Tasavvuf Ayrı Bir Din Midir?
TASAVVUF AYRI BİR DİN MİDİR?
Bu sorunun tek bir
cevabı vardır: Hayır. Ehl-i Sünnet veya İslam tasavvufu ayrı bir din veya
felsefi bir hareket değildir. İslam tasavvufu Şeriat ile sınırlı bir yaşam
tarzı ve bir bilim dalıdır. Bütün sufilerin kabul ettikleri, Necmeddin-i
Kübra’nın dile getirdiği üzere” Mahlukatın
aldıkları nefesler adedince Allah’a (cc) ulaşma yolu vardır.” Ehl-i Sünnet
tasavvufu bu yolları araştıran bilim dalı iken tarikatlarda bu bilim dalının
hayata geçirilmiş halidir. İslam tasavvufunun İslam dinine aykırı olmadığı
naçizane şahsıma ait bir iddia değildir. Çalışmamızın başından itibaren tüm
sufilerin-bilhassa Nakşibendi şeyhlerinin- tasavvufu Şer’i sınırlar içinde
yaşadıklarını ve anlattıklarını sahih kaynaklardan öğrenmiş bulunmaktayız.
Peki Ehl-i Sünnet tasavvufu ve
tarikatların Gayri İslami olduğu iddiası tamamen kasıtlı bir ön yargıdan mı
ibarettir? Maalesef bu soruya kesin olarak
“Hayır” cevabını veremiyoruz.
1-
Bu ön/yargının oluşmasında yine maalesef ki sufi
olduğunu iddia edenlerin büyük katkısı olmuştur. Halen de olmaktadır.
2-
Tasavvufla alakalı araştırma yapan- bilhassa Batı
kültürüne mensup akademisyen ve araştırmacıların tasavvuf terminolojsini yanlış
yorumlamaları ön yargıyı oluşturmuş ve sağlamlaştırmıştır.
3-
Sufi şatahatlarının her ortamda konuşulması bu algı ve
ön yargıyı artırmıştır.
4-
İletişimin artması, dergahlarda ehil kimseler arasında
konuşulması ve bilgi birikimi olan insanlar arasında anlatılması gereken
konuların ulu orta konuşulması ve okunması algıyı körükleyen diğer etkenlerdir.
Bu konuyu tek bir metin halinde toparlamam mümkün değil bu yüzden madde madde
açıklama çalışacağız inşallah.
5-
Kısa bir özet geçmemiz gerekirse: Asr-ı saadet’te
fiili olarak yaşanan zühd hayatı, sahabe döneminde de devam etti. Bu yaşam
tarzı sahabe döneminin sonunda, Tabiin döneminde Zühd hayatı olarak
adlandırıldı. Zaman ilerledikçe Sufilik adını alan tasavvuf ferdi olarak yaşandı
ve öğretildi. Ferdi yaşanan ve öğretilen tasavvuf hicri VI. Yüzyılda tarikat
ismiyle adlandırılırken tasavvufi eğitim de tekke, dergah, ribat ve hankah adı
verilen mekanlarda verilmeye başlandı. (2 Eylül
1925 tarihli kararnameyle kapatılma kararı çıktığı için an itibarıyla
resmi olarak ülkemizde tekke/dergah bulunmamaktadır.)
6-
Eski
İstanbul müftüsü Prof H.Kamil Yılmaz Din ve Hayat dergisinin 3. Sayısındaki
makalesinde bir ilim ya da müessesenin İslamiliğini ya da Kitap ve sünnetteki
yerini tesbitinin 1- O ilim ya da müessesenin adının İslamiliğine bakılarak, 2-
Muhtevasını ve kavramlarını İslami açıdan değerlendirerek, 3- Kurucu ve
mensuplarının kendilerini dini açıdan nasıl konumlandırdığını inceleyerek karar
verileceğini belirtir.
7-
Sufilerin genel kabulüne göre Sufi ismi Ashab-ı
Suffa’dan gelmektedir. Bilindiği üzere Ashab-ı Suffa Mescidi Nebevi’de yaşayan,
temel ihtiyaçları Hz. Peygamber (sav) tarafından karşılanan, kendilerini dünya
hayatından soyutlamış sahabelerden oluşan bir topluluktu. Ashab-ı Suffa.
Hayatlarını Mescid-i Nebevi’de devam ettirdikleri için Peygamber Efendimizin
(sav) -özel hayatı hariç- her haline vakıf idiler.
