli zikre yönelmişlerdir.
Seyyid Yusuf Hemedani (ks) İslam tasavvufunun zirve isimlerindendir.
Nakşibendi silsilesinde yer alan Hemedani (ks) ye nisbetle tarikat uzun bir
süre Haceganiyye olarak anılmıştır. Nakşibendiliği sistematikleştiren
Abdülhalık Göcdevani (ks) ve “daha
çocukluğundan beri Peygamber’in hiçbir Sünnet’ine bağlılıktan geri kalmayan “ Türklerin
Müslüman olmalarında büyük katkısı bulunan Ahmed Yesevi (ks) nin şeyhi ve
hocası olan Yusuf Hemedani’ (ks) nin (ölm, 1140) tasavvuf
risalesinde Şer’iatı yaşamanın önemi şu ifadelerle belirtir: Neticede,
şeriat yolunda yürümenin yolu yöntemi, Şeytan'ın hilafına çok ibadet ve iyi
kulluk etmektir. Ahiret yolunun aydınlık olması Şeytan'a muhalefetle mümkündür.
SEYYİD YUSUF-İ HEMEDANi'NİN TASAVVUFA
İLİŞKİN BİR RİSALESİ Prof. Dr. Mehmet KANAR İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi,
Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nden Emekli.
Seyyid Yusuf Hemedani (ks)
halifesi Abdülhalik Gucdevani’ye (ks) kendi sülûkundan şu şekilde bahsetmektedir: “Ey Abdulhâlik! Bilesin ki, Hak yolunun yolculuğu yani sülûk iki kısımdır:
Sülûk-ı zâhir ve sülûk-ı bâtın. Sülûk-ı zâhir, daima ilâhî emir ve yasaklara
riayet etmek, imkân ölçüsünde dinî esasları muhafaza etmek ve nefsin
arzularından kaçınmaktır. İkinci kısım olan sülûk-ı bâtın ise, kalbi
temizlemeye çalışmak ve nefsânî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarf
etmektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur. Yusuf Hemedani (ks) İslâm’ın inanç esaslarını
tevilsiz kabul eder, daima riyazet ve mücâhede hâlinde bulunur, müridlerine
Peygamber (sav)’in sünnetine ve ashâbının izlediği yollara göre hareket etmeyi
tavsiye ederdi.
Yusuf Hemedani (ks)
fıkıhta Hanefî ve
itikatta Mâturîdî idi. Müntesiplerinin dindarlıklarını İslâm, iman ve ihsan
boyutunda derinleştirmelerini istedi. Hemedânî (ks) İslâmî emirlere son derece
bağlı, sahv ve temkini esas alan bir tasavvuf anlayışına sahipti. Keramete ve
keramet göstermeye iltifat etmez, sekr ve vecdin tesiriyle zuhur eden ölçüsüz
söz ve davranışları tasvip etmezdi. Prof. Dr.
Kadir ÖZKÖSE-Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK Nasihat Yayınları- Altın Silsile- den
Altın Halkalar kitabından özet. Ve Necdet Tosun DİA)
Yusuf Hemedani (ks) hakkında yazılanları Fuad Köprülü’de Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar kitabında teyit etmektedir. Hemedani (ks) “Ahmet Yesevi’nin de aralarında bulunduğu halifeleri ile Türkistan bölgesinde “Sünni İslam ve Tasavvuf “ telakkisinin oluşmasını ve yerleşmesini sağlayan kişilerin başında gelmektedir. Hanefi mezhebine bağlı olan Hace Yusuf Hemedani (ks) İslamiyet’in bütün esas akidelerini te’vilsiz kabul ettiği gibi daima riyazet ve mücahede halinde bulunur, müridlerine Hazret-i Peygamber’ in ve ashabının yollarına gitmeyi tavsiye ederdi. Ord. Prof. Dr. FUAD KÖPRÜLÜ TÜRK EDEBİYATI ’ NDA İLK MUTASAVVIFLAR DİB YAYINLARI ÜÇÜNCÜ BASIM Prof.Dr.Dilaver Gürer Hace Yusuf Hemedani: Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı tasavvuf ilmi ve akademik araştırma dergisi 2020 Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE-Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK Nasihat Yayınları- Altın Silsile- den Altın Halkalar kitabından özet. Ve Necdet Tosun DİA) SEYYİD YUSUF-İ HEMEDANi'NİN TASAVVUFA İLİŞKİN BİR RİSALESİ Prof. Dr. Mehmet KANAR İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü'nden Emekli.
