Ebu Abdurrahman Es Sülemî 937 12 Kasım 1021
Ebu
Abdurrahman es-SÜLEMÎ (937-12
Kasım 1021)
937 yılında Nişabur’da doğan Sülemi
erken yaşta, nefis mücâhedesine önem veren bir zâhid olan babası Hüseyin öldüğü
için sufi olan dedesi İbn Nüceyd’in himayesinde yetişti. Servet sahibi olan İbn
Nüceyd vefat ettiğinde servetinin önemli bir kısmı Sülemî’ye kaldı. Sülemî bu
sayede geçim sıkıntısı çekmediği gibi o dönemde benzeri az görülen zengin bir
kütüphane kurdu. Geniş bilgiye sahip
olan, tasavvufun yanı sıra zâhirî ilimleri de iyi bilen Sülemî, bir yandan
sûfîler ve tasavvuf hakkında eserler yazarken öte yandan Nîşâbur’daki
zâviyesinde irşad faaliyetini sürdürdü. (Sohbetine katılan ve ondan hırka
giyenler arasında Ebû Saîd-i Ebü’l-Hayr, Abdülkerîm el-Kuşeyrî, Ebû Nuaym
el-İsfahânî, Ebû Abdurrahman el-Cüveynî, hadis âlimi Ahmed b. Hüseyin
el-Beyhakī gibi ünlü mutasavvıf ve âlimler vardır.) 12 Kasım 1021 tarihinde
Nîşâbur’da vefat etti.
Onun
eserlerinde bazı zayıf veya mevzû hadisler bulunmakla beraber bunlar hadis
âlimleri ve sûfîler arasında bilinen ve nakledilen hadislerdir, Ḥaḳāʾiḳu’t-tefsîr’de
kendi yorumlarından ziyade daha önceki sûfîlerle çağdaşı sûfîlerin yorumlarına
yer vermiş, Bâtınî-Karmatî tarzı te’viller yapmamıştır. Bu konuda onu itham
edenler, kendine özgü yorumlarından dolayı değil sûfîlerin yorumlarını
naklettiğinden dolayı itham etmiştir.
Doğup
büyüdüğü Horasan bölgesinde ortaya çıkan Melâmetîlik konusunda eser yazan ilk
müellif olan Sülemî’dir. Serrac’ın el-Lümâʿında sûfîlerin
eleştirildiği son bölümle büyük benzerlik gösteren bu risâlenin Sülemî’nin
müridlerinden biri tarafından yazılıp ona nisbet edildiği ileri sürülmektedir.
İlk sufilerin tamamında olduğu gibi
Sülemi’de zahir ve batıni ilimleriyle mücehhez bir alimdir. Değişik sahalarda
bin civarında olduğu tahmin edilen günümüze
ulaşan 100’e yakın eseriyle
İslam aleminde haklı bir şöhrete sahip
olmuş büyük bir şahsiyettir. Tefsir, hadis, tasavvuf gibi değişik sahalarda
kalem oynatmakla "velud" bir ilim adamı olduğunu gösterdiği gibi, tasavyuf çizgisinde sürdürdüğü nezih bir hayat ile de Allah'ın
velilerinden biri olarak anılmıştır. Sülemi’nin hayatını müstakil
bir eserde ele alan muhaddis Ebu Said el-Haşşab, onun gerek kendi memleketinde gerekse
diğer İslam beldelerin
de, hem halk arasında hem de ilmi çevrelerde saygı gören bir şahsiyet olduğunu ve hayatının sonuna kadar bu saygınlığını
koruduğunu ifade etmektedir.
Büyük
hadis imamı ve aynı
zamanda
talebesi olan Ebu Abdillah el-Hakim; "Eğer Ebu
Abdurrahman· (Sülemi) abdal (veli) değilse, yer yüzünde Allah için hiç bir veli
yoktur.
Yine, "0, sema'ı çok olan itkan (Hadis
rivayetinde dikkatli, titiz, sağlam ve güvenilir râvi veya muhaddis) sahibi, tasavvuf ve hadis evinde yetişmiş biridir. " ifadeleriyle
methederken Hatip el-Bağdadi ise onun hakkında şunları söylemektedir: "Kendi
memleketinde Ebu Abdurrahman'in kadri büyüktür; mutasavvıflar arasında yüksek
mevki'i vardır.
Aynı zamanda büyük bir hadis. alimidir, " Abdulğafir el-Farisi de şunları
söylemektedir:
"Sülemi,
zamanının tarikat
şeyhi idi. Hakikat
ilimleriyle tasavvufi
marifetleri bir araya getirmeye muvaffak olmuş bir insandır. Büyük
hadis hafızları kendisinden hadis rivayet etmişlerdir.” Subki’de
kendisinden öncekilerin görüşlerini değerlendirmiş ve Hatib'in dediğinin muteber
olduğunu, yani Ebu Abdurrahman es Sülemi’nin sika (Hadis sivayetinde, Râvinin güvenilir
olduğunu ifade eden terim.) olduğunu ve Kattan'ın sözünün doğru
olmadığını ifade
etmektedir. (Muhammed. Yusuf el Kattan
Sülemi’yi hadis uydurmakla itham etmiştir.) Muhammed b. Ca'fer el-Kettani
de, Sülemi’nin keramet
sahibi bir veli
ve hadiste sika biri olduğunu
Kattan’ın sözünün muteber olmadığını, kendisi de Sülemi’ye muasır
olduğunu fakat hiç bir zaman onun seviyesine ulaşamadığını ifade etmektedir.'' '
İzahu’1-meknun müellifi İsmail Paşa da Sülemi’ye yapılan
tenkitlere
şu ifadelerle cevap vermiştir: "Şu
husus
kesinlikle bilinmektedir ki Tefsiru'l-hakaik'deki görüşler yüzlerce müttaki,
ümmetin makbulü olmuş
alimlerin ve mutasavvıfların görüşleridir. Kendisinin şahsi düşüncesi ise
ya hiç yoktur veya çok azdır.