8-
Zahidlerin ve ilk sufilerin temel amaçları Asr-ı
saadettekine uygun bir İslami hayat yaşamaktı. Sufiler hayat tarzı olarak kitap
ve sünnete tam bağlılık ve Peygamber Efendimize mutabaatı her zaman birinci
şart olarak görmüşler, bu şekilde yaşamışlar ve tavsiye etmişlerdir. Bu
bakımdan zühd hayatı/sufilik ve tasavvufun muhtevası ve kavramlarının İslam
dinine aykırı olduğu iddia edilemez.
9-
Çalışmamızın başlangıcından şu ana kadar incelediğimiz
kişi ve eserlerden anladığımız üzere sufiler kendilerini tamamen Şeriatın
sınırları içinde görmekte ve kabul etmektedirler.
10- Tasavvuf
klasikleri olarak bilinen eserler incelendiğinde, tüm sufilerin benzer şikâyetlerinin
olduğunu müşahade ediyoruz. (“Sûfilerin ilimlerine dair söz
söyleyenler pek çoğaldı. Sûfilere benzemek isteyenler, tasavvufî konularda
işaret yoluyla konuşanlar hayli arttı. Bu gruplardan her birinin kendilerine
ait ibarelerle yazılmış eserleri vardır. Ancak bunların hepsini güzel saymak
mümkün değildir. Çünkü meşayıh bu konuda söz söyleyen ilk büyükleri, dünya ile
olan başlarını koparmadan, nefislerini mücahede, riyazet ve vecdle öldürmeden
konuşmamışlardır. Dünyaya arkalarını çevirip Hakk’ın dışında her şeyden
soyutlanmışlar, ilme sarılıp amelde tahkik ehlinden olmuşlar ve böylece ilim,
hakikat ve ameli birleştirdikten sonra söz söylemişlerdir.” El-LÜMA) (Ebû Tâlib
el-Mekkî, eseri hangi sebeple yazdığını açık bir şekilde ifâde etmemektedir.
Ancak, dönemin özellikleri göz önünde tutulduğunda bir tahminde bulunmak
mümkündür. Müellifin yaşadığı asır, tasavvuf ehli ile ona karşı olanların
münâkaşa halinde bulundukları bir dönemdir. Dolayısıyla onun bu eseri, iki
taraf arasında bir köprü kurmak ve Tasavvufun Kur’an ve Sünnet çizgisinde bir
ilim olduğunu ortaya koymak amacıyla kaleme aldığını rahatlıkla söylenebilir. ) (“
Dostlar iyi biliniz ki bu taifeye mensub olan hakikî sufîlerin çoğu yok olup
gitmişlerdir. Şu zamanda bu zümrenin kendisi değil, sadece eserleri kalmıştır.
Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme baş göstermiştir. Daha doğrusu bu yol
hakiki anlamda yok olup gitmiştir. Kendileriyle hidayete ulaşılan şeyhler vefat
edip gitmiş, şeyhlerin yollarına tabi olan gençler azalmış veya kaybolmuştur.
Şeriata hürmet hissi ortadan kalkmıştır. Dine kayıtsızlığı, menfaat temin
etmenin en güvenilir vasıtası olarak kabul eden zamanın sofuları, haram ile
helal arasında fark görmemeye başlamışlar, dine ve din büyüklerine karşı
saygısız davranmayı âdet haline getirmişlerdir.” Kuşeyri) (Sühreverdi)
Eserinin önsözünde Allah’ın zihnine ihsan ettiği her şeyi O’nun armağanı olarak
gördüğünü söyleyen Sühreverdî, en büyük ilâhî lutfun “avârifü’l-maârif” yani
mârifet lutufları olduğunu ifade eder. Sühreverdî eserini, aslında şeriata
uygun olan sûfîliğin esaslarını açık bir şekilde ortaya koymak ve bunları
savunmak gayesiyle yazdığını söyleyerek o devirde gerçek sûfîlerin azaldığını,
sahte sûfîlerin her tarafı istilâ ettiğini, bu yüzden sûfîliğin mahiyetini bilmeyenlerde
tasavvufa ve mutasavvıflara karşı olumsuz bir kanaat hasıl olduğunu, birçok
kimsenin onları beğenmediğini ve tutumlarını reddettiğini belirtir. S.Uludağ) Rûhu’l-beyan müellifi
Bursalı İsmail Hakkı, “Şeyh olacak zat, hubb-i dünya ile müttehem
olmamalıdır diyerek şeyhlerin önemli bir özelliğini belirtmiştir. Şeyhlik ve Mürşidlik Hasan Kamil Yılmaz Altınoluk Dergisi, 1997 –
Subat, Sayı: 132
11- Sufilik konusunda
da insan fıtratının devreye girerek, menfaat, itibar vb. sebeplerle sahte
sufilerin çoğalması her dönemde olmuştur. Bu tür sahte sufiler yüzünden kurum
olarak sufiler zarar görmüşlerdir. Şöyle bir soru akla gelebilir: Sahte
sufilere takibat yapılmış mıdır? Kaynaklarda böyle bir bilgi bulamadım.