Hace Yusuf Hemedani (ks), tarikata seriat ilimlerini köprü yapan ve
seriatsız tarikatın olamayacağını isbat eden Kuşeyri’nin talebesi ve damadı
olan Nakşi silsilesinden Ebu Ali Farmedi (ks) nin halifesidir. Ehl-i Sünnet
anlayışının takipçisi, Kur’an ve Sünnet’e sıkı-sıkıya bağlı olan Hemedani,
hayatını ilim ve irşada vakfetmiş, soru-cevap şeklinde yazmış olduğu Rütbetül
Hayat isimli eserinde sorulara Kur’an ve Sünnet ışığında cevaplar vermiştir.
Yusuf Hemedani(ks) Rütbtül Hayat isimli eserinde, hayatı İslam ile yaşamak, iman
ile yaşamak ve ihsan ile yaşamak olmak üzere üç dereceye (rütbeye) ayırmakta ve
ihsan ile yaşamanın hayat derecelerinin en üstünü ve değerlisi olarak
zikretmektedir. Dr. Muhammed Emin Riyahi Çünkü bu aziz şeyh kesinlikle
Hz. Peygamber(s)ın dinine muhalefet etmemişlerdir. Sahabe, tabiun, tebe-i
tabiun ve selef-i salihine uyarak yaşamışlardır.
Ahmed Yesevi’nin (ks) Buhara’dan ayrılmasının
ardından Yusuf Hemedani (ks) nin vasiyeti üzerine şeyhlik makamına geçen
Abdülhalık Gucduvani Hızır (as) dan hafi (gizli) zikir yapmayı öğrenmiş ve bu
zikri üveysi olarak Şah-ı Nakşibend’e öğretmiştir. Şahı Nakşibend (ks) a kadar
Nakşiler dergahta sesli(cehri) zikir, hücrelerinde ise hafi (gizli) zikir
yapıyorlardı.
Şah-ı Nakşibend (ks) seyr-ü süluku süresince hiç
sesli zikre katılmadı ve şeyhlik makamına geçince de sesli zikri tamamen
yasakladı. Tasavvuf tarihine iz bırakmış başka bir sufi aynı zamanda müderris
olan Şah-ı Nakşibend (ks) in ilk halifesi Hace Muhammed Parsa-Parisa(ks) da
önceki ve sonraki tüm sufilerle aynı görüştedir.
Muhammed Parsa, diğer bütün Nakşibendi şeyhleri gibi, şeriata sıkı
sıkıya bağlılığı ile tanınmış bir sufiydi. Rivayete göre bir gün şeyhine: “Tarikat
neyle bulunur?” diye sormuş, şeyhi de “Şeriata sıkı sıkıya bağlanmakla”
cevabını vermişti. Nitekim o: Ben şeyhimin bu cevabından sonra ifrat ve
tefritten sakınarak daime orta yolu tutmaya çalıştım. Yemek konusunda ne
büsbütün açlığı ihtiyar ettim ne de doyuncaya kadar yedim. Uykuyu azaltma
hususunda da itidali gözettim. Akşamla
yatsı arasını, sabah namazından önceki seher vaktini gizlice ihya etmeye gayret
ettim. Gönülden mazi, hal ve istikbale aid düşünceleri def’ederek havatırın
esaretinden kurtulmaya çalıştım.” demektedir.