Fakat
onun gibileri tenkit etmeyi adet edinmiş
bir
kısım insanlar yine de ona
hücum etmişlerdir. "
Sufilere muhalefeti ile tanınan İbn Teymiyye onun
hakkında diğer münekkitlere göre daha fazla
açıklamada bulunmuş ve şöyle demiştir: "Sülemi çokça istifade edilen
önemli kitaplar, tasnif etmiştir. Şahsiyeti, itbariyle kendisi salih, faziletli
bir insandır. Rivayet ettiği haberler içerisinde sahihlerin sayısı hayli
fazladır. Ancak bazen zayıf hatta yalan olduğu bilinen mevzu' haberleri de
rivayet eder. Bir kısım hadis hafızları sema”ını eleştirmişlerdir. Hatta bu
yüzden Beyhaki ondan hadis rivayet ederken “Haddesena Ebu Abdurrahman min
asli semaih” ifadesini kullanmaktadır. Onun gibilerin bilerek yalan söylemesi
düşünülemez. Ancak hıfz ve itkanlarının olmayışı sebebiyle zaman zaman
rivayetlerinde yanlışlık olabilir.
Yine
İbn Teymiyye meşayihin sözlerini derleyenleri anlatırken
de şöyle demektedir:
"Bunlardan
ikisi Muammer b. Ziyad el-Isfahani ve Ebu Abdurrahman es-Sülemi’dir. Bunlar Ebu'I-Kasım el-Kuşeyri’den daha
üstündür. Bid'at ve kendi arzularına uymaktan da daha uzaktırlar. Kuşeyri’nin ilim
aldığı hocaların en üstünü
Sülemi’dir. O'nun anlattığı
şeylerin çoğuna itimad edilir."
Ebu
Nuaym el-Isfahani, Sülemi’nin Tasavvuf ekolünü şöyle
açıklamaktadır: “Bu
taifenin cahilleri tarafından asli hüviyetinden saptırılan tasavvuf medresesini, ilk
dönemlerinde olduğu
gibi
hurafelerden temizleyip sünnete uygun şekliyle muhafaza etmeye çalışanlardan biri
de Sülemi’dir. es-Sülemi,
Karşılaştığım büyük alimlerden biridir. Kendisi
selef-i Salihin ahlakında,
onları
dosdoğru takip eden ve bu
taifenin cahillerinden yüz çeviren, yanlışlıklarını asla kabul etmeyen biridir. Zira bu
ekolün hakikatı Hz.
Peygamber (asv)'e harfiyyen uymaktır.
Sonra
Sufilerin muhakkikleri ile hadis alimlerini takip etmektir. Sülemi'ye göre tasavvufun esası, kitap
ve sünnete sarılmak, bidatları ve
nefsin kötü arzularını terk etmektir.
Sülemî’ye
göre şerîat; tıpkı insan bedenini oluşturan akıl, göz, kulak, el ve ayak gibi
çeşitli organların bir araya geldiği bütüncül bir yapıyken, hakîkat ise insan
bedenine (şerîat) hayat veren, onu diri tutan kalp hükmündedir. Nasıl ki, anne
rahmindeki bir ceninin kalp atışı, onun kemik ve kas gibi bedensel
fonksiyonlarının yaratılmasından sonra duyulabiliyorsa kalbe hayat veren
hakîkat ilminin elde edilebilmesi için öncelikle, Müslüman şahsiyetini inşa
eden şerîatin tüm gereklerinin yerine getirilmesi elzemdir. Fakat ona göre,
şeriat hükümlerini yerine getirirken iki şartın olması zorunludur: Birincisi
ihlâs; ikincisi İlâhî tevfîk. Bu iki şarttan birincisi kula, diğeri İlâhî
iradeye bağlıdır. Niyetini saf kılan, sadece Cenab-ı Hakk’ın rızası için şer‘î
hükümleri yerine getiren mü’min, şayet Hakk’ın tevfîkına da nail olursa,
hakîkat ilmine ulaşabilir. Sülemî, şerîat ve hakîkat arasında hem kulun hem de
Hakk’ın iradesine dayalı bir bağ kurmakla, bir yandan kulu çalışmaya (mücâhede)
ve İlâhî lütfa dayanmaya teşvik ederken, diğer yandan elde edilecek müspet
sonucun nefse isnad edilemeyeceğini de gösterir. Sülemî’nin belirttiğine göre;
Yüce Allah’ın lütuf ve fazlına sığınarak, ihlâs ile riayet edilen emir ve
yasaklar hakîkat ilmini intaç ettiğinde, kulun şerîat ile alakası bitmez. Zira
ona göre şerîat, mü’minin hakîkate ermesi ve hakîkatte terakki etmesi için her
daim uyulması zorunlu olan İlâhî bir nizamdır.
Süleyman
ULUDAĞ DİA
Tasavvuf ilmî ve
akademik araştırma dergisi 51 (2023), Ebû
Abdurrahman es-Sülemî ve Bazı Tasavvufî Görüşleri Dr. Hatice Gargu Karadeniz İstanbul
Sabahattin Zaim Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Doç. Dr. Veysel Akkaya İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.