TASAVVUF
TERİMLERİ
Çalışmamızı geliştirmeden önce bazı
terimlerin açıklanması zaruridir. Saygıdeğer okuyucunun da kabul edeceği üzere
her bilim dalının kendine ait bir terminolojisi vardır. Kaynaklarda dinimize
ait kavramların sözlük ve ıstılah manasından mutlaka bahsedilir. (Mustalah veya ıstılahın Türkçe’deki karşılığı terimdir.
Terim, bir ilim veya sanat dalı mensuplarınca özel ve özgün anlam yüklenen
kelime ve terkiplerdir. Bir kelimenin ıstılah kabul edilebilmesi için onun anlamı
üzerinde ilgili bulunduğu ilim ve sanat mensuplarının ittifak etmesi gerekir.)Tasavvufun da
kendisine mahsus bir terminolojisi vardır. Tasavvuf terimleri yüz yıllardır
aynı ıstılah anlamıyla kullanılmaktadır. Bu çalışma Ehl-i tasavvufun ittifak
ettiği bu anlamlar ile okunmalı ve değerlendirilmelidir.
Tasavvuf kavramlarının (ıstılâhât-ı sûfiyye) başlıca ortaya
çıkış nedenleri şunlardır:
1-Anlaşılması
zor konuların ehli tarafından daha kolay anlaşılmasını sağlamak
2-Ehil
olmayanlardan tasavvufi sırları saklamak
3-İlim
olmanın doğal bir gereği olarak kendi terimlerini oluşturmak
4-Tasavvufa
yönelik bazı tenkitlerin etkisiyle -özellikle zâhir ehline karşı- tasavvufun
kendini terimleriyle ifade etme çabası.
İMAN:
İnanmak, din adına tebliğ ettiği konularda peygamberi doğrulamak anlamında bir
terim.
Kalp
ile tasdik, dil ile ikrara îman denir.
AKAİD
(İTİKAD): İslâm dininde inanılması gereken esasların bütünü ve bunları
konu edinen ilmin adı.
ŞERİAT: İslâm’a ait dinî, ahlâkî ve hukukî
hükümler bütünü anlamında bir terim. DİA)
Şeriat,
terim olarak ise İslâm’a ait dini, ahlâkî ve hukûkî hükümler bütününü ifade
etmektedir. Şeriat, ubudiyete (kulluğa) sımsıkı sarılmaktır.(Kuşeyri) Şeriat
ve hakikat kavramları sûfîlere ait birer ıstılâh olup şeriat ile zâhirdeki
halin sıhhatinin, hakikat ile bâtındaki halin düzeltilmesi kastedilir. (Hücviri)
İSLAM: İslam, doğrudan doğruya esasları
Kur'an-ı Kerim'e dayalı olup Hz. Muhammed (sav) tarafından insanlığa bildirildiğine
inanılan ilahi mesajı belirleyen bir terimdir ki bu bizzat Kur'an'da da bu
çerçevede kullanılmıştır. İslam
ilahiyatı, bu teorik çerçeve üzerinde uğraşır. İslamiyet ise, bu ilahı mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe
geçirilmesi sonucu yaşanılan, kültürleşen biçimidir. Bu biçim, zamana, mekana
uyarlanarak bu zaman ve mekan içindeki daha eski kültürel altyapıların
etkisiyle değişik yorumlar, uygulamalar ve zihniyetler yaratır ki, işte buna da
Müslümanlık denir. Bu değişkenlik yüzünden bir
tek Müslümanlık değil, birçok Müslümanlıklar vardır. A.Y Ocak
NAS (NASS): Nas’ın terim olarak iki
anlamı vardır. Bunlardan ilk akla geleni genel kullanımıdır ki Allah’ın ve Hz.
Peygamber’in sözünü ifade eder. (Kur’an ve sünnet’in lafızları.)
SÜNNET: Hz. Peygamber’in söz, fiil ve
onaylarının ortak adı, şer‘î delillerin ikincisi.
SÜNNİ/EHL-İ SÜNNET: Hz. Peygamber ile ashabın dinin
temel konularında takip ettikleri yolu benimseyenler anlamında bir tabir. (DİA)
HETERODOKSİ: Herhangi
bir dinin yerleşik inancından farklılaşan aynı din içindeki ana gövde ya da
resmi din yorumunun dışında olan farklı farklı bir doktrini ifade eden
kavramdır. Ortodoks, lügat anlamı itibarıyla bir din hakkındaki doğru ibadet,
doğru teolojik anlayış ve doğru uygulamaya işaret etmektedir.