Bu kalbi diri ve uyanık hakikat ehilleri, Rasulullah (sav), sahabe-i
kiram, tabiin, tebe-i tabiin ve selef-i salihinin siretlerinde olup Kur’ana ve
hadise güzelce ittiba, ashabı kirama gerektiği şekilde iktidayı kendilerine yol
edinmişlerdir. Aynı zamanda Cenab-ı Vehhab Teala hazretlerine daima iltica
halinde fazl-ı ilahi ve feyzi namütenahiye bağlılık halindedirler. Onların
gönüllerini Allah sevgisi sarmış bulunduğu için dünya dertlerinden ve masivadan
tamamen yüz çevirmişlerdir. Onların itikadlarının temizliği ve sağlamlığı
nasiyelerinde okunur. Ezeli inayet onların imdadına yetişmiş olmakla inad, niza
ve muhalefet damarları onların gönüllerinden çekilmiştir. Allah-ü Teala (cc)
Hud suresinde kullarına şöyle bildirir (“Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet
yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, rabbinin esirgedikleri
müstesna; zaten O insanları buna uygun yaratmıştır. Böylece rabbinin, “Andolsun
ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım” sözü yerini bulmuş oldu. “ Hud 118-119)
Allah’ın
tevfiki onların refikidir. Bunlar tefrika, düşmanlık, çekişme, muhalefet ve
ihtilaflardan kurtuldukları içinAllah’ın bütün mahlukatına şefkat ve rahmet
nazarlarıyla bakarlar. Düşmanlık ve çatışma azabından kurtuldukları için
Rasulullah (sav) onyarı fırka-i naciye, yan kurtulmuş fırka lakabıyla müşerref
kılmıştır. Hadis-i şeriflerinde: Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunların
hepsi ateşte yahud haviyededir. Ancak birisi müstesna buyurmaları üzerine
sahabe-i kiram: O fırka hangisidir ya Rasulellah diye sorduklarında Rasulullah:
Benim ve ashabımın olduğu yolda olanlardır ki onlar sevad-ı azamdır. Buyurmuşlardır.
(Sevad-ı Azam: Allahın emrini ayakta tutan, Rasullullahın sünnetine sımsısıkı
sarılan ve bu yolu her şeye rağmen terketmeyenlerdir. Bunlar Kıyamete kadar her
cemaat içinde bulunacaklardır - Şir-atül İslam’dan- mütercim) Hace Muhammed Parsa-Tevhide Giriş-Faslül Hitab Tercemesi Ali
Hüsrevoğlu Erkam Yayınları İstanbul 1988
Bahâeddîn Nakşbend (ks)’in önde gelen halifelerinden Muhammed Pârsâ
(ks), tasavvuf ve diğer dinî ilimlerde çeşitli eserler kaleme almıştır.
Pârsâ’nın tasavvuf alanında yazdığı eserlerin başında kuşkusuz Faslü’l-hitâb
gelir. Gerek tasavvuf ehli gerekse diğerleri tarafından istifade edilen bu
yapıt, onun en meşhur ve en hacimli eseridir. Pârsâ; bu eserinde tevhid,
fütüvvet, fenâ, bekâ, müşâhede, ricâlü’l-gayb, Ehl-i beyt ve sahâbeye muhabbet
gibi konuları şeriat ve tarikat esaslarına göre ele almıştır.
Adı Ebu’l-Feth Celâleddîn Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd el-Hâfızî
el-Buhârî eş-Şerğî olan Hâce Muhammed Pârsâ’nın (10 veya 20 Kasım 1345-11 Ocak
1420) kitabın tam ismi bütün bunları doğrular niteliktedir: Faslü’l-hitâb
li-vasli’l-ahbâb el-fâriku beyne’l-hata’i ve’s-savâb (Tasavvuf ilminde
mürîdlerin vuslatı için doğru ile yanlışı birbirinden ayıran kitap).
Muhammed Pârsâ’nın en meşhur ve en hacimli olan bu eserinde tevhid,
fütüvvet, fenâ, bekâ, müşâhede, ricâlü’l-gayb, Ehl-i beyt ve sahâbeye muhabbet
gibi konular şeriat ve tarikat esaslarına göre ele alınmaktadır.
