Mezhep İmamları İtikadi Mezhepler
MEZHEP İMAMLARI
İlkokul çağlarında mahalle camisindeki kursa giderken ilk öğrendiğimiz
şey; amelde Hanefi itikatta Maturidi mezhebinden olduğumuzdu. Pek çoğunun kötü
niyetli olduğunu düşündüğüm bir takım insanların Ehl-i Sünnet mezheplere
saldırdıkları herkesin malumudur. Bu kişilerin iddialarına göre mezhepler
ümmeti bölmüştür ve mezhep taassubunu ortaya çıkarmıştır. Bu tür iddiaların
doğruluğu, yanlışlığından dolayı tartışmaya açıktır. Evet mezheplerin ümmeti
böldüğü iddiası tamamen yanlış ve akıl dışı bir iddiadır.
Ortada tarihi bir realite vardır. İslam coğrafyasında mezhep bir
mecburiyettir. Peygamber Efendimiz (sav) zamanında fıkhi veya itikadi mezhepler
elbette ki yoktu. Efendimiz (sav) in ümmetin başında olduğu bir zamanda farklı
ictihadlarda bulunmak İslam dini ve peygamber efendimizin nübüvvetinin
tartışmaya açılması anlamına gelirdi.
Yine de Efendimiz(sav) zamanında Emr-i Nebevi ile ictihad yapan
sahabeler bulunmaktaydı. Allâme Cessas, “el-Fusûl”ünde
Efendimiz’in (sav) huzurunda ictihad yapılabilmesi için iki şart öne
sürmektedir. Bunlardan birincisi Peygamber Aleyhisselam’a gelen “Onlarla
istişare et!” emrinin muktezasınca Peygamberin istişaresi durumunda görüş
belirtilmesidir. Çünkü bu durumda içtihadı bizzat serbest yapan Efendimiz(sav)
olmaktadır. Buna misal olarak Amr İbn As’ın rivayet ettiği
Efendimiz iki kişi hakkında hüküm verirken bana dedi ki “Şu ikisi
arasında hüküm ver!” Ben de “Ya Resulellah! Sen varken aralarında ben mi hüküm
vereyim?” dedim. O da “Evet, şayet ictihad eder ve isabet edersen senin için on
ecir vardır. Hata edersen bir ecir alırsın.” şeklindeki hadistir. İkinci
durum ise sahabenin onun huzurunda ictihad etmesi ve görüşlerini Efendimize arz
etmesidir. Şayet kabul ederse sahih, reddederse batıldır. Muaz İbn
Cebel’in mesbuk durumda iken kaçan rekâtları tamamlaması şeklindeki
içtihadına efendimizin rıza göstermesi bu kabildendir.
Bu sebeptendir ki mezhep imamları sahabe ictihadlarını her zaman delil
kabul etmişler ve fetvalarına esas almışlardır. Ancak gerek geçmişte gerek se
bugün bazı mezhep mensupları kendi mezheplerinin hak olduğunu iddia etmiş ve
diğer mezhepleri batıl olarak görmüştür. Hâlbuk tüm ehl-i sünnet mezhepler
haktır. Bir mezhep mensubunun diğer mezhep mensubunu küfürle ithan etmesi
yanlıştır. Tarihin bazı dönemlerinde de mezhep mensupları arasında şiddetli
tartışmalar ve hatta çatışmalar olmuştur. Tüm bu olumsuzluklar Ehl-i Sünnet
mezheplerin ümmete kattıklarını göz ardı etmemizi ve gerekliliklerini hiçe
saymamızı gerektirmez. Bilakis Fıkhi mezhepler (Ehl-i Sünnet mezhepler) ümmet
içinde bir çeşitliliğe sebep olmuş ve ümmet-i muhammedin farklı coğrafyalarda
ibadetlerini rahat yapmalarını sağlamıştır. Kaynakları incelediğimiz zaman şunu
görüyoruz ki; hiçbir mezhep imamı, benim verdiğim fetvadan başkası batıldır
gibi bir fikir beyan etmemiştir.
Değişik coğrafyalar da yaşayan insanların farklı ihtiyaçları vardır.
İslam dini hayatlarının hiçbir anında sağlıklarını tehlikeye atmalarını
istemez. Allah-ü Teala (cc) bizlere
emrettiği dini fıtratımıza uygun olarak göndermiştir. Ayetlerde bu husus açıkça
belirtilir. (“O sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.”Hac 78), “Allah size kolaylık diler, zorluk
dilemez.” Bakara185)
Peygamber (s.a.s.) “Muhakkak
ki din kolaylıktır. Hiç kimse dini zorlaştırmaya kalkmasın, mağlup olur…” (Nesai, İman, 28.) buyurmuş ve (Hz. Aişe
validemizin bildirdiğine göre) iki seçenek arasında tercih yapma durumunda
kaldığında eğer günah değilse en kolay olanını tercih etmiştir. (Buhari, Edeb, 80.) Hatta bu kolaylığı namaz
kılarken bile uygulamış ve namazın uzun tutulmamasını emretmiştir. https://www.diyanethaber.com.tr/islam-kolaylik-dinidir.