Heterodoks:Grekçe) ‘başka öğreti’ anlamına gelmektedir. https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/heterodoksi Hakan OLGUN
Bu heterodoks Türk Müslümanlığının
-Türk tarihi çerçevesinde düşünmek kaydıyla- siyasi, sosyal ve teolojik olmak
üzere üç boyutu, bu boyutların, Sünni Müslümanlıktan ayrılan üç temel
karakteristiği vardır. a) Siyasi boyut: Sünni İslam, Türk tarihinde genellikle
devletin, siyasi otoritenin resmi tercihini oluşturmuştur. Bunun sebeplerini
tartışmak ayrı bir konudur. Ama bu, bir tek Safevi devleti hariç daima böyle
olmuştur. Oysa heterodoks İslam, genellikle bu siyasi otorite ile uyuşamayan
sosyal çevrelerin ideolojisini teşkil eden "paralel İslam"
konumundadır. Yani heterodoks İslam, sosyal bir zıtlaşmayı da belirler. b)
Sosyal boyut: Sünni İslam'ın çoğunlukla yerleşik çevrelerin dini tercihi
olmasına karşılık, heterodoks İslam büyük çapta konar-göçer çevrelerin inancını
oluşturur. c) Teolojik boyut: Sünni İslam'ın Kur'an ve Sünnet temeline dayalı
gelişmiş, sistematik ve yazıya geçmiş, bir teoloji meydana koymasına rağmen,
heterodoks İslam, sistematik olmayan, mitolojik, senkretik ve sözlü (şifahi)
bir teoloji, daha doğrusu bir inanç mozayiği oluşturmuştur. Sosyologların ve
antropologların yüksek İslam olarak isimlendirdikleri, İslam'ın kitabı
esaslarına sadık olup aynı zamanda gelişmiş ve rafine bir kültür ve san'at
ortaya koymuş olan "şehirli İslam"dır. Bu İslam, Türkiye tarihinde
Ehl-i Sünnet veya kısaca Sünnilik denilen yoruma dayanır. İkincisi ise,
tarihsel kökeni itibarıyla sosyal taban olarak daha çok kırsal (köyler ve
konar-göçer) kesime dayanmakta olup, yine sosyolog ve antropologların popüler
İslam dedikleri, kısmen mitolojik inanç ve kültlerle karışık, popüler bir
san'at ve kültür ortaya koyan "halk İslamı"dır. Bu halk İslamı'nın
Türk toplumu arasında iki biçimi vardır: Birincisi Sünni yorumu benimsemiş halk
kesiminin sergilediği biçimdir. İkincisi ise, bizim heterodoks İslam dediğimiz,
bugün Türkiye'de Alevi-Bektaşi toplumu tarafından temsil edilen biçimdir. ·Bu
noktada sık yapılan bir yanlışa işaret etmek yerinde olacaktır ki o da şudur:
Genellikle bazı araştırıcılar şehirli İslam'ı Sünni, kırsal İslam'ı ise heterodoks
eğilimli olarak kabul ederler. Görüldüğü gibi bu, yanlış bir tasniftir. Çünkü
Türkiye'de halk İslamı'na mensup asıl büyük kitle Sünni eğilimlidir; ancak
Alevi kesiminden ayrıldığı birçok hususun yanında, onunla birleştiği noktalar
da vardır. Çünkü aynı ortak tabana dayanır; bu ortak taban halk İslamı'dır. (A.Y.Ocak)
ÂDÂB: Edeb kelimesinin
çoğulu olan bu kelime, izlenmesi gereken esaslar, görgü kuralları gibi manaları
ihtiva eder. Sufilerin uymak zorunda olduğu bu görgü kurallarına "adab-ı
sufiyye", "adab-ı tarikat", adab ve erkan" gibi isimler
verilir. "Edeblere riayet etmeyen, sünnetlere riayet
etmeyi kaçırır, sünnetlere uymayı kaçıran farzları ve vacipleri gereği gibi
yapmaktan uzaklaşır farz ve vacip gibi dinin temellerinin yeterince yerine
getirilememesi, kişiyi imanını kaybetme tehlikesine duçar eder. imanını
kaybedene binlerce vah olsun!"
AHLAK: Arapça, hulk'un
çoğuludur. Huylar demektir. Ahlak, insanın manevi seciyesini temyiz eden
hususiyetlere denir.