Hatta kimi Şiî yazarlara göre Nakşbendîliğin en belirgin husûsiyeti sünneti ihyâ etmek ve şeriatı korumaktır. Bu da Ehl-i sünnet’e sıkı sıkıya bağlılığı göstermektedir. Öyle ki Muhammed Pârsâ’nın eserlerinde bu tarîkatın izleri yoğun olarak görülmektedir. Yani onların nazarında Pârsâ’nın bu çerçevede kaleme aldığı eserlerin esas maksadı; tartışmalı meselelerin üstünü örtmek, zâhiren Sünnî akîdeye muhalif olan hususlardan kaçınmak ve tasavvuf ile Şiîliği uzlaştırma gayretlerinin önüne geçmektir. Son tahlilde Muhammed Pârsâ’nın Ehl-i beyt’e muhabbetinin bulunduğu fakat kesinlikle Şiî olmayıp bilakis Sünnî-Hanefî olduğu müsellemdir. Şarkiyat İLMİ ARAŞTIRMALAR DERGİSİ Cilt: 14, Sayı: 3 (Aralık 2022) MUHAMMED PÂRSÂ’NIN BAŞYAPITI FASLÜ’L-HITÂB Abdulmelik İBRAHİMOĞLU • Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Ana Bilim Dalı,
Hace Ubeydullah Ahrâr (ks)
(1404 Taşkent-Bâgıstan- 20 Şubat 1490 Semerkant’ta)
Hâce-i Ahrâr (hürlerin
şeyhi) olarak
tanınan Ahrâr (ks) Hazretleri tasavvuf tarihinde iz bırakan meşhur
sufilerdendir. Adab kitaplarına göre Nakşibendi tarikatı ondan sonra Ahrariyye
adıyla bilinmiştir. Çocukluğunda hem mektebe devam etti hem de ziraatla uğraşan
babasına yardımcı oldu. Ayrıca çalışıp kazanmaya önem verir, kimseden hediye
kabul etmezdi. Ubeydullah Ahrâr (ks) Hazretleri, elinin emeği ile geçinip
kimseye muhtaç olmamak için ziraatle meşgul olurdu.
İslâm Dîni’nin yerleştirmeye çalıştığı akīdelerin en mühimi hiç
şüphesiz tevhid akīdesidir. Tevhîdin mâhiyetinin Allah’ın birliği olduğu
husûsunda sahih dînî metinlerde ittifak vardır. Sûfîler kelâm ve felsefe gibi
disiplinlerin aksine tevhîdi sâdece nazarî vechesiyle değil, tecrübî açıdan da
ele almışlar, Allah’ı birliğine îman etmenin yanı sıra bu birliği ilme’l-yakīn
bilmek, ayne’l-yakīn görmek ve hakka’l-yakīn yaşamak sûretiyle tecrübe
ettiklerini söylemişlerdir,
Tevhid nedir, sorusu İslâm Dîni’nde umûmî bir tanımla, Allah’ın (cc)
tek olduğuna, onun eş, oğul, benzer ve ortağının olmadığına îmân etmek,
şeklinde cevap bulur. Hac Übeydullah
Ahrar (ks) Fıkarât’ın
hemen başında “tevhid, vahdet ve ittihâd nedir” sorularını sormakta ve bunlara
şu şekilde cevaplar vermektedir: “Tevhid nedir, diye sual edilirse de ki:
[Tevhid] kalbi, Hakk’ın -sübhânehû- gayrının farkında olmaktan tecrid etmek ve
kurtarmaktır.
Ahrâr(ks) ’a göre tevhîdin hakīkati, “Hakk’ı -sübhânehû- hudûs durumundan tenzih
ve O’nun evveli olmayan kadîm olduğunu isbâttan ibâret”tir.
Ahrâr(ks)’a göre, böyle bir tevhîde tâlip olan kimselerin yapacağı şeylerin
başında, Hz. Peygamber’e (sav) ittibâ gelmektedir. Bu hususta Ahrâr (ks),
Ferîdüddîn-i Attâr (ks)’ın şu beytini nakletmektedir:
Asla olma [varlık iddiâsında bulunma]!. İşte kemâl budur, başka
değil!.
Git, O’nda kayıp/yok ol!. İşte visâl budur, başka değil!
Ömrünü, halkın irşâdı ve
hayır hizmetleriyle geçiren Ubeydullah Ahrâr (ks) Hazretleri İslâm’ın emir ve
yasaklarına son derece bağlı idi. Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sine
tâbî olmadan yüksek mertebelere ulaşmanın mümkün olmadığını ısrarla vurgulardı.