Bu konuda birkaç örnek vermemiz gerekirse; Kan, Namazı çorapla veya
çıplak ayakla kılmak, rüku’dan kalkarken tekbir almak, abdest ve oruçta niyet
gibi bazı konularda mezhepler arasında farklı uygulamalar vardır.
Fakihler sayesinde ümmetin tarih içinde farklı konularda kafa
karışıklığı yaşaması engellenmiştir. Küçük bir örnek vermek gerekirse para
vakıflarına cevaz veren ilk fetva İmam- Züfer’e
(ö. 775) aittir. Yüz yıllar sonra Osmanlı dönemindeki ilk para vakıfları
muhtemelen bu fetva ile faaliyete geçmiştir. Şeyhülislam Ebussuud Efendinin
para vakıflarının caizliğine dair fetvasında bu fetvayı incelediği ve dikkate
aldığında şüphe yoktur.
Konumuz vakıf olduğu için kısa bir
bilgilendirme yapmak isterim: İmam-ı Azam ve İmam Züfer’e göre vakfın
bağlayıcı hâle gelebilmesi için ya hâkimin hükmüyle
tescil edilmesi veya vasiyet yoluyla
kurulması veyahut
da mescit gibi fizikî varlığı
ile faydalanılan mülklerde içerisinde namaz kılınmaya başlanması gerekir. Eğer bu şartlar gerçekleşmezse vâkıf,
istediği takdirde vakfından dönebilir. İmam Ebu Yusuf’a
göre vakıf, vakfeden
kişinin irade beyanıyla
kurulur ve bağlayıcılık ifade
eder. İmam Muhammed’e göre ise vakfedilen malın mütevelliye teslimi
ile vakıf bağlayıcı hâle gelir. Hâkim olan kişi, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in görüşlerini tercih ederek vakıfla
ilgili karar verir ve bundan
sonra vakfın değiştirilmesinin mümkün
olmayacağı belirtilir.
Anlatmaya çalıştığım şudur: Mezheb imamları ve müctehid fetvaları bırakın
ümmeti bölmeyi bilakis ümmete kolaylık sağlamış ve akaid hariç pek çok konuda
ümmete kolaylık sağlamıştır. Bu kolaylıktan hem ümmet-i muhammed hem de tüm
insanlık faydalanmıştır.
Fıkıh mezheplerinin
temellerini atan İmam-ı azam Ebu Hanife, İmam-ı Şafi, İmam-ı Malik ve İmam
Hanbeli islam coğrafyasının değişik bölgeleri için ve farklı toplumsal sınıflar
için verdikleri fetvalarla ümmetin dini yaşamasını kolaylaştırmışlardır.
Ümmet-i Muhammed mezhep imamları ve takipçisi fakihlerin fetvalarıyla geniş bir
dini yaşam alanına sahip olmuştur.
Başka bir örnek vermemiz
gerekirse: Maide suresi 96. Ayetiyle (“Sizin için de yolcular
için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz ürünlerini yemek
sizlere helal kılındı.“) deniz
ürünleri helal kılınmıştır. Peygamber Efendimiz(sav) de bir hadisi şeriflerinde
“Denizin
suyu temizdir ve temizleyicidir, ölüsü de helaldir.” (Neylu’l-Evtar, 8/149) buyurmuştur. İlgili ayet ve hadisler esas alınarak Hanefi
fukahası balık ve türevlerinin helal olduğuna hem karada hem de denizde yaşayan
bazı kabuklu deniz canlılarının-temiz olmak peşin şartıyla- haramlığına
hükmederken, Şafii fukahası bu hususta daha geniş davranmıştır. Ümmetin her
ferdi mensubu olduğu mezhebe göre yaşamakta serbesttir ve tekfir edilemez. Ama
keyfi olarak ta başka bir mezhep taklit edilemez.