AHVAL: Hal, sûfiyye terimi
olarak, kendiliğinden, kesbsiz kalbe doğan mana, cezbe, baygınlık, coşkunluk
demektir. HAL' : Kaşânî bu terimi, salikin bir daha nefsinin isteğine,
tabiat ve âdetin gereğine uymayacak şekilde, Hakk'ın emrine uygun olarak
kulluğu tahakkuk mevkiine koymasıdır, diye tanımlar. 1. Hal çalışmadan elde
edilir vehbîdir. 2. Hal sahibi halinde mütehavvil ve mütelevvindir. 3. Hal çift
çift gelir : kabz ve bast fena ve beka, sekr ve sahv gibi.
AYNE'L-YAKİN: Arapça, yakini
görmeyi ifade eder. Gözle görmek yoluyla ulaşılan ilim.
HAKKA'L-YAKİN: Her akıllı kişinin
ölümü bilmesi, ilme'l-yakîndir. Melekleri müşahedeye başlayınca ayne'l-yakîn,
ölümü tadınca hakka'l-yakîn olur. Bu konuda bazı âlimler, ilme'l-yakîn,
şeriatın dışıdır; ayne'l-yakîn, şeriatta ihlastır; hakka'l-yakîn, şeriatta hakikati,
müşahede etmektir, demiştir.
BAKA (BEKA): Tasavvufta, kulun
Allah'ın her şeyin üzerinde olduğunu görmesidir. Yine yapılan tariflerden biri
şöyledir: Kulun kendinde olandan geçip, Allah'a ait olanla bekaya ermesi.
Allah'la bakî olan kişi, nefsinde fenaya ermiş, nefsinden geçmiştir. Bir şey
yaptığı zaman, nefsine menfaat temin etmek veya bir zarar geldiğinde ona engel
olmak için yapmaz, sadece ve sadece Allah rızası için yapar.
BÂTIL: Tasavvuf
ıstılahında Hak'dan gayrı, adem olan mâsivâ demektir.
BÂTIN: İç, öz, gizli gibi
anlamları vardır. el-Bâtın, Allah'ın güzel isimlerinden biridir. Allah, bu
âleme göre zâtı itibariyle el-Bâtın'dır. Kur'an-ın, zahirî ve batınî manasının
olduğu hususunda ittifak vardır.
BAST: Ruhen
rahatlama ve mânevî ferahlık duyma
BEKTAŞÎ;
BEKTÂŞİYYE: Bektaşî
tarikatına mensup olan kişi. Hacı Bektaş-i Veli'nin Makâlât adlı eserine
bakıldığında, şeriata gerçekten bağlı bir şahıs olduğu görülür.
BİSTAMİYYE: Nakşibendi
tarikatı, Ebu
Yezid Tayfur el-Bistamî (ö. 874) 'ye nisbeten Hace Yusuf Hemedani(ks) a kadar Tayfuriyye
ismiyle anılmıştır. Bayezid (ks) erken
dönem Nakşibendiliğe adını vermiştir.
CEHRİYYE: Zikri, dil ile
açıktan çeken tarikatlara verilen genel isim. CEHRÎ ZİKR: Açıktan sesli olarak
yapılan zikir uygulaması.
CEZB: Arapça kendine
çekmek anlamına gelir. Allah'ın kulunu kendi hazretine çekmesi.
Cezbu'l-Ervah:
Ruhların çekilişi demektir.
1-Cezbe, riyazet
ve ibadete devamla hislerin yok olmasıdır. 2- Cezbe, Hakka vusuldür. 3- Cezbede
şart, kabiliyete bağlıdır. Bu kabiliyet sonradan kulun çabasıyla oluşmaz, Allah
tarafından bahşedilmiş (vehbî) dir. İki türlü cezbe vardır: 1- Gizli (Hafi)
cezbe: Kulun Hakk'ı sevmesi 2- Açık (celî) cezbe: Hakk'ın kulu sevmesi. Cezbe,
cinnet değildir.
a) Meczûb-ı Sâlik:
Derviş
önce cezbeye tutulur meczub olur, ardından da bir mürşide kavuşur, cezbeyle
bağlandığı yolu, yolun hükümlerini, şartlarını öğrenir.
b) Sâlik-i meczub:
Çoğunlukla
dervişler, önce bir şeyhe bağlanırlar, yetişir, muhabbetullaha ulaşarak sonunda
meczub olurlar, yani cezbeye mazhar olurlar.
CEZBE TÂRİKİ: Nakşibendî yolunun
eğitimcileri, bazı sâlikleri, icmâlen cezbe ile terbiye edip Hakk'a
ulaştırdıkları için, bu usûle cezbe tariki demişlerdir.