Peygamber Efendimiz (sav)’e tâbî olmanın da, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat
istikâmetinde yaşamaya bağlı olduğunu ifâde buyururdu.
“İnsanın
yaratılış gâyesi kulluktur. Kulluğun özü ise devamlı tevâzû, mahviyet, hiçlik,
yokluk ve huşû hâlinde Hakk’a ilticâ etmek, her hâlükârda Cenâb-ı Hakk’ın
azametini tefekkür etmek ve O’nun her an bizimle beraber olduğunu
unutmamaktır.” Saâdetin elde edilmesi, muhabbete bağlıdır. Muhabbetin
teşekkülü, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi Resûlullah’a tâbî olmaya
bağlıdır. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebinin akîdesine uymayan bâtıl sözleri
dinlemekten kaçınmak gerekir.”
“Bütün
hâller ve vecdler bize verilmiş olsa, ama iç dünyamızda Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat îtikādı olmasa, bütün bu hâlleri sadece rezillik olarak görürüz.
Bütün eksiklikler ve kusurlar içimizde olsa, fakat iç dünyamız Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat inancı üzere dosdoğru olsa, bunda bir beis görmeyiz.”
Yine Mevlânâ Hâmuş Hazretleri’nden işittim: “Şerîat, tarîkat ve hakîkati her işte takip
etmek mümkündür. Meselâ yalan yasağı malûm... Bir insan dilini ondan korumayı
başaracak olursa, bu, şerîattır. Ama mümkündür ki, kalbinde yalana bir meyil
kalsın; onu da def edebildi mi, tarîkat meydana gelir. Fakat ne dilinden, ne
gönlünden, ne arzusuyla, ne de arzusuz, yalan gelmeyecek, yani insanda yalana
mecâl kalmayacak olursa, bu da hakîkat mertebesini ifade eder.” Bu
tarîkate girenler; bütün ibâdetlere ihtimam gösterip bu merhalelerden (bu
köprüden) geçmedikçe, (îmandan ihsâna yolculuk yapmadıkça) hakikate vâsıl
olamazlar. (Enîsü’t-Tâlibîn, s.
108)
Hârikulâde fiillerin ve kerâmetlerin
zuhûruna fazla meyletmemek îcâb eder. Esas mârifet, istikamet üzere olmaktır. Hârikulâde hâl ve kerâmetlere, amelde istikamet üzere olmak ve Sünnet’e
bağlılık şartıyla itimat edilebilir. Sünnet’e bağlılık olmazsa bu tür zuhûrâta itimat edilmez. (Enîsü’t-Tâlibîn)
Ubeydullah Ahrar(ks)
hazretleri tasavvuf eğitiminin vazgeçilmezi “hizmet” için şöyle buyurmuştur:“Ben bu yolu, sûfîlerin kitaplarından öğrenerek
değil, bilâkis halka hizmet ederek katettim... İşte hizmet, bu derece
fazîletlidir. Herkesi farklı bir yoldan götürdüler, bizi de hizmet yolundan
götürdüler. İşte bu yüzden hizmet; benim râzı olduğum, tercih ettiğim ve
sevdiğim bir usûldür. İstîdat ve liyâkat gördüğüm kişilere hizmeti tavsiye
ederim.” https://www.islamveihsan.com/ubeydullah-ahrar-hazretleri-kimdir.html-Reşahât, s. 426-427
Ubeydullah Ahrâr Hazretleri, elinin
emeği ile geçinip kimseye muhtaç olmamak için ziraatle meşgul olurdu. Hak Teâlâ
onun malına kısa zamanda öyle bir bereket ihsân eyledi ki işlerini yürütmek
için vekiller tâyin etmek mecburiyetinde kaldı. Malının hesâbı yapılamıyordu.
Hâce Hazretleri, mezralarından elde ettiği bütün gelirleri, medreselerdeki
ulemâya, talebelere; tekke, zâviye ve câmilerdeki sûfîlere; yolculara, ihtiyaç
sahibi müslümanların istifâdesi için tesis edilen vakıflara akıtırdı. Ahrâr
Hazretlerinin muhtelif şehirlerde pek çok mülkü mevcuttu. Bunların bir kısmını
câmi, medrese ve tekkeler için vakfederek mühim hayır hizmetlerinde bulundu.