Doğrudan devletlerin bekasını tehdit eden isyanlar dışında böyle bir takibat
yapılması mümkün gözükmüyor. Hiçbir İslam devleti dini kimliği ile tanınan bir
guruba ve ya kişiye delilsiz takibat yapmaz. -Kıskançlık vb. bazı
sebeplerle pek çok kere hükümdarlara şikayet edilen sufiler her seferinde
aklanmışlardır-Tasavvuf’un
hem kurum hem de sufiler aracılığıyla İslam toplumunda büyük bir nüfuzu vardır,
tarih boyunca hiç bir devlet ve idareci bu nüfuza cephe alamamıştır. Daha önce
belirttiğimiz üzere “ Allah’a ulaşmanın sayısız yolu olduğunu” kabul eden
sufilerin böyle bir takibatı kabul ve teşvik etmesi mümkün olmadığı gibi,
idrecilerin de gerçek sufilerin desteğini almadan böyle bir takibat yapması da
mümkün değildir. Türk-İslam tarihindeki iki büyük isyan (Babai ve Şeyh
Bedrettin) da bilinenin aksine ekonomik temelli isyanlardır. İsyancılar sufi
oldukları için değil şaki oldukları için idam edilmişlerdir.
12- Tasavvufun İslam
dışı bir felsefe ve yaşam tarzı şeklinde algılanmasında sufi şatahatlarının
ciddi payı olmuştur. Mevlana Halid-i Bağdadi’nin müridlerine sufi
şatahatlarından uzak durmayı tavsiye ettiğini biliyoruz. Nakşibendi büyükleri
sekr (şuursuzluk, sarhoşluk) halinde zuhur den şatahata karşı olmasalar da mesafli
yaklaşmışlardır. Bunun sebebi muhtemelen şathiyelerin yanlış anlaşılma ve
yanlış yorumlara müsait olması ihtimalidir. Nitekim sufi şathiyeleri zaman
içinde hem yanlış anlaşılmış hem de itikadi anlamda yanlış yorumlanarak samimi
sufilere ve tasvvuf kurumuna zarar vermiştir. Her halükarda keşf ve şatahat
kişileri bağlar. Şatahatla Ehl-i Sünnet tasavvufu yargılanamaz.
13- Tasavvufla ilgili
söylenebilelecek- belki de- en önemli hususlardan birisi Şeyhlerin-Kamil
mürşidlerin kimlikleridir. Şeyh/Kamil Mürşid –Haşa- Allah değildir ve Allah-ü
Teala’nın (cc) kudretine ortak olma gibi bir iddiası olamaz. Mürid/dervişin
şeyhine olan muhabbeti şer’i sınırlar içinde olmalıdır. Belirtiğimiz üzere bazı
sufilerde zuhur eden şathiye ve kerametler cahil sufi ve insanların ellerinde
küfre gidecek şekilde yorumlanmıştır. İncelediğimiz ehl-i sünnet şeyhlerin hiç
birisinin böyle bir iddiası yoktur. Ehl-i sünnet şeyhler Kitap ve sünnete
ittiba etmeyi hayat düsturu haline getirmiş ve müridlerine tavsiye etmiş
kişilerdir.
14- Şeyhlik-bazı
istisnalar olsa da- babadan oğula geçen bir ünvan değildir. Tasavvuf ve
şeyhliğin makam ve menfaate dönüştüğü bölgeler sadece ülkemizde değil tüm İslam
toplumlarında mevcuttur.