Fıkhi mezhepler arasındaki ameli farklar akaide zarar vermez bu yüzden ümmet için büyük kolaylıklar sağlamıştır. Burada bilmemiz gereken en önemli husus; Mezhep imamlarının hiç birisi “ Bir mezhep kurayım” diye ortaya çıkmadı. Kendilerine başvuran insanlara dini yaşamak için yol gösteren fetvalar verdi. Peygamber Efendimiz “Ashabım semadaki yıldızlar gibidir. Hangisinden hadis alırsanız, doğruyu bulursunuz. Ashabın ihtilâfı sizin için rahmettir.” veya “Muhammed’in (a.s.v.) Ashabının ihtilâfı Allah’ın kulları için bir rahmettir.”) mealindeki hadisi şerifi mezhepler konusundaki en temel referanstır. İlerleyen zamanda bu hadis ümmetimin ihtilafında rahmet vardır şekline dönüşmüşse de hadis-i şerif’te geçen “ ihtilaf” fitneye sebep olan ihtilafla karıştırılmamalıdır. Ehl-i sünnet tasavvufunun zirve ismi İmam-ı Rabbani Mektubat kitabında Müctehidlerin sözü ise, mezhebinde bulunan herkes için seneddir demektedir. (31. Mektub-H.H.Işık Tercümesi)
MEKTÛBÂT TERCEMESİ ÜÇÜNCÜ BASKI Terceme HÜSEYN HİLMİ IŞIK Hakîkat Kitâbevi İSTANBUL ŞUBAT-2007 T.C. İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ TARİH ANABİLİM DALI YAKIN ÇAĞ TARİHİ BİLİM DALI DOKTORA TEZİ KOSOVA VİLAYETİNDEKİ VAKIFLAR Fahri AVDİJA İstanbul 2021
https://www.omerfarukkorkmaz.com.tr/2019/12/31/ictihad-i-nebi-ve-asr-i-saadette-ictihad/ Hâkim, el-Müstedrek, 4/99 No: 7009, Ebu Bekir er-Razi el-Cessas, el-Fusul fi’l-Usûl, 4/289-290 Vizaretu’l Evkaf ve’ş Şuuni’lİslâmiyye, 1994,B.3 https://sorularlaislamiyet.com/%E2%80%9Cdenizin-suyu-temiz-icindekiler-helaldir%E2%80%9D-hadisini-nasil-anlamaliyiz-helale-haram-demek-kufur-iken-0 el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I/64; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, I/210-212) Beyhaki Medhal
İTİKADİ MEZHEPLER
Asr-ı saadet’te sahabeler
arasında dini konuların hiç birisinde ve hiçbir konuda ihtilaf yoktu. Olması da
mümkün değildi. Peygamber Efendimiz (sav) dini her konuda söz sahibiydi.
Ashab-ı Kiram da Efendimiz (sav) den duydukları her kelimeye itirazsız iman ve
itaat ettiler.
Peygamber Efendimiz (sav)
dar-ı bekaya irtihalinin ardından İslam devleti hızlı bir büyüme
gerçekleştirdi. İslam devletinin büyümesi Emeviler döneminde hız kesmeden
artarak devam etti. İslam coğrafyası genişlediği gibi ihtida (başka din
mensuplarının İslam dinine girmeleri) hızla arttı. İhtida edenlerin sayısının
artışı beraberinde Kelam tartışmalarının ortaya çıkmasına sebep oldu. Bilhassa
İslam dinini kabul eden Hristiyan ve Museviler-bunların içinde kötü niyetli
olanlar fazlaydı.- eski dinlerindeki akaid konularını tartışmaya başladılar.
Kelam ilmi, bazı dış (müslümanların yabancı dinlerle karşılaşması,
fetihler sonucunda ihtida edenlerin kendi inançlarındaki akaid tartışmalarını
İslam toplumunda iyi/kötü niyetlerle dillendirmeleri) ve iç (İslâm’ın kendi yapısından, ayrıca
müslümanların dinî, siyasî ve içtimaî problemlerinden kaynaklanan iç sebepler)
sebepler sonucunda sonucunda ortaya çıkmış ve gelişmiştir.
Kelam ilminin bazı tarifleri şu şekildedir: Fârâbî:
“Kelâm sanatı, din kurucusunun açıkça belirttiği belli düşünce ve davranışları
teyit edip bunlara aykırı olan her şeyin yanlışlığını sözle gösterme gücü
kazandıran bir tartışma yeteneğidir” Adudüddin el-Îcî: “Kelâm, kesin deliller
getirmek ve ileri sürülecek karşı fikirleri çürütmek suretiyle dinî inançları
kanıtlama gücü kazandıran bir ilimdir” Gazzâlî:
Ehl-i sünnet inancını koruyan ve Ehl-i bid‘at’ın eleştirileri karşısında
onu savunan bir ilim olarak tarif etmiş ve dinin temel esaslarıyla aklın
ilkelerini uzlaştırmayı Ehl-i sünnet’in başardığını söylemiştir. İbn Haldûn: “İnanç
esaslarını aklî delillerle tartışarak üstün kılmaya ve akaid alanında Selef ile
Ehl-i sünnet yolundan yüz çeviren bid‘atçıları reddetmeye dair bilgileri içeren
ilim”.
Günümüz şartlarında Kelam
ilmini “İslâm dininin inanca ve davranışlara dair ilkelerini naslardan
hareketle belirleyen ve aklî yöntemlerle temellendirip destekleyen bir ilim”
diye tarif edebiliriz.