Ubeydullah Ahrâr’ın (ö 1490) Fıkarât İsimli Eseri Çerçevesinde Tevhide Dâir Kabulleri Bu makāle, 2-4 Aralık 2016 târihleri arasında İstanbul’da düzenlenmiş olan “Uluslarası Bahâeddin Nakşibend ve Nakşibendîlik Sempozyumu”nda sözlü olarak sunulmuş ancak basılmamış olan tebliğin gözden geçirilerek düzenlenmiş ve geliştirilmiş hâlidir. Abdurrahman Acer Dr. Öğr. Üyesi, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi. Tasavvuf Dergisi 43 (2019 https://www.islamveihsan.com/ubeydullah-ahrar-hazretleri-kimdir.html
https://www.islamveihsan.com/sah-i-naksibend-muhammed-bahauddin--rahmetullahi-aleyh--hazretlerinden-hikmetli-sozler-ve-tavsiyeler.html https://www.islamveihsan.com/hace-ubeydullah-ahrar-hazretlerinin-sohbeti.html NECDET TOSUN https://www.islamveihsan.com/ubeydullah-ahrar-hazretleri-kimdir.html-Reşahât, s. 426-427
Bahsetmeden geçemeyeceğimiz büyük sufilerden birisi de İmam-ı Rabbani (ks) dir. İmam-ı Rabbani (ks) tasavvufta yüksek makamlara ulaşmak için şeriatın esaslarına bağlı kalmayı zorunlu görmüş ve kelâm, fıkıh gibi şer’î ilimleri tahsil etmenin tasavvuftan önce geldiğini açıkça belirtmiş ve Ehl-i sünnet ve’l-cemâat itikadına sahip olmanın tasavvufî bütün hallerden ve makamlardan önemli olduğuna dikkat çekerek medreseyi tekkenin önüne almıştır.
Kendisi de gerek şeyhine gerekse
bağlılarına yazmış olduğu mektuplarda İslam dinine bağlı olmak gerekliliğini
özellikle vurgulamaktadır. e-makâlât www.emakalat.com Mezhep Araştırmaları Dergisi 15, sy. 2
(Güz 2022)Osmanlı’da Nakşibendiyye/Müceddidiyye Tarikatı ve Ehl-i Sünnet
Hassasiyeti Hasan GÜMÜŞOĞLU Doç. Dr., Yalova Üniversitesi, İslami İlimler
Fakültesi, İslam Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı, Yalova, Türkiye
İmam
Rabbani (ks) mektuplarında müridlerine İslam dinine bağlığı özellikle
vurgular. Kendisi de ‘Dînî
kurallara ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşüne aykırı olan şeyleri kabul
etmezlerdi. Şöyle buyururlardı: “Mânevî hâller, şerîate bağlıdır, şerîat ise
hâllere bağlı değildir. Çünkü şerîat sağlam ve kesindir, doğruluğu vahiyle
sâbittir. Hâller ise zannîdir, keşif ve ilhâmla sâbittir”. İmâm-ı Rabbânî’nin Hayatı Görüşleri ve Eserleri Necdet Tosun Prof. Dr. Marmara Ün. İlahiyat
Fakültesi. Uluslararası İmam-ı
Rabbani Sempozyumu Tebliğleri AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYİ VAKFI
YAYINLARI İstanbul - 2018
Mektubat kitabında bu durumla ilgili
ifadelerden bazıları şöyledir. (“Sahv ne kadar çok olursa, islâmiyyete
uygun bilgiler o kadar çok geliyor. Sahvın tamamı, bütünü peygamberler içindir
(as). O büyüklerin bildirdikleri ma’rifetler de, dinleridir. 2. Mektup SAHV: Vecd ve aşk ile kendinden geçen sâlikin ayılıp his ve
şuur âlemine dönmesi) (Keşflerin
hepsi, ahkâm-islâmiyye’ nin açık bilgilerine tam uymaktadır. İslâmiyyetin
açıkça bildirdiklerinden kıl kadar ayrılıkları yoktur. Tasavvufcuların birkaçı,
İslâmiyyetin açıkça bildirdiklerine uymayan keşfler bildirmişler ise de, yâ
yanlış anlamışlar veya sekr, yani şuursuzluk hâlinde iken söylemişlerdir.