15- Şeyhlik çalışmayla
elde edilen bir makamdır. Şeyhler masum değildir. İnsan olarak şeyhler de günah
işleyebilirler. Hataları sebebiyle makamlarını kaybedebilirler. Bu bakımdan, ne
kadar büyük makamda olsa bile şeyhlere olağanüstü özellikler ithaf edilmez.
Şeyhler eğiticidirler. Eğitimleri ve tecrübeleriyle bildiklerini taliblere öğretirler.
16- Tasavvuf eğitimi
(Seyr-ü Süluk) uzun, zahmetli bir eğitimdir. İstisnaları saymazsak genç yaşta
şeyh olmak pek te mümkün değildir.
17- Çalışmamızın başka
bölümlerinde belirttiğimiz üzere tasavvuf eğitimi (seyr-ü süluk) sırasında
şeriat dışında keşfler zuhur edebilmektedir. (İmam Rabbani) Kamil mürşidler
böyle durumlarda müridlerine, bulundukları durumdan bir üst makama çıkmalarında
yardım etmektedirler. İmam Rabbani (ks) ye göre kamil şeylerin sahv (uyanıklık)
halinde olması gerekir. İstiğrak halindeki sufiler ne kadar makamları yüksek
olursa olsun şeyhlik yapamazlar.
18- Şeyh, Şeriat’a tam
bağlı ve Resulullah (sav) a tam bir mutabaat halinde olmalı ve müridlerine bunu
emir ve tavsiye etmelidir.
19- Şeyh gerek zahiri
İslami ilimlerde (kelam, fıkıh vb.) gerekse manevi ilimlerde yeterliliğe sahip
olmalı ve Resullullah (sav) a ulaşan bir silsilede icazetli olmalıdır. Sunni
şeyhler “Cahil sufi” tehlikesine her zaman dikkat çekmişlerdir. İlmi olmayan
kişilerin şeyhliği ve sufiliği sahtedir.
20- İnsanlardaki
dejenerasyon tasavvufu da etkilemiştir. Tüccar zihniyetli insanlar, İslam
dinini daha iyi yaşamak gayretiyle kendilerine başvuran samimi Müslümanları
sömürmenin bir yolunu bulmaktadırlar. Dini bilgi ve eğitimi zayıf insanların bu
tür tuzaklara düşmesi çok daha kolay olmaktadır.
21- Samimi Müslümanlar
tarihin her döneminde bir şekilde sömürülmüşlerdir. Sömürülmeyi ortadan
kaldırmak mümkün değilse de azami derecede azaltmak için sağlıklı, temel İslami
eğitim şarttır.
22- İslam Dini gibi
İslam tasavvufunun amacı da güzel ahlaklı ideal Müslüman yetiştirmektir.
Tasavvuf tanımlarına baktığımızda güzel ahlaka vurgu yapıldığını müşahade
etmekteyiz.
23- Mürid, ihvan,
derviş vb. isimlerle anılan müntesip ve muhiplerin söz ve davranışlarıyla
Tasavvuf hakkında yorum yapmak sakıncalıdır. Ehl-i sünnet’in genel kuralı
olarak Ehl-i kıble tekfir edilemez. Zira ehl-i
kıblenin dinden sayıldığı kesinlikle bilinen bütün ilkelere inandığı kabul
edilir (İbn Asâkir, s. 408-409; Ali el-Kārî, s. 162; Keşmîrî, s.
16-17). Âlimler arasındaki ihtilâflı meseleler tekfire konu teşkil
etmez. (DİA)
24- Tarih boyunca
sufilerin siyaset ve devlet erkanından uzak durduklarını biliyoruz. Mevlana
Halid-i Bağdadi Padişahın ricası üzerine İstanbul’a irşad için gitmek isteyen
halifelerine “Devlet ricalinden” uzak durmalarını şart koşmuştur. Zühd olarak
Rasulullah(sav) Efendimize mutabaat göstermeyen ve geenek olarak ta devlet ve
siyaset işleriyle haşır neşir olan kişilere temkinli yaklaşmak gerekir.
25- Sufi
menkıbeleriyle amel edilmez, keşf sadece sufinin kendisi için delidir. Sufi
keşfleriyle amel edilmez ve delil kabul edilmez. İbadet ve akaid’de öncelik her
zaman Ulemanın fetvasıdır.