DERGÂH: Farsça. Kapı,
eşik, kapı yeri, sığınılacak yer, makam, tekke gibi mânâları vardır. Tarikat
mensubu şeyhlerle, dervişlerin ikâmetgâhı olan büyük tekkelere dergâh denir.
DERVİŞ: Farsça. Hakikî
derviş, kimseden birşey istemez ve istememesi tarikat kuralıdır.
Derviş
bağrı baş gerek Söğene
dilsiz gerek
Gözü
dolu yaş gerek Döğene
elsiz gerek
Koyundan
yavaş gerek
Derviş gönülsüz gerek
Sen
derviş olamazsın Sen
derviş olamazsın
Yunus
Emre
EBRAR: Arapça, iyiler
demektir. Allah'ın sevgili, iyi kullan için kullanılan bir tabirdir.
EHL-İ HAK: Arapça, Allah
adamları için kullanılır. Cürcânî, Ehl-i Hakk'ı şöyle tarif eder: Kendilerini
Rablerinin katındaki Hakk'a verenler ki, bunu da hüccetler, burhanlarla
yaparlar. Bunlar, Ehl-i Sünnet ve'l- Cemaat'tir.
EVLİYA: Arapça velî
kelimesinin çoğulu olup dostlar anlamını ifade eder. Hayatını nefis mücadelesi
ile geçirerek, şeriatı takva boyutundaki inceliğiyle yaşayan, Hz Peygamber
(s)'e tam anlamıyla uyan kaya gibi sert olmaktan kaçıp, toprak gibi davranmayı
hedef edinerek, diken yerine gül yetiştiren bahçıvan şeklinde aktiflik gösteren
kişiye, evliya denir.
FAKR: Arapça, fakirlik,
yoksulluk, ihtiyaçlılık gibi mânâları ifade eder. Varlıktan kurtulup, Allah'da
fani olmaktır. Fakr, şerefli bir makamdır. Mutasavvıflara, fukara adı verilir.
FUKARA: Arapça, fakirler
demektir. Sâliklere; mürid, derviş gibi isimler verildiği gibi fukara da denir.
"Kendisine hiçbir şeyin sahip olmadığı ve kendisi hiçbir şeye sahip
olmayan kişiye, sufî denir". Bu tarif, tasavvuf yolunu tutanların, özgür
kişiler olduğunu gösterir.
FARK: Tasavvufî olarak
"senden alınana cem, sana verilene fark" denir. Çoklukta birliği,
birlikte çokluğu, herhangi bir karşılıklı engelleme olmadan görmek demektir.
FENA: Arapça, fânî
olmak, yok olmak mânâsına gelir. Nesnelerin, sufînin gözünden silinmesine fena
denir. Kuşeyrî, fenayı üçe ayırır: 1. ilk fena, kulun kendinden ve
kötü sıfatlarından fânî olması, 2. İkinci fena, Hakk'ı temaşa eden kulun,
Hakk'm sıfatlarından da fâni olması, 3. Üçüncü fena, Hakk 'm varlığında yok
olan kulun, kendi fenasını görmesinden de fânî olmasıdır. Fena fillah
tâbiri de şu şekilde açıklanır: Kulun zât ve sıfatının, Hakk'ın zât ve
sıfatında fânî olması.
GAVS: Arapça, yardım
etme, imdada yetişme demektir. Bunun yerine "kutub" da kullanılır. En
yüksek manevî makamdır. Ebû Nuaym İsfehânî'nin Hilyetü'l-Evliyâ, İbn Asakir'in
Târihi Medineti Dımaşk adlı eserinde Abdullah İbn Mes'ud (r)'dan rivayet edilen
şu hadis-i şerif vardır: "Allah'ın halk arasında,
kalbleri Hz. Adem (as)'in kalbi üzerinde olan üç yüz, Hz. Musa (as)'nın kalbi
üzerinde olan kırk, Hz. İbrahim (as)'in kalbi üzerinde olan yedi; Hz. Cebrail (as)'in
kalbi üzerinde olan beş, Hz. Mikail (as)'in kalbi üzerinde üç, Hz. İsrafil (as)'in
kalbi üzerinde olan bir kulu vardır. Bu sonuncusu vefat edince yerine üçlerden,
üçlerden biri vefat edince beşlerden, beşlerden biri ölünce yedilerden,
yedilerden biri ölünce kırklardan, kırklardan biri öldüğünde üç yüzlerden üç
yüzlerden biri öldüğünde de, halktan biri onun yerine geçer. Gavs, tanrı
değildir. “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder." Maide 27)