Bâtının zâhire uygunsuz olduğu hiç görülmemiştir. Tasavvuf yolunun ortasında, zâhire
uymayan şeyler görünüyor ise de, bunlar da zâhire uydurulur. Zâhirle bâtın
birleştirilir. Yolun sonuna varanların bâtını, İslâmiyyetin zâhirine hep uygun
olur. 13. Mektup) (İslâmiyyet
üç kısımdır: İlim ve amel ve ihlâs… Tasavvuf büyüklerinin kazandıkları, tarîkat
ve hakîkat, ahkâm-ı islâmiyyenin yardımcıları, hizmetçileri olup, islâmiyyetin
üçüncü kısmı olan ihlâsı elde etmeye yarar. Tarîkata ve hakîkata başvurmak,
islâmiyyeti tamamlamak içindir. 36. Mektup)
(“Bundan dahâ çok şaşılacak şey, bu
büyüklerin yolunun sonu, başlangıcda yerleşdirilmiştir. Burada
Resûlullahın(sav) Eshâbının yolunu tutmuşlardır. Çünki, onlar Resûlullahın
“sav) ilk sohbetinde, sonda varılabilecek şeylere kavuşurlardı. 21.mektup.- Bunların hepsi, hattâ rûhun, sırrın, hafînin ve ahfânın bütün
kemâlâtına kavuşmak, ancak Peygamberlerin en üstününe uymakla olur (sav). Öyle
ise, Ona uymak için ve Onun dört halifesine uymak için çok çalışınız. Onun dört
halîfesi doğru yoldadırlar. Ondan sonra, herkesi doğru yola onlar
getirmişlerdir. 25.mektup.) Mektubat Tercemesi H.H.Işık
Mevlana Halid-i Bağdadi (ks) nin şeyhi Abdullah ed-Dihlevi’(ks) nin şeyhi Nakşi silsilesinden “Habibüllah Mirza Can-ı Canân (ks), dedi ki:
Sünnet-i Mustafaviyeyi terk eden kimse, dinde kendisine tabi olunmaya yaramaz.” BİR MUTASAVVIF OLARAK ŞEYH AHMED EL-HAZNEVÎ VE
NAKŞİBENDİYYE-İ HÂLİDİYYE TARİKATININ HAZNEVÎ DERGÂHI Abdulkadir TURAN Doktora
Öğrencisi, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı.
Mevlana
Hâlid el-Bağdâdî (1779 Irak- 9 Haziran 1827 Şam-ks) sadece
tasavvuf geleneğini sürdüren bir şahıs değil, aynı zamanda İslâmî ilimlere
hâkim bir şahsiyettir. Çünkü o, sadece bir mutasavvıf değil aynı zamanda şair,
mütekellim ve fakihtir. Bu nedenle Hâlid el-Bağdâdî (ks) Yüce Allah’ın zat ve
sıfatları, mebde ve meâd, nübüvvet ve risâlet gibi metafizik olan itikâdî
konularının şeriata dayalı öğrenilmesini daha uygun görmektedir. Onun söz
konusu epistemik hareket noktasından olacak ki, birçok yerde akidenin, fırka-i
nâciye olarak gördüğü Ehl-i Sünnet’in inancına göre tashih edilmesinden yer yer
bahsetmektedir.
Tasavvuf, bazı felsefe ve
kelam ekolleri tarafından epistemolojik bir kaynak olarak kabul edilen keşif,
dışarıdan varlığını ispat eden hususlardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayı
Hâlid el-Bağdâdî’nin ifade ettiği keşfin sahihini sahih olmayandan ayıracak özsel
araçlardan bahsetmek mümkün görünmemektedir. Ancak Hâlid el-Bağdâdî (ks) nin
farklı yerlerde verdiği bilgilerden yola çıkarak sahih keşif için dışarıdan iki
şartı gerekli gördüğü söylenebilir: Birincisi; keşfin, şeriata aykırı
olmamasıdır. İkincisi ise keşfe mazhar olan kişinin inanç, fiil ve hallerinde
istikamet üzere olmasıdır. Bu nedenle olacak ki Hâlid el-Bağdâdî (ks), birçok
yerde istikameti ön plana çıkarmakta ve istikametin bin kerametten daha hayırlı
olduğunu ifade etmektedir. Sünnete tabi olmayı ve bid’atlerden uzak durmayı da
sık sık vurgulamaktadır.