Bu tarifler dışında Kelam ilmine karşı
düşünceler de her zaman olmuştur. Çoğunluğunu hadisçilerin teşkil ettiği Selefiyye
mensupları Kelamı yöntem hem deliller açısından eleştirmiştir. Selefiyye’ye
göre kelâm, genellikle muhaliflerin temel kabullerini dikkate alarak gerçeğe
aykırı bulduğu fikirleri reddeden bir tartışma yöntemine dayandığı için varlığa
ilişkin problemlere çözüm getirememiş, ayrıca düşünce alanında üretici
olamamış, hatta derinleşmeyi engellemiştir. Mâlik b. Enes, Şâfiî ve Ahmed b.
Hanbel gibi müctehid âlimler de kelâmı müslümanlar arasında fikir ayrılıklarını
ve taassubu körükleyip dinî-ahlâkî hayatı zayıflatan, müslümanların birbirini
tekfir etmesine yol açan, zihinlerde şüpheler uyandıran ve dolayısıyla insanı
arzularına tâbi kılıp zındıklığa sevkeden bir ilim olarak kabul etmişlerdir.
Her ne şekilde olursa olsun Kelam ilmi bazı
mecburiyetler sonucunda II. Asırdan itibaren İslam toplumumun gündemine
girmiştir. İlerleyen süreçte kelam ve felsefe konuları birbirine karıştı. “Felsefe Arapçaya
aktarılıp, Müslümanlar ona dalınca; mütekellimler şeriata ters düşen konularda
filozofları reddetmeye daldılar. Sonuç itibariyle amaçlarını kavramak ve onları
geçersiz kılmak için felsefeden pek çok şeyi kelama karıştırdılar (halt). Öyle
ki bu durum mütekellimlerin tabiiyat ve ilahiyat bahislerinin pek çoğunu
kelamın içinde sokmalarına (idrâc), riyaziyat bahislerine dalmalarına kadar
devam etti. Bütün bunlar sonuçta semiyat bahisleri hariç tutulduğunda kelamı
felsefeden ayırt edilemeyecek (temeyyüz) bir konuma getirdi. İşte bu,
müteahhirinin kelamıdır.”(Müteahhirin Asr-ı Saadetten itibaren ilk üç asır
(Sahabe, Tabiin, Etbaut tabiin) dan sonra gelen alimleri bu ad verilir) “Müteahhirin
kelamcılarında kelam ve felsefenin yöntemleri iç içe girdi (ihtilat) ve sonuç
olarak kelamın meseleleriyle felsefenin meseleleri birbirine karıştı (iltibas).
Öyle ki, sonuçta bu iki disiplin (fen) birbirinden ayırt edilemez (temeyyüz)
hale geldi.”
Yukarıdaki ifadelerden de anlayacağımız üzere
Kelam ilmi, çoğunlukla kasıtlı olarak çıkartılan tartışmalarının ardından
ortaya çıktı. Ehl-i Sünnet uleması bu zararlı tartışmaların zararlarını önlemek
için çaba gösterdiler. İslam tarihindeki ilk kelamcılar Mute’zile kelamcıları
olarak bilinir. Zaman ilerledikçe Ehl-i Sünnet itikadi mezhepler ortaya çıktı
ve İslam coğrafyasında yaygınlaştı. ( Eş’ari ve Maturidi) Peygamber Efendimizin
(sav) vefatının ardından hariciler gibi pek çok batıl mezhep ortaya çıkmıştı.
Ancak prensip olarak Ehl-i Sünnet dışı mezhepler hakkında bilgi vermek bu
çalışmanın konusu değildir.
Kaynakları incelediğimiz zaman mezhep imamlarının
hem ameli hem de itikadi konularda eserler verdiklerini ve Ehl-i Sünnet
inancını savunduklarını görüyoruz. Günümüzde Ehl-i Sünnet dediğimiz zaman
amelde dört, itikad’da ise iki mezhep mensupları anlaşılır.
Fıkhi Mezhepler ümmetin ihtiyaçları itikadi
mezhepler ise mecburiyet- batıl düşüncelere karşı İslam inancını savunmaktan
ortaya çıktı.
Abdurrahman b. Haldun, Mukaddime, el-Matbaatü’l-Behiyyetü’l-Mısriyye, Mısır Tsz, s. 327. Sadüddin et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid Tercemesi, çev. Sırrî Girîdî, Âsitâne Yay., Rusçuk 1292 (h), I, 8. Doç. Dr. Fatih İbiş Pamukkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi YUSUF ŞEVKİ YAVUZ DİA http://www.hasanonat.net/index.php/98-mezhep-kavram-ve-mezheplerin-dogus-sebepleri
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.