26- Sufilerin Ehl-i
Beyt sevgisi her zaman yanlış yorumlanmıştır. Sufiler için temel kriter her
zaman ve her konuda Hz. Peygamber’e (sav) mutabaattır. Ehl-i beyt sevgisi Sunni
ekolde doğal bir şeydir. Ebu Hanife seyyidlere yardım ettiği için Emevi
halifelerinin gadrine uğramıştır. Ehl-i Beyt sevgisi onlara haşa uluhiyyete
varan özellikler yüklemek değildir. Bu şia’nın geleneğidir. Ehl-i sünnetin
böyle bir tavrı yoktur. Hz. Ali (kv) sesli zikir çeken bütün tarikatların
silsilesinde en üsttedir.
27- Ehl-i sünnet tasavvufunun
İslam dışı gibi görülmesinde ilme değil menkıbe ve şathiyatın ön planda olması
maalesef etkili olmuştur.
28- Sufiler-bazı
istisnalar dışında- keramet göstermekten her zaman kaçınmışlardır. Hatta
saklanması açısından “kerameti sufinin hayız haline” benzetmişlerdir.
29- Müslüman uyanık
olmalı, ilmihal ve akidesini kuvvetlendirmeli kulaktan dolma bilgilerle şeriata
aykırı karakterdeki kişilerin peşinden gitmemelidir.
30- Mevlana Halid-i
Bağdadi (ks)’nin onayıyla yazılan, ilk olarak 1980 yılında ADAB adıyla yayınlanan
Nakşibendi adabıyla ilgili Behçetüs Seniyye isimli kitapta özellikle
belirtilmiştir ki; ”Sakın
olaki Kur’an ve sünnetin ruhuna uymayan bir yola sofiyenin yoludur demiyesin!
Çünkü Kur’an’ın ve sünnetin kabuletmediği yol küfür yoludur. Bizim yolumuz ise
tamamen ahlak-ı Muhammediyeyi yaşamak ve bütün hayatımızı Kur’an’ın emirlerine
ve Resulullah’ın sünnetlerine göre tanzim etmektir.” (Kitabın
yazarın Muhammed b Abdullah Hani Mevlana Halid-i Bağdadi’(ks) nin
halifelerinden olup şeyhin vefatından sonra iki halifeye intisap etmiş, Halidi
kolunun şeyhi olmuştur.)
31- Mutasavvıfların,
akıl ve dinî hükümlerle bağdaşmaz görünen sözlerini işitenler ve bu tür
hallerini görenler; bu konularda onları kendilerine örnek almamalı, delil
saymamalıdırlar. Bu tür söz ve ifadeleri onların şahsi düşünce ve görüşü sayıp,
kendileri dinin hükümlerini sağlam kaynaklardan öğrenip yaşamalıdırlar. Çünkü
dinin açık hükümlerine, emir ve yasaklarına bağlı olmak esastır. Bu olmadan
tasavvuf da, tarikat da olmaz.
32- Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, tarikat
usullerinden bahsettiği Câmiu'l-usûl adlı eserinde Şazeli
tarikatının beş esasının olduğunu kaydetmiştir:
1- Gizli ve açık, zâhiren ve bâtınen
her işte ittika üzere olmak,
2- Sözde ve harekette sünnet-i
seniyyeye uymak,
3- Saadet ve musibet anında
insanlardan uzak durmak (bir şey beklememek),
4- Büyük-küçük her işte Allah'a
teslim olmak (O'nun rızasını aramak ve istemek),
5- Neşeli ve kederli zamanlarda
daima Allah'a dönmek (O'na sığınmak).
Takvanın gerçeği, dürüstlük ve
Allah'tan korkmakla olur.
Sünnetin gerçeği, güzel ahlak ve
yasaklardan korunmakla olur.
Batıldan yüz çevirmenin gerçeği,
sabır ve Allah Teala'ya güvenmekle olur.
Allah'tan gelene razı olmanın
gerçeği, kanaat ve teslimiyetle olur.
Allah'a dönüşün gerçeği, bulunduğu hale şükretmek, yönünü ondan ayırmamakla olur."
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmiu'l-usûl (Veliler
ve Tarikatlarda Usul adı ile tercüme edildi), trc. Rahmi Serin,
İstanbul, Pamuk Yayınları, s. 86s. 86)
Şeyhlik ve Mürşidlik Hasan Kamil Yılmaz Altınoluk Dergisi, 1997 – Subat, Sayı: 132
https://www.muridan.com/tasavvufi-ekollerin-dikkat-etmesi-gereken-bazi-hususlar_h2350.html
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.