Hâlid el-Bağdâdî (ks),
sûfîlerin “şatahâtlarına” (Şatahat: Tasavvuf litaratüründe, sekr
halinin galip gelmesiyle söylenen, zahiren te’vili mümkün olmayan, akla aykırı
bir iddia içeren, kolayca anlaşılamayan kapalı ve sembolik ifadelerdir) aldanılmamasını tavsiye
etmekte ve “türehhâttan” uzak durulmasını akidenin tashihinden sonra
zikretmektedir. Bunun gibi ibâhî mutasavvıfların hallerinden uzak durmayı
tavsiye etmekte ve şeriattan hiçbir şekilde sapmamayı salık vermektedir. Hâlid
el-Bağdâdî (ks), bazen keşfin konumunu daha da düşürmekte ve onun sadece iyi
bir istidada işaret ettiğini söylemektedir. Ona göre tasavvufun en önemli esası olan zikir, akidenin tashihi ve
dört mezhepten birine göre farzları yaptıktan sonra gelmektedir. Hâlid el-Bağdâdî (ks),
sıfatlar konusunda genel olarak Eş’arîler gibi düşünmektedir.
Mutezile’nin otorite ismi Zamehşeri’nin (ö.1144)
itidalden uzaklaştığını ve inkârla nitelendirildiğini ifade etmektedir. Sözü
ettiği inkâr, Mutezile’nin zattan bağımsız sıfatları kabul etmedikleridir.
Hâlid el-Bağdâdî(ks) Allah’ın bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıf olduğu ve
eksiklik içecek sıfatlardan münezzeh olduğunu açıkça belirtmektedir.
Yüce Allah’ın yaratıklardan tamamen münezzeh olduğu,
teşbih ve tecsimden uzak olduğu, hayale gelen hiçbir şeye benzemediğini, Yüce Allah ve sıfatlarının cisim, cevher ve araz
olmadığı, her hangi bir hadisin O’nunla kaim olamayacağı, cisim ve
ilintilerinden münezzeh olduğu, Yüce Allah’ın hayatı ruh, ceset ve diğer temel şeylere bağlı olmadığını
ifade etmektedir. MEVLÂNÂ HÂLİD'İN MEKTUBATINDA BİLGİ VE ULUHİYET
Mevlana Hâlid-i Bağdâdî’nin mektubatında
müntesiplerine tavsiye ve ifade ettiği “
Sizlere, Sünnet-i Seniyeye yapışmayı, cahiliye adetlerinden ve bidatlerden yüz çevirmenizi, sûfîlerin
şatahatına aldanmamanızı kuvvetli ve sıkı bir şekilde emir ve tavsiye ederim” cümlesi geçmişten bu
güne bütün sufilerin düsturu olmuştur.
BİR MUTASAVVIF OLARAK ŞEYH AHMED EL-HAZNEVÎ VE NAKŞİBENDİYYE-İ HÂLİDİYYE TARİKATININ HAZNEVÎ DERGÂHI Abdulkadir TURAN Doktora Öğrencisi, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı.
MEVLÂNÂ HÂLİD'İN MEKTÛBÂT’INDA BİLGİ VE ULÛHİYET YYÜİFD Erkan BAYSAL Bu makale, 4-5 Mayıs 2016 tarihinde Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından düzenlenen “Mevlânâ Hâlid-î Bağdadî ve Halidîliğin Bingöl ve Çevresi Üzerindeki Etkisi Sempozyumu”na sunulan “Mevlânâ Hâlid’in Mektûbâtında Kelâmî Unsurlar” isimli bildiriden derlenmiştir. Arş. Gör., Bingöl Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Kelam Ana Bilim Dalı,